Pınar Bilir ile Söyleşi; “Herkes dümende olmak istiyor! Ama neyin dümeni?”

7

Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşilerimiz Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi yürütme kurulu başkanlığını yürüten Pınar Bilir ile devam ediyor;

Birçok kişi Pınar Bilir’in adını Kazdağları ile, özellikle “Su ve Vicdan Nöbeti” ile birlikte duydu. Ekoloji hareketinin önemli uğraklarından biri olan Kazdağları direnişi, hareketin içinde aktif olan bireylere tarihi bir sorumluluk yüklemekte. Kazdağları örneğinin, tıpkı Bergama ve Gezi direnişi gibi, bir model olma, gelecek hareketlere yön verebilme ve kalıcı olma şansı başarılı olmasına bağlıdır bana göre. Kazdağları’nda kazanırsak -yeniden hareketlenen- Cerattepe’de ve Kanal İstanbul’da da kazanabiliriz. Ekoloji hareketlerinin önü bütün Türkiye’de açılır ve hareket Gezi’den 7 yıl sonra rüştünü ispatlamış, gücünü kanıtlamış olarak toplumsal muhalefet sahnesinde hak etmiş olduğu yeri -geç de olsa- alır, alabilir. Bugün ağır darbeler alarak çökmekte olan toplumsal muhalefetin en dinamik damarını ekoloji mücadelesinin oluşturuyor olması tesadüf değildir. Bu canlılığını hem kendi hem de gezegen için verdiği kıyasıya varlık mücadelesine borçludur. Aşağıdaki söyleşi bu bağlamda okunduğunda Kazdağları’ndaki direnişin sorunlarının çözülemeyecek denli büyük olmadığı izlenimine kapılmanız mümkün. Sevgili Pınar’ın -standart sorularımıza ek olarak- Kazdağları direnişi hakkında yönelttiğimiz sorulara açık yüreklilikle yanıt vermiş olması  sorunun teşhisi ve çözümünü kolaylaştıracağını düşünüyor, kendisine teşekkür ediyorum. Bazı konulardaki fikirlerine katılamasam da inancım budur, bir Kazdağları direnişçisinin dediği gibi “yeter ki iyimserlik iradesi gösterebilelim!”  

“Kazdağları mücadelesi de dahil olmak üzere ülkedeki metalik madencilik projelerine karşı verilen mücadelelerin yerel muhatapları var. Yerel oluşumları, yerel birliktelikleri var. Sivil toplum kuruluşlarına düşen görevler ayrı, yerel halka düşen görevler ayrı, barolara düşen görevler ayrı, siyasi karar mekanizmalarında görev alanlarında üzerine düşen görevler ayrı. Hepsi bir bütün olarak başarı sağlayabilir. Mücadelede önemli olan yoldaşlık yapabilmektir. Yoldaşlıkta güven esastır. Umut insanın mücadele azmini diri tutar. Tutunduğumuz tek dalımız da budur. Bu kentte on yılları aşkın süredir atılmış her adım çok önemlidir. Hepsi planlı olsun ya da olmasın birbirini bütünledi. Ortaya da Su ve Vicdan Nöbeti çıktı. Bu ülkede madenciliğin her köy kahvesinde bile tartışılır hale gelmesine olanak tanımıştır. Algının açılmasını sağlamıştır, insanlar bu civardan arazi alacaksa bile bizleri arayıp madenle ilgili bir sorun yaşanır mı ileride diye sormaktadır. Nöbete başlamadan önce ki toplantı da bu saatten sonra neyin nöbeti denilmişti, Vicdanın nöbetiydi, başarı işte buydu. Onlar istedikleri kadar saldırmaya devam etsinler, bizler onurlu duruşumuzu bozmayacağız. Bu süreçte de onurlu, vicdanlı insanlar birlikte olmaya devam edecektir.”

“Yerel kim? Çanakkale’de X örgütünün Y adlı kişisi mi yoksa bizler Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi altında toplandık çağrısı ve ortak imzasıyla hareket etmeye devam edenler mi? Tüm dernek ve yapıları mücadelede ayrıştırıcı gördüğümüzü tespit ettikten sonra Çevre Meclisini ortak bir çatı olarak kabul etmişken, halkla belediye arasında bir köprü olan bir oluşum varken, belediye bir hareketin destekleyicisi olmuşken tüm bunlara rest çekip siz beceremezsiniz demek neden? Tüm bu gerçeklikler yaşanmamış gibi davranıp terk edilmiş, mağdur bırakılmış izlenimi vermek neden?”

“Amiyane tabiri ile -bilmem bu medya dilinde nasıl ifade edilir- bu bir “sidik yarışına” döndü. Süreç siyaset olarak alana hakim olma meselesine döndü, kısaca sorun bu. Bu nedenle birleşme gibi bir arzunun hiç kimsede olduğu fikrinde değilim. Geçen günlerde bir karikatür görmüştüm, bir tekneye binen 5 kişi var ve herkesin elinde dümen, biri diğerlerine soruyor aklınıza hiç kürek almak gelmedi mi diye. Aslında işin özeti herkes dümende olmak istiyor. Ama neyin dümeni, ekoloji mücadelesinin mi, siyasi mücadelenin mi, sınıf mücadelesinin mi?”

Söyleşi: İsmail Akyıldız / 17 Ekim 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Henüz konunun çok başındayız diyebilirim. Elbette çok değerli mücadele pratikleri var, geçmişimizde de şimdi de. Ekoloji bilincinin yükselmesi; mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi; kurulan ilişki ağları; süreç içerisinde bu ağların sağlıklı yürüyebilmesi  ve sonuçlarının analiz edilmesi gibi pratikler bir bütün olarak ele alındığında akademik bir eğitim gibi  düşünülebilir.  Köy enstitülerindeki eğitim yakın geçmişimizde çokça gündeme gelen Permakültür kavramına denk gelmekte bence. Kendine yetebilir üretim; kendi ürettiğini sağlıklı üretme; mevsimine göre üretme; kılık kıyafetin sürekli değişimi yerine onarılıp, tamir edilip giyilmesi; daha paylaşımcı yaşam pratikleri ekolojik kaygıların bir sonucu olarak mı ortaya çıktılar, yoksa savaşlar sonrası bir ulusun yeniden var olabilme, üretebilme, tutumlu olabilme çabası sonucu mu? Elbette ekonomik unsurlar çok baskındı bu süreçte. Uygulama ekolojik yaşam tarzına uygun olmakla birlikte ekolojik bilincin -o dönemler- tam buna denk gelip gelmediğini araştırıp farklı bir bakışla değerlendirmek gerekir.

Ekoloji hareketinin bugüne kadar önemli başarıları ve başarısızlıkları nelerdir?

Çok net bir ayrım yaparak soruları cevaplamam mümkün değil sanırım. İşsizlik yüksek, ekonomik sıkıntılar yüksek, çevrenin tahribatı yüksek… Bu mücadelelerde başarılı olduk diyebilmek için öncelikle kazanımlarımızın karşılığını görebilmeliyiz. Pekala kazanımlarımızın ne gibi karşılığı olabilirdi? Artvin Cerattepe’de verilen mücadelelerden sonra sahanın terk edilmiş olması gibi ya da Bergama’da verilen mücadelelerden sonra Ovacık’ta ikinci, üçüncü atık  havuzunun eklenmemesi gibi; İzmir’de Efemçukuru’nda cehennem çukurları kazılırken aynı anda bir avukatın dava henüz sonuçlanmadı şeklinde açıklama yapıyor olmaması gibi; Kazdağları’nda yüzbinlerce insanın gelip burada maden olmaz demesinden sonra 1684 ruhsattan söz etmememiz gibi. Sonuçlarında eğer bunları görebilseydik başarı diyebilirdik. Bizlerin verdiği mücadele başarılı ancak kime karşı neyi başardığımız tartışılır.

Belki bizler açısından bir başarısızlık şu olabilir aslında bu da insanların içinde birikmiş olan haksızlıklara uğrama nedeniyle ilişkili, dağ, taş, börtü böcek, toprak, su derken bir süre sonra tüm taleplerimizin bu eylemliliklere yansıması. Ekoloji mücadelesi elbette siyasi bir bakışa sahiptir ancak yerel halkın bir saldırıya karşı ayaklanması bambaşka bir endişedir. Sonradan katkılar farklılıklar yaratabilmektedir. Elbette tartışılmaya açık bir şey bahsettiğim ama yine de üzerinde biraz durulmalı diye düşünüyorum.

Ekoloji mücadeleleri başta da dediğim gibi akademik bir eğitim gibi. Ancak köyüne taş ocağı yapılacağı için bu taş ocağını istemiyoruz diyen köylünün ya da yerel halkın ülkenin ekonomik sorunlarıyla ilgili bir baş kaldırısından bahsetmek mümkün değil. Bu bir toprak ve yaşadığı alanı tozdan, dumandan, gürültüden koruma güdüsü. Dışarıdan buraya desteğe gelen birinin “bu hükümet böyle zaten, bütün politikaları böyle bunların” demesi o köy için hiçbir şey ifade etmiyor. O, o an sadece kendi sorununu bertaraf etmeye çalışıyor, buna da yanlış bir tavır diyemeyiz, bu da bir ekoloji mücadelesi. Kentlinin ekoloji mücadelesi belki daha çok disiplinli ancak kırsalda yaşayan halkın daha net, sade ve yalın.

Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

İşin özü itibariyle elbette pandemi süreci ekosistemin neden korunması gerektiğinin çok net bir özeti oldu. Ancak yetkililer bundan bir sonuç çıkardı mı derseniz, elbette hayır. Hatta daha saldırgan bir süreç  yaşandı, yaşanıyor. Pandemi nedeniyle yaşam savunucularının karar alma süreçlerine müdahale etmesi sık sık pandemi nedeniyle engellenirken, cezai işlemler uygulanırken madenler, enerji santralleri yapım, inşa süreci, termik santraller var gücüyle çalışmaya devam ediyor. Hatta bu süreci işgücü açısından kendi lehlerine döndürüyorlar; işçileri istedikleri saat diliminde, daha zor şartlarda, kölelik düzeninde olduğu gibi çalıştırdıkları bir gerçek. Şimdilerde şirketlerin karşılaştığı engelleri kaldırmak için var güçleriyle çabalıyorlar. Ders alındı mı, karar vericilerin dünyaya bakış açısı değişti mi, net olarak hayır diyebilirim. Belki bir kısım şehirli için yeni üretim pratikleri gelişti, bir miktar kırsala dönüş de gerçekleşti ancak bu değişim zaten mücadelenin içinde olan insanlara özgü bir şeydi.

Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

Küresel ekolojik krizden Türkiye’de payına düşeni aldı. Bu henüz fark edilmemiş olabilir ancak kriz derinleştikçe bunun yansımalarını daha belirgin bir şekilde göreceğiz. Kendi kendine yeterli bir ülke konumuna gelebilme imkanı karar vericilerin politik kararları ve uygulamalarıyla çoktan kaçırıldı. Ancak kriz derinleştikçe bağımlılığımızın sonuçlarını ve bizlere bırakacağı baskıların gücünü daha çok hissedeceğiz.

Bence Türkiye’de en derin sorun plansız, projesiz iş yapılması. Bunlara yatırım, kamu yararı denilerek önümüze sunulması gerçeği inkar etmenin psikolojik baskı biçimi aslında. Enerji yatırımları, madenler öne çıkan ve yıkıcı etkileri olacak iki alan. Şirketlere tanınan sürekli imtiyazlar, teşvikler, şirketler lehine değişen yasalar ve kararlar elbette yabancı yatırımcının iştahını kabartmaktadır. İhaleleri alan şirketler, yapılan ortaklıklar kimin eli kimin cebinde olduğunu açıkça gösteriyor. Tüm bunlar o kadar pervasızca yapılmaktadır ki saklama, gizleme, üstünü örtme gibi bir çaba bile gösterilmiyor. Hangi madene neden ihtiyacımız olduğu, ne kadar ihtiyacımız olduğu, hangi bedel uğruna çıkarılması gerektiği bilinmiyor, öyle bir veriyi görmedim. Şirketler sürekli istihdamdan bahsediyor ancak güvencesiz en tehlikeli işkollarında uzun saatler boyunca çalıştırılıyorlar. Enerji üretim santralleri de öyle. Alım garantisi verilince aynı şirket hem termik santral, hem rüzgar enerjisi santrali kurabiliyor, hatta gün geliyor rakip firma sahaya girmesin diye yerel halkla birlikte yapıyor bunu, mücadele ediyor sonra da kendi santralini inşa ediyor. Enerji projeleri ve madenlerden sonra köprüler, yol projeleri, taş ocakları, HESler özellikle problemli alanlar. RESler ve JESler içinse uygulama hataları ve denetimsizlik gibi sorunların varlığından söz edilebilir.

Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

Ekoloji hareketinin güçleneceğini düşünüyorum, ancak tartışmalı süreçleri de yaşayacağını biliyorum. Yaşama dair çok fazla kaygının var olması biraz bunu tetikliyor sanırım. Süreci iyi analiz etmek gerekiyor. Tek bir perspektiften bakarak durumu kavrayabilmek mümkün değil. Konu ekonomik, sosyolojik, psikolojik hatta felsefi olmak üzere pek çok perspektifi içinde barındırıyor. Ekoloji hareketi “siyaset üstü” bir kavramdır deniliyor ama bu görüşü savunanların da konuyu doğru kavrandığını düşünmüyorum. Tek bir mücadele yönteminden bahsetmek mümkün değil elbette, ancak öncelikle yöre halkının toprağına, suyuna, havasına sahip çıkması gerekir düşüncesindeyim. Mücadeleye dışarıdan verilen destek kadar önemli olan bir konuda hukuki süreçtir; bunun seçilmişlerin bir araya gelerek yaşamdan yana karar almayı yetisini ortaya koyabilme becerilerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca işçiler ve çevreciler pek çok mücadele alanında karşı karşıya gelen iki gruptur. Oysa yatırımcıların tasarruf dediklerinde akıllarına gelen iki kalemden biri işçilerin hak edişlerinden, ikincisi ise çevre yatırımlarından yapılacak kesintilerdir. Her ikisi de denetimsizdir ya da danışıklı dövüş sistemiyle ilerler. Bu nedenle bu iki mücadelenin birleşmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu şöyle de yorumlamak mümkün bir termik santral bacasına takılacak filtre ilk önce işçinin sağlığını etkileyecektir. Siyanürlü işletmelerde ilk etkiyi işçiler yaşayacaktır. İki mücadelenin birbirine karşı değil birbirini destekler boyuta gelmesini önemli buluyorum.

Su ve Vicdan nöbeti nasıl başladı. Daha sonra nasıl bir seyir izledi?

Su ve Vicdan Nöbeti nasıl başladı, çok planlı programlı başladık diyemem, şimdi büyüklüğünü ve etkisini tahlil edince nasıl yaptık bunu diye elbette düşünüyoruz. Kazdağları metalik madencilik projelerine karşı mücadele on yılları aşkın süredir devam ediyor. Gelinen son noktada sesimizi duyurabilmenin başka bir yolu kalmamıştı. 19 Temmuz 2019 tarihinde Ege Marmara Çevre Belediyeler Birliği alana bir keşif düzenlemiş sonrasında da birlik üyelerinin katılımıyla kordonda bir basın açıklaması yapmıştı. Orada şirketin sahayı terk etmesi için 3 günlük süre vermiştik ama yapılacak bir etkinlik planlamamıştık. Nöbet fikri 3 yıl önce de vardı, hatta 2018 yılında temsili 1 gece Atikhisar’da çadır kurmuştuk. Nöbet fikri biraz süreç içinde ağır bastı, sahaya gittik ve nerede nasıl tutulabilir dedik. Kirazlı Balaban’daki eski odun deposu olan saha Çanakkale-Çan asfaltından görünen bir cepheye sahip, ihtiyaçlara da yakın bir konumda olduğu için o sahayı seçtik, her sabah ve akşamda şantiye önüne gidip gelmeyi ve hergün bir basın açıklaması yapmayı kararlaştırdık. Büyük bir destek bulmuş olması bizleri elbette hem çok mutlu hem de umutlu kıldı. Sonrasında 5 Ağustos’ta onbinlerce kişiyle yapılan yürüyüş ve 18 Ağustos’ta Fazıl Say konseri ile eylem amacına ulaştı, şöyle ki farkındalık yaratma ve bizlerin bir derdi var dediğimiz de duyulabilmemizi sağladı. Ülkenin her tarafındaki direnişleri, mücadeleleri de destekledi bu ortam. Madencilik tüm yönleri ile tartışılır hale geldi ve yerel halk tepkiselliği hızlandı. Elbette karşı tarafın saldırıları ve baskıları da arttı. Pandemi süreci de “halk sağlığı” söylemi altında bir koz olarak kullanılır hale geldi. Nöbet sonrasında kitlesel olmayan temsili bir düzeyde kaldı. Süreç kendi kendini tıkadı, oysa yeni iş planları ve atılacak adımlar vardı. Ortaklaşamama, bir ön alma yarışı kendi içinde hareketin ivmesini düşürdü. Ancak hiç kimse için mücadele bitmiş değil. Tehlike hale kapımızda ve bizlerde hale mücadele etmeye hazırız. İlk başlarda bir soruya cevap vermiştim, ekoloji mücadeleleri başarılı mı başarısız mı diye, aslında bu mücadelelerde başarı diye bir kavram yok, ancak safını seçme ve elinden geleni yapma var. Bizlerde buna devam ediyoruz.

Su ve Vicdan nöbetini başlatanlar daha sonra Heryer Kazdağları grubu olarak adlandırılan oluşumla fikir ayrılığına düştüler. Heryer Kazdağları oluşumu çadır nöbetine devam ederken sizin içinde yer aldığınız grup/lar (Komite/Koordinasyon) nöbete devam etmeme kararı aldı. Bu ayrışmanın nedeni/nedenleri ne idi? İlişkileriniz daha sonra nasıl gelişti?

Su ve Vicdan Nöbeti başladığında elbette bu kadar kitleselliğe ulaşır mı diye bir öngörü yaratmamıştık. Kalsak mı kalmasak mı, güvenliğimizi nasıl sağlarız diye pek çok konuyu kısa bir sürede ve belki de çok üstünde durmadan şekillendirmek durumunda kaldık. Ne kadar planlı nöbet olur bilmiyorum bu da ayrı. Buna biz can havliyle işe atılmak diyelim. Su ve Vicdan Nöbeti 5 Ağustos 2019  kitlesel yürüyüşten sonra pek çok siyasetinde ilgi odağına oturdu. Sonrasında gelenlerin daha politik olduğunu düşünebiliriz. Bunu bir eleştiri olarak yazmıyorum çünkü Gezi sürecini de apolitik olmakla eleştirmiştik.

Ancak Gezi sürecini bir kent merkezinde Su ve Vicdan Nöbeti’ni ise daha zor şartlar altında olduğunu düşündüğümüzde  ilk şart olan “siyasi propaganda yapılmayacak ve hiçbir flama, bayrak açılmayacak” kuralını korumak gerekliydi. Bu konu kişiler arası tartışma yaratacak ilk sebep olabilirdi çünkü. Ancak bu uyarılar baskı aracı olarak algılandı.

Çadır sayısı da her geçen gün artmaya devam ediyordu bu durumda bizlerde doğaya zarar vermeye başlamıştık.  Gece nöbetlerinde yine sorunlar yaşanmaya başlanmıştı. Bunlar normal bir yaşam içinde elbette kimsenin umursamayacağı detaylar ama orada bir nöbet tutuluyordu ve bir amacı vardı. Aynı zamanda sorunu herkesin sahiplenmesi için mücadele veriliyordu. Gelen yemekler çöpe gidiyordu, sürekli çöp üretiyorduk, çadırların güvenliği dağınık yapıdan dolayı endişe yaratıyordu. Derlenip toplanması belli sınırlar içinde çadırların kurulmasına karar verdik. Hep beraber verdik bu kararı, koordinasyon olarak değil. Ancak bu bile sorun oldu. Sonra çadır sayısını sınırlayalım ve sonrasında da temsili bir nöbete dönelim, bir de şehir merkezinde koordinasyon oluşturalım ve hem şehir merkezinde hem de nöbet alanında var olalım dedik.

Şehir dışından gelmek isteyenlere de yerelinizde temsili birer çadır kurun dedik. Hatta koordinasyonu çok baskıcı gören arkadaşlar bu açıklamayı ve çağrıyı yaptı. Heryer Kazdağları’da orada atılan bir slogandır. Ancak sonra şöyle bir şey oldu, biz karardan sonra gelenlere çadır sayısını kısıtladığımızı açıklarken bir başkası gelin onlar size çadır kurdurmaz ama biz ayarlarız dedi. Böylece biz geleni istemeyen onlar gelene yardımcı olan kişiler oldu.


Koordinasyon Basın Açıklaması’nda 13 Ekim 2019

Bizler alanı ya da mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadık. Çadır sayısının azaltılmasından tutunda alınan pek çok ortak karara rağmen “biz sizi tanımıyoruz” diyen ve bizleri bürokratik gören kişilerden sadece uzaklaştık. Ekim ayının sonuna kadar hergün alana gittik, gelen destek gruplarını alana götürdük, süreci anlattık.

13 Ekim 2019 da şirketin ruhsatı yenilenmeyince şantiye kapısının önüne gidip sevincimizi yaşamıştık, onunla ilgili dahi aleyhimizde sosyal medya paylaşımları yaptılar. Kumarlar Göleti gündemimizdeydi ve su yoksa madende yok demiştik, şirketin ruhsatı yenilenmeyince oraya geçtik, nöbet olarak değil çalışma olarak. Başta aynı gruplar bizlere şovmen dediler, bitmiş barajın başında neyi bekliyorsunuz dediler, çünkü sorup işin özünü anlamak gibi bir uğraşları yoktu.

İşin özü yapılan iş ve etkinliklerde bir ön alma yarışı vardı, ortaklık sağlanamadı, tek bir amaç için ayrı ayrı işler yapan iki ayrı grup olduk. Basında  nasıl ifade edilir bilmiyorum ama “sidik yarışına” döndü.

Geçen günlerde bir karikatür görmüştüm, bir tekneye binen 5 kişi var ve herkesin elinde dümen, biri diğerlerine soruyor aklınıza hiç kürek almak gelmedi mi diye. Aslında işin özeti herkes dümende olmak istiyor. Ama neyin dümeni?

Bugün Kazdağları’nda çok farklı bir manzara var. Cengiz Holding bölgeye geldi. Kısa süre sonra yapmak istedikleri bilgilendirme toplantısı halk tarafından protesto edildi, toplantı gerçekleştirilemedi. Bunun hemen ardından çadır nöbeti tutan dostlarımız kolluk güçleri marifetiyle Balaban’dan uzaklaştırıldılar. Çadırları söküldü, barakaları yerle bir edildi. Bu koşullarda gerek Heryerkazdağları oluşumu gerek İstanbul’da kurulan Kazdağları İstanbul Dayanışması ve sizin içinde yer aldığınız oluşumlardan farklı duruş sergileyen bölgede aktif olan diğer gruplarla ilişkilerinizi gözden geçirmeyi düşünüyor musunuz?

Kazdağları mücadelesi de dahil olmak üzere ülkedeki tüm metalik madencilik projelerine karşı verilen mücadelelerin yerel muhatapları var. Yerel oluşumları, yerel birliktelikleri var. Sivil toplum kuruluşlarına düşen görevler ayrı, yerel halka düşen görevler ayrı, barolara düşen görevler ayrı, siyasi karar mekanizmalarında görev alanlarında üzerine düşen görevler ayrı. Hepsi bir bütün olarak başarı sağlayabilir.

Umut insanın mücadele azmini diri tutar. Tutunduğumuz tek dalımız da budur. Bu kentte on yılları aşkın süredir atılmış her adım çok önemlidir. Hepsi planlı olsun ya da olmasın birbirini bütünledi. Ortaya da Su ve Vicdan Nöbeti çıktı. Bu ülkede madenciliğin her köy kahvesinde bile tartışılır hale gelmesine olanak tanımıştır. Algının açılmasını sağlamıştır, insanlar bu civardan arazi alacaksa bile bizleri arayıp madenle ilgili bir sorun yaşanır mı ileride diye sormaktadır. Nöbete başlamadan önce ki toplantı da bu saatten sonra neyin nöbeti denilmişti, Vicdanın nöbetiydi, başarı işte buydu. Onlar istedikleri kadar saldırmaya devam etsinler, bizler onurlu duruşumuzu bozmayacağız. Bu süreçte de onurlu, vicdanlı insanlar birlikte olmaya devam edecektir.

Bugün aktif olarak hangi çalışmalar içerisindesiniz?

Son 5 yıldır Çanakkale’de yaşıyorum. Hayatımın uzunca bir zaman dilimini de bu kentte yaşayacağımı biliyorum. Kenti çok değerli görüyorum, yaşanabilir bir kent olarak varlığını sürdürmesini çok istiyorum. Aktif olarak buradaki mücadelede yer alıyorum. Kazdağları metalik madencilik projelerinin iptal edilmesi ve diğer yandan termik santral projelerine karşı aktif mücadelenin içindeyim.

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

1981 doğumluyum. Eğitim hayatım boyunca özellikle ilkokulda diyar diyar gezdik. Herhangi bir siyasi nedeni yok, babam öğretmendi ve biz de 3 yılda bir tayin istemiştik. Ankara’da doğdum, 1. Sınıfı Ankara’da okudum, babama Doğu görevi çıkmıştı ve Kars’ın Sarıkamış ilçesine bağlı bir köye gittik. 2. Sınıfı orada okudum, 3. Sınıfta Kars merkeze taşındık. Orada dahi okulun çatısı kardan çöktüğü için bir iki okul değiştirdim:) 5. Sınıfı da Kırklareli’nin Kofçaz ilçesinde okudum. Anadolu lisesi ilkokuldan sonraydı malum o yıllar, ben de Kırklareli Anadolu Lisesi’ni kazandım ve ortaokulu orada okudum, lise kısmını da Çanakkale Milli Piyango Anadolu Lisesi’nde okudum. 2003 yılında Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldum. Çalıştığım şirkette yer aldığım pozisyondan dolayı ikinci üniversite olarak Dış Ticaret okudum. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde de Coğrafya bölümünde  yüksek lisansa başlamıştım, geçen yıl son şansım olan tez teslim süremi de Su ve Vicdan Nöbeti’ne adayınca mezun olamadım ama nöbetin bana katkıları çok büyük oldu. Bölgede bilimsel danışmanlık yapan hocaların öğrencisi oldum ve bunun süreci anlamak, yorumlamak açısından da bilimsel düzeyde katkısını gördüm. Yüksek lisans derslerinde de ağırlıklı olarak iklim değişikliği ve AB uyum politikaları üzerine aldım. Bu konuda Boğaziçi Üniversitesi’nden Levent Kurnaz’ın öncülüğünde iklim değişikliği konusunda oluşan bir çalışma grubuyla Çanakkale’den de Murat Türkeş hocamızla birlikte Marmaris Turunç’ta eğitim kampına katıldım. Yüksek Lisans derslerine İstanbul’dan gelip giderek takip ettim, iklim değişikliği konusu ile ilgili bol bol Yeşil ev, Açık Radyo, Ümit Şahin ziyaretlerim olmuştu. Çalıştığım için ve çokça zaman ayırabilecek bir durumum olmadığı için herhangi bir topluluğa, derneğe üye değildim. Ancak ekoloji ve sosyal hak temelli her eylem ve etkinliğe katıldım, katılmaya da devam ediyorum.  Karaburun Bilim Kongresi’nde öğrencisi olduğum Prof.Dr. Murat Türkeş’le birlikte farklı yıllarda iki bilimsel makale, 2019 yılında da tek başıma hazırlamış olduğum makale ile katıldım. Kadıköy Çevre Festivali’nde de Ege’den Marmara’ya Çevre Mücadeleleri söyleşinde konuk olarak katılmıştım. O zaman Çanakkale’nin durumunu aktarırken “sanırım yapmadığımız bir femen eylemi kaldı” demiştim. Sonra Çanakkale’de süreç biraz hızlı ilerledi ve yaklaşık iki yıldır Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi yürütme kurulu başkanlığını yaptığım kurum çatısı altında bir araya gelerek Su ve Vicdan Nöbeti’ni başlatmıştık. Femen eylemi hala beklemede duruyor:)

EK BİLGİ:

Su ve Vicdan Nöbetini başlatan Oluşumlar: Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi çatısı altında bulunan ve çağrıyla bir araya gelen oluşumlar;

İda Dayanışma Derneği, Kazdağları Koruma Derneği, Tabipler Odası Çanakkale Şubesi, Sağlık Emekçileri Sendikası Çanakkale Şubesi, Eğitim-sen Çanakkale Şubesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Çanakkale Şubesi, Siyasi Partiler, Pir Sultan Abdal Derneği, Yürüyüş Grupları(İda Gezginleri, Zirve Dağcılık, Maydos, Yaban), ÇASEMDER, Tarım-Orman İş Sendikası Çanakkale Şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi.

Su ve Vicdan Nöbetini 30 Ağustos 2020 tarihinde temsili olarak devam ettirme kararı alan “koordinasyon” olarak adlandırılan oluşumların listesini de aşağıya ekledik. (Alanda nöbet tutmaya devam etmek isteyen kişi ya da oluşumlarla koordinasyonla sorunların başladığı tarih)

Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi, İda Dayanışma Derneği, Ziraat Mühendisleri Odası, Tarım Orman İş sendikası, Akademisyenler, Atatürkçü Düşünce Derneği/Çevre Komisyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, Çanakkale Belediyesi

NOT: Burada ele alınan konular hakkında düşüncelerini yazmak isteyen arkadaşlarımız lütfen hemen aşağıda yorumlar bölümüne yazsın düşüncelerini. Farklı yerlerde yazılan yorum/eleştiriler okurların dikkatinden kaçabildiği gibi adresine de ulaşmayabiliyor

Paylaş.

Yazar Hakkında

7 yorum

  1. Oruç karacık yayın tarihi

    Güzel bir yazı olmuş emeğine teşekkürler.
    Pınarı alandakiler kadar tanımıyorum,enerjisinin çok yüksek olduğunu biliyorum. Konuşma dili tevratta, kuranda en çok ta 1984 kitabındaki gibi biz, karşılar ve hainler dilinde. Yaşam savunucularının kullanamadıkları bir dil. Birlik olmayı dilerken bizim altımızda birlik olalım. Bizim otaritemizi ve talimatimızı kabul etmeyenler bizimle olmasın diyor. Kent konseyi bir otaritenin kurumudur. Belediyeyi eleştirdiğinde tasfiye edilirsin. Onun için tüm guruplara eleştirel tavır alabilmek için lideriz ve bağımsız kent savunmaları kuruldu.
    Bu pandemi dünyanın yereli olmadığını gösterdi. Çinde çıkan bir virüs tüm dünyaya yayılıyor. Karadeniz çevre yoluyla vampir kelebek çıktı istanbulda dahil bütün bitkiler zarar gördü. 3.köprü yolu bir çok dengeyi bozdu bir çok canlı tehlike hissedip üreme çılgınlığına tutuldu. Kendisi 5 yıldır çanakkaledeyim derken yapılan yanlışlığı görüp tüm dünyadan bu yanlışlığı düzeltmek için gelenleri ayrıştırması biz ve karşılar söyleminin devamı.
    Kuşun, böceğin, paranın, bilimin, üretimin sınırları yok ken kendine yetmek demek anlamsız. İnsanları milliyetcilikle kandırıp yönetmek için yapılan rahatsız edici bir söylem. Çengizle alamos gold benim için farksız ve kötü.
    Koşullar değişmiş, bünya banbaşka noktalara gitmiş hala köy enstitüleri kapandı bahanesini kullanmak rahatsız edici. Geçmişten ders alınıp yeni şeyler sunulacaksa anlamlı.
    Endüstriyel tarım ve hayvancılığın ucundan bulaşmış birisi olarak tarımın çok azaltılır hayvancılığın hiç yapılmamasını savunuyorum. Bunun için vegan oldum.
    Bunun pınarın yazısıyla ilgisi yok. Enerji konusunda yaşama en büyük zararı veren kömürlü termik santrallerin hepsi kapattırıldıktan sonra en zararlıdan daha az zararlıyı doğru yaptırımlar istemeli diyorum.

    • Pınar Bilir yayın tarihi

      Yazımın çoğunda zaten gelenler bize siz dedi Oruç.yani özü itibariyle ben zaten burada bu sorunların aynısını yaşadım, biz siz değil birlikteydik. Nasıl oldu da ayrıldınız diye soru geldiği için yazılmış bir yazı. Mesela senin Çırpılar ile ilgili geçmiş mücadele deneyimimiz varken Pınar burada bir sorun mu var, çözmek için ne yapalım diye bir iletişim ağı oluşturdun mu? Yazıma ek mücadelelerin çoğunun başarısızlığını böylesi eften püften sebepler olduğunu sonunda üzgünüm bu tabiri yeniden yazıyorum sidik yarışına döndüğünü görüyorum. Aktif olarak bir mücadelenin içinde olunca da bunu çok net gördüm. Köy enstitüleri örneği yazı yazarken ekoloji mücadelesiydi belki o da ama o zaman o kelime yoktu diye örneklediğim birşey. Belki farklı bir eylemlilik tasarlamışızdır, her eylem aynı yöntemle olacak değil ya. Belki hep birlikte yeni bir model deneyimledik ya da deneyimliyoruz. Biz siz yoktu yaratıldı İsmail de bunu sorduğu için böyle cevap verdim. Size sorulduğunda onlar bizi istemiyor diyorsunuz. O zaman da biz savunmaya geçiyoruz. Yani bu tartışma süreci normal. Sıkıntı yapmayın. Ben yazarken bu kadar endişe yaratacak diye yazmamıştım. Aslında bu kısmı bile sonra herkesin birbirini ziyaretleriyle bile aşılmıştı. Ancak soru nedendi ve ben de nedeni açıkladım. Siyasi olmak bir sıkıntı değil. Malum geziyide apolitik olmakla eleştirmiştik. Kimseyi suçlar bir dil değil ortamı anlatmaya dair bir dildi. Ayrıca şimdi metni okurken dikkat ettim, çevre meclisini saymamız bizim yerelimizde şu dernek bu dernek olmasın diyeydi. Çanakkale özelinde yani. Anlaşmazlık olmasın tek çatı olsun diye. Sonra ki toplantılarda da aktardım daha geniş çalışma sahasına taşınmalı. Ancak bu oluşmadı.

    • pınar bilir yayın tarihi

      “Kent konseyi bir otoritenin kurumudur. Belediyeyi eleştirdiğinde tasfiye edilirsin.” tamam tasfiye ediliriz sıkıntı ne ki bunda. Bu kadar dert şeyler değil bunlar arkadaşlar. Benim siyasi hiçbir kariyer hedefim yok ayrıca hedefi olanları da takdir ederim ne kötülük olabilir ki bir insanın kariyer hedefi olmasından. Beni eleştiriyor olabilirsiniz, ortak bir dilimiz olmayabilir, ama benim mücadelem bizleri yok sayanlarla, sizlerle değil. Kendimi sürekli anlatacak durumda değilim. Disiplini önemsiyorum bu bazıları için baskı gibi görünebilir , bazıları için bürokratik olabilir, devlet ağzı gibi durabilir. Birbirimizi eleştirmekten çekince görmüyorum, hedefinize koymanız kişide ben değilim. sorulara yanıt verirken de kişisel olarak bu sorulara cevap veremeyeceğim, koordinasyonla görüşülmesi gerektiğini açıklamıştım. Sorunları açık yüreklilikle konuşalım önemli olan bu denince yazmış bulundum. Bu mücadelelerde yer alan çokça insan yok o nedenle hırpalayıp, yok etmeye çalışmak hedefinden vazgeçersek bir kişi kazanalım derken bir kişiyi kaybetmeyiz.

  2. pınar bilir yayın tarihi

    Heryer Kazdağları grubu ile iletişim kurdum İsmail, ben aslında metni onlar gibi okumadım. Ancak rahatsızlık yaratmayı gerektiren bir durum yok. Ekoloji hareketi ve mücadeleleri tartışmaya çok açık. Üzülecek bir durum yok. Birini hedef göstermek diye bir tutumumda asla olamaz. Partileri de hakeza aynen eleştiriyorum, her birini. Düzeltme metnini email attım.

  3. yesildirenis yayın tarihi

    Arkadaşlar Pınar Bilir ile yukarıda yaptığım 17 Ekim 2020 tarihinde yayımlanan bu söyleşiye gelen eleştiriler üzerine Pınar Bilir Heryer Kazdağları ekibinden arkadaşları telefonla aradığını konuştuğunu bu konuşmalar sonucunda aşağıdaki sorunun metninde bazı değişiklikler yapmak istediğini bana mail ve Whatsapp üzerinden bildirdi. Burada değişiklik yapılan soruyu orijinal metin ve değişiklik yapılan metinle birlikte koyuyorum. Bu değişiklik dışında metinde başkaca bir değişklik yapılmadı. İşte o soru ve metinler:

    Su ve Vicdan nöbetini başlatanlar daha sonra Heryer Kazdağları grubu olarak adlandırılan oluşumla fikir ayrılığına düştüler. Heryer Kazdağları oluşumu çadır nöbetine devam ederken sizin içinde yer aldığınız grup/lar (Komite/Koordinasyon) nöbete devam etmeme kararı aldı. Bu ayrışmanın nedeni/nedenleri ne idi? İlişkileriniz daha sonra nasıl gelişti?

    17 Ekim’de verilen Orijinal yanıt:

    Su ve Vicdan Nöbeti başladığında elbette ne kadar kitleselliğe ulaşır diye bir öngörüde bulunmamıştık. Kalsak mı kalmasak mı, güvenliğimizi nasıl sağlarız diye pek çok konuyu kısa bir sürede ve belki de çok üstünde durmadan şekillendirmek durumunda kaldık. Ayrıca, nöbet ne kadar planlı olur, onu da bilmiyorum bu da ayrı bir konu. Buna can havliyle işe atılmak diyelim. Su ve Vicdan Nöbeti 5 Ağustos 2019 tarihindeki kitlesel yürüyüşten sonra pek çok siyasetin de ilgi odağına oturdu. Sonrasında gelenlerin daha siyasi ya da bir siyasete mensup olduğunu düşünebiliriz bence.

    5 Ağustos sonrasında gelenler Su ve Vicdan Nöbeti’nin ilk şartı olan “siyasi propaganda yapılmayacak ve hiçbir flama, bayrak açılmayacak” kuralını hiçe saymaya başladılar. Tüm uyarılarımız ve hatırlatmalarımıza rağmen işin bu kısmı bile çığırından çıkmaya başlamıştı. Bu uyarılarımız kendilerince baskı olarak algılandı. Oysa herkesin takip ettiği bu durum ayrışma süreci ve anlamsız tartışmaların kaynaklarından biriydi. Çadır sayısı da her geçen gün artmaya başladı; hatta artan nüfusla birlikte bizler doğaya zarar vermeye de başlamıştık. Gece nöbetlerinde yine sorunlar yaşanmaya başlanmıştı. Bunlar normal bir yaşam içinde elbette kimsenin umursamayacağı detaylar ama orada bir nöbet tutuluyordu ve bir amacı vardı. Aynı zamanda sorunu herkesin sahiplenmesi için mücadele veriliyordu. Gelen yemekler çöpe gidiyordu, sürekli çöp üretiyorduk, çadırların güvenliği dağınık yapıdan dolayı endişe yaratıyordu. Ortalığın derlenip toplanmasına belli sınırlar içinde çadırların kurulmasına karar verdik. Hep beraber verdik bu kararı, koordinasyon olarak değil. Ancak bu bile sorun oldu. Sonra çadır sayısını sınırlayalım temsili bir nöbete dönelim dedik, bir de şehir merkezinde koordinasyon oluşturalım ve hem şehir merkezinde hem de nöbet alanında var olalım dedik. Gelmek isteyenlere de yerelinizde temsili birer çadır kurun dedik. Hatta bu açıklama ve çağrıyı koordinasyonu çok baskıcı gören arkadaşlar yaptı.

    Heryer Kazdağları’da orada atılan bir slogandır. Ancak sonra şöyle bir şey oldu, biz karardan sonra gelenlere çadır sayısını kısıtladığımızı açıklarken bir başkası “gelin onlar size çadır kurdurmaz ama biz ayarlarız” dediler. Böylece biz geleni istemeyen onlar gelene yardımcı olan kişiler oldu. Bir süre sonrada kendileri sadece kendi siyasi görüşlerinden kişilere çadır kurdurdu. Bu tür nedenlerden oradan ayrılıp şehirde bizlerle toplantı yapan çok kişi oldu, onlar koordinasyonla görüş alış verişinde bulunmanın bile istenmeyen adam ilan edilmek için sebep olduğunu aktardılar.
    Bizler alanı ya da mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadık. Çadır sayısının azaltılmasından tutun da alınan pek çok ortak karara rağmen “biz sizi tanımıyoruz” diyen kişilerden sadece uzaklaştık. Ekim ayının sonuna kadar her gün alana gittik, gelen destek gruplarını alana götürdük, süreci anlattık. Bir de şunu belirtmek önemli, daha alana girip neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu bilmeden, çantasını sırtından indirmemiş kişilerin; “bizler de bu koordinasyonda yer alacağız, belediye neden burada, çıksın gitsinler, hiçbir desteklerini istemiyoruz” diyenler hem belediyenin sağladığı aracı kullandılar hem de belediye yerel STKların dilekçelerine istinaden sağladığı lojistik destekleri. Onlara “kalan son masaları kullanıyorsanız bırakalım kalmayacaksanız almak zorundayız” dendiğinde, “hayır istemiyoruz, alın tabi” dediler sonra da sosyal medyada video çekimleri paylaşıp, “belediye sahadan tamamen çekildi” diye yayınladılar. Ayrıca çadır sayısı konusu ile ilgili tek çadır eksilirse mücadele düşer diyenler 5 kişilik dar çerçeve gruplarla alanda kaldılar. Oysa bunun işler ve sistematik hali düşünülmüş ve kendileriyle de 30 Ağustos tarihinde toplantı yapılmıştı. Hatta şehirde bir konaklama alanı sağlanabileceği belirtilmişti. Hiçbirini istemediler.
    13 Ekim 2019 da şirketin ruhsatı yenilenmeyince şantiye kapısının önüne gidip sevincimizi yaşamıştık, onunla ilgili dahi aleyhimizde sosyal medya paylaşımları yaptılar. Kumarlar Göleti gündemimizdeydi ve “Su yoksa madende yok” demiştik, şirketin ruhsatı yenilenmeyince oraya geçtik, nöbet olarak değil çalışma olarak. Başta aynı gruplar bizlere şovmen dediler, “bitmiş barajın başında neyi bekliyorsunuz” dediler, çünkü sorup işin özünü anlamak gibi bir uğraşları yoktu. Köylü ayaklandıktan sonra kalkıp köye gelip slogan attılar. Sonra da bizden bağımsız kendilerince köy çalışmaları yaptılar. Ankara buluşması nöbet sonrası eylem fikrimizdi, ön alma mücadelesi ile İstanbul’dan Ankara’ya yürümeye kalktılar. Ancak o da başarılı olamadı. Miting yapalım dedik bir tarafta bizden önce İstanbul’da miting kararı alındı hatta oradan bizim miting programını yönlendirmeye, tarihini belirlemeye çalıştılar.
    26 Temmuz yıl dönümü, bizden bağımsız olarak bizim dışımızda hatta bizlere yön vermek isteyerek örgütlenmeye çalışıldı. 26 Temmuz’da pandemi nedeniyle bizler tekrar Heryer Kazdağları grubuyla her grubun bulunduğu yerden eşzamanlı eylem yapalım derken toplantı notlarımız bizden önce yine kendilerine Heryer Kazdağları diyen sosyal medya grubu ve şahısları tarafından güya bizim eylemi engelleme adına ön çağrıya çıkıldı, “bulunduğunuz her yerden bir fotoğraf çekip gönderir misiniz” dediler.
    Amiyane tabiri ile -bilmem bu medya dilinde nasıl ifade edilir- bu bir “sidik yarışına” döndü. Süreç siyaset olarak alana hakim olma meselesine döndü, kısaca sorun bu. Bu nedenle birleşme gibi bir arzunun hiç kimsede olduğu fikrinde değilim. Geçen günlerde bir karikatür görmüştüm, bir tekneye binen 5 kişi var ve herkesin elinde dümen, biri diğerlerine soruyor aklınıza hiç kürek almak gelmedi mi diye. Aslında işin özeti herkes dümende olmak istiyor. Ama neyin dümeni, ekoloji mücadelesinin mi, siyasi mücadelenin mi, sınıf mücadelesinin mi?? Acaba Kazdağları’nda neyi savunuyoruz, belki herkesin bakışı başkadır ama eğer yerelde tohumları atılmış ve işlenerek büyümüş Su ve Vicdan Nöbeti’ne katkı sunmak için geldiysen yerelin sesine ses vermek durumundasın. Yerel kim? Çanakkale’de X örgütünün Y adlı kişisi mi yoksa bizler Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi altında toplandık çağrısı ve ortak imzasıyla hareket etmeye devam edenler mi? Tüm dernek ve yapıları mücadelede ayrıştırıcı gördüğümüzü tespit ettikten sonra Çevre Meclisini ortak bir çatı olarak kabul etmişken, halkla belediye arasında bir köprü olan bir oluşum varken, belediye bir hareketin destekleyicisi olmuşken tüm bunlara rest çekip siz beceremezsiniz demek neden? Tüm bu gerçeklikler yaşanmamış gibi davranıp terk edilmiş, mağdur bırakılmış izlenimi vermek neden?
    ………..

    19 Ekim’de Değiştirilen yanıt:

    Su ve Vicdan Nöbeti başladığında elbette bu kadar kitleselliğe ulaşır mı diye bir öngörü yaratmamıştık. Kalsak mı kalmasak mı, güvenliğimizi nasıl sağlarız diye pek çok konuyu kısa bir sürede ve belki de çok üstünde durmadan şekillendirmek durumunda kaldık. Ne kadar planlı nöbet olur bilmiyorum bu da ayrı. Buna biz can havliyle işe atılmak diyelim. Su ve Vicdan Nöbeti 5 Ağustos 2019 kitlesel yürüyüşten sonra pek çok siyasetinde ilgi odağına oturdu. Sonrasında gelenlerin daha politik olduğunu düşünebiliriz. Bunu bir eleştiri olarak yazmıyorum çünkü Gezi sürecini de apolitik olmakla eleştirmiştik.
    Ancak Gezi sürecini bir kent merkezinde Su ve Vicdan Nöbeti’ni ise daha zor şartlar altında olduğunu düşündüğümüzde ilk şart olan “siyasi propaganda yapılmayacak ve hiçbir flama, bayrak açılmayacak” kuralını korumak gerekliydi. Bu konu kişiler arası tartışma yaratacak ilk sebep olabilirdi çünkü. Ancak bu uyarılar baskı aracı olarak algılandı.
    Çadır sayısı da her geçen gün artmaya devam ediyordu bu durumda bizlerde doğaya zarar vermeye başlamıştık. Gece nöbetlerinde yine sorunlar yaşanmaya başlanmıştı. Bunlar normal bir yaşam içinde elbette kimsenin umursamayacağı detaylar ama orada bir nöbet tutuluyordu ve bir amacı vardı. Aynı zamanda sorunu herkesin sahiplenmesi için mücadele veriliyordu. Gelen yemekler çöpe gidiyordu, sürekli çöp üretiyorduk, çadırların güvenliği dağınık yapıdan dolayı endişe yaratıyordu. Derlenip toplanması belli sınırlar içinde çadırların kurulmasına karar verdik. Hep beraber verdik bu kararı, koordinasyon olarak değil. Ancak bu bile sorun oldu. Sonra çadır sayısını sınırlayalım ve sonrasında da temsili bir nöbete dönelim, bir de şehir merkezinde koordinasyon oluşturalım ve hem şehir merkezinde hem de nöbet alanında var olalım dedik. Şehirdışından gelmek isteyenlere de yerelinizde temsili birer çadır kurun dedik. Hatta koordinasyonu çok baskıcı gören arkadaşlar bu açıklamayı ve çağrıyı yaptı. Heryer Kazdağları’da orada atılan bir slogandır. Ancak sonra şöyle bir şey oldu, biz karardan sonra gelenlere çadır sayısını kısıtladığımızı açıklarken bir başkası gelin onlar size çadır kurdurmaz ama biz ayarlarız dedi. Böylece biz geleni istemeyen onlar gelene yardımcı olan kişiler oldu.
    Bizler alanı ya da mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadık. Çadır sayısının azaltılmasından tutunda alınan pek çok ortak karara rağmen “biz sizi tanımıyoruz” diyen ve bizleri bürokratik gören kişilerden sadece uzaklaştık. Ekim ayının sonuna kadar hergün alana gittik, gelen destek gruplarını alana götürdük, süreci anlattık.
    13 Ekim 2019 da şirketin ruhsatı yenilenmeyince şantiye kapısının önüne gidip sevincimizi yaşamıştık, onunla ilgili dahi aleyhimizde sosyal medya paylaşımları yaptılar. Kumarlar Göleti gündemimizdeydi ve su yoksa madende yok demiştik, şirketin ruhsatı yenilenmeyince oraya geçtik, nöbet olarak değil çalışma olarak. Başta aynı gruplar bizlere şovmen dediler, bitmiş barajın başında neyi bekliyorsunuz dediler, çünkü sorup işin özünü anlamak gibi bir uğraşları yoktu.
    İşin özü yapılan iş ve etkinliklerde bir ön alma yarışı vardı, ortaklık sağlanamadı, tek bir amaç için ayrı ayrı işler yapan iki ayrı grup olduk. Basında nasıl ifade edilir bilmiyorum ama “sidik yarışına” döndü.
    Geçen günlerde bir karikatür görmüştüm, bir tekneye binen 5 kişi var ve herkesin elinde dümen, biri diğerlerine soruyor aklınıza hiç kürek almak gelmedi mi diye. Aslında işin özeti herkes dümende olmak istiyor. Ama neyin dümeni?
    Acaba Kazdağları’nda neyi savunuyoruz, belki herkesin bakışı başkadır ama eğer yerelde tohumları atılmış ve işlenerek büyümüş Su ve Vicdan Nöbeti’ne katkı sunmak için gelindiyse yerelle birlikte hareket edilmeli ve ortaklaşılmalıdır. Kendi yerelimizde herhangi bir dernek adı geçmesin diyerek Çevre Meclisi çatısı altında toplanmamızda bundandır. Çevre Meclisini ortak bir çatı olarak kabul etmişken, halkla belediye arasında bir köprü olan bir oluşum varken, belediye bir hareketin destekleyicisi olmuşken tüm bunlara rest çekip siz beceremezsiniz demek neden? Tüm bu gerçeklikler yaşanmamış terk edilip, mağdur bırakılmış izlenimi vermek neden?

  4. Pınar Bilir yayın tarihi

    Bu kadar detaya gerek var mı? Sil bence tümüyle olsun bitsin. Bastırılan herşey tekrar ortaya çıktı belki gün geçer bir gün herkes yeniden oturur ve tekrar düşünür… Neyi yanlış yaptık ya da neyi atladık. Hata yapılmamış olunabilir mi hiç, yüzbinlerce insanın gelip gittiği bir eylemde. Kimse birbirinin düşmanı değil. Rahat okun, huzurlu olun. Soruları, endişeleri direk muhatabına soralım, dedikodulara kulak asmayalım. Demek ki bizlere gelenlerde doğru söylememiş, biz de bunu öğrenmiş olduk. Herkesin yolu açık olsun. Herkesin emeği birbirinden değerli.

  5. İhsan İçten yayın tarihi

    Kazdağları Direniş alanına Fazıl Say Konserinin hemen öncesinde gelmiştim Ankara’dan. Pınar Hanımla burada tanıştım. Güzel söyleşisindeki ifadelere yürekten katılıyorum, alanda 2 ay kalan ve bu süreci yakından bilen biri olarak bazı görüşlerimi burada paylaşmak istedim.
    Komite, sosyal medya aracılığı ile oluşan kamuoyu desteğini iyi organize etmiş ve mücadele etme arzusu taşıyanları alana toplayabilmiş idi. Forumlarda tartışılıyor, ilke kararları ortaklaşa alınıyordu. STKlar, Çevreci Gruplar, “siyasi” oluşumlar bir arada mücadele örneği vermek üzere toplanmıştı. Bu nedenle direnişin sonuna kadar karavanımla alanda kalıp, mücadeleye destek verme kararını aldım. Oluşan bu kamuoyu desteği, baskıları ister istemez beraberinde getirecekti. Belediyenin içinde bulunduğu Komite, alana desteğini sürdürmekle birlikte Pınar Hanımın söyleşisinde yer aldığı gibi baskılara daha az maruz kalınacak seçenekleri sundu. Daha sonra yapılan forumlarda alanda kalıp, mücadeleyi sürdürme kararı alındı. Komite ayrıldıktan sonra kalan arkadaşlar alana yeni bir düzen verip, lojistik desteği ve diğer yaşam gereksinmelerimizi karşılama yoluna gittik. Zor da olsa, elimizdeki olanaklarla bunu başardık.
    Evet, forumlarda “siyasi parti” flamaları, ideolojik simgeler taşınmayacak kararı “oybirliği” ile alınmıştı. Buna aykırı davranışlar eleştirilince, ayrışmanın tohumları atılmış oldu. Evet, çevre/yeşil hareketleri çevre tahribatlarına izin verenlere karşı yapıldığı için “siyasi” olarak adlandırılabilir ama asla “siyasi parti” ideolojisi değildir. İşte yaşadığımız tartışmaların altında yatan neden bu. Komitenin desteğini azaltmasından sonra bazı gruplar oluşan bu boşluğu, kendi ideolojileri doğrultusunda doldurmaya çalıştılar. Haklı veya haksız da olsa Komite ile ipler koparılmamalı, birlikte mücadelenin yolları bulunmalı idi. Alınan ilke kararları uygulanmaz olunca bundan rahatsız duyan bazı kişi ve STKlar ayrılmaya başladı (örneğin Greenpeace). Çadır sayısı azaldıkça alana “davet” edilerek gelen grup ve/veya kişiler çoğunluğu oluşturmaya, sonuçta forumlar bu grupların desteği ile manipüle edilmeye başlandı. Belki bu ifademi ağır bulup, eleştirecekler olacaktır. Orada uzun süre kalanlar buna ve benim alandaki az da olsa katkılarıma tanıklık edecektir. Forumların manipüle edilmesi, alınan ilke kararlarına uyulmaması benim gibi düşünen bazı arkadaşlarda rahatsızlıklara neden oldu ve aylarca kalmayı isteğim bu mücadele alanını terk etmek durumunda kaldım, “kendimi kullanılmış” hissettiğim için.
    Asıl tartışma konusu yapmak istediğim nokta, bu tür mücadeleleri “kitle” ile birlikte mi, yoksa bir avuç “direnişçi” ile birlikte mi yürütülmesi gerektiği. GEZİ siyasi bir hareket idi ama milyonlarca kitle desteğini arkasına almıştı.
    Kitleselleşmenin önemini henüz kavrayamamış olanlar, direnişin ancak inançlı ve güçlü aktörlerle gerçekleşebileceğini savunuyorlar, bana göre haksız olarak. Her direniş alanı bana göre bir “OKUL”dur. Bu mücadeleye henüz yeterince bilinçlenmemiş, güçlenmemiş kişiler de katılmalı, orada birlikte mücadele etmenin yolunu öğrenmeli, zaman içinde bilinçlenmeliler. Demiri küçümseyen “çelikler”, kendi özgeçmişlerini inkar etmiş olur ve azınlıkta kalırlar. Halbuki küçümsemeden, yanlarındaki demiri, uygun kıvama getirip “Çeliğe Su Verirlerse” çok daha güçlü olurlar. Çevre mücadelelerinde bu çok daha önem kazanıyor.
    Son olarak, bence bazı siyasi grupların “özeleştiri” yaparak yanlışlarını kabul etmesi, daha sonraki bu tür mücadelelerin başarıya ulaşması yoluna aydınlatacaktır diye düşünüyorum.

Bir Yorum Bırakın