Kategori: Karıncalar Karadeniz

[:tr]Karadenizdeki Ekolojik Yıkıma Karşı Karıncanın Kardeşi Var[:]

  • [:tr]KARADENİZ: Köylerin ve Müştereklerin Son Cephesi![:]

    [:tr]KARADENİZ: Köylerin ve Müştereklerin Son Cephesi![:]

    [:tr]

    KARADENİZ: Köylerin ve Müştereklerin Son Cephesi!

    Endülüs’ten Türkiye’ye Ekstraktivizm, Çitlemeler ve COP31 ile Meşrulaştırılan Yıkım

    “Kur’an’da dereleri kurutun diye bir ayet yok, ama koruyun diyen çok ayet var” Yurttaş Kazım (Kazım Delal)

    Bugün iklim krizine çözüm aramanın ötesinde, bu krizi durmadan yeniden üreten sistemi anlamak ve görünür kılmak gerekiyor. Endülüs’te müştereklerin çözülmesiyle belirginleşen, Amerika’nın sömürgeleştirilmesiyle derinleşen, Afrika’nın paylaşılmasıyla dünya ölçeğinde kurumsallaşan ve bugün “yeşil dönüşüm” adı altında yeni biçimlere bürünen uzun bir tarihsel süreçten söz ediyoruz. Toprak, su, orman, madenler ve insan emeği giderek alınıp satılabilir değerlere çevrilirken yaşamın kendisi de piyasanın konusu hâline geliyor. Türkiye’nin birçok yerinde süren bu dönüşüm, Karadeniz’de en yoğun ve görünür biçimlerinden birine ulaşıyor. Köyleri savunmak, köyün sınırları içinde kalan bir yeri savunmaktan çok daha geniş bir anlam taşıyor; suyun akışını, toprağın bereketini, ormanın varlığını ve gelecek kuşakların yaşayacağı dünyayı savunmayı içeriyor. Köy Hakkı, yüzyıllardır süren bu çitleme hareketine karşı yükselen bir itirazdır: Yaşam müşterektir; satılamaz, devredilemez, hiçbir iktidarın tasarrufuna bırakılamaz. Bugün sürdürülecek mücadele de içinde yaşadığımız zamanla sınırlı değildir; geçmişten bize ulaşan ve bizden geleceğe akacak yaşamın savunusudur.

    Köy, Müşterekler ve Günümüz Krizi

    Köy, tarih boyunca bir yerleşim biçiminden ibaret olmadı. İnsanların toprakla, suyla, ormanla ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin en eski, en köklü ve uzun ömürlü örgütlenme biçimlerinden biri oldu. Üretim, paylaşım ve toplumsal dayanışma aynı hayatın içinde birbirini besledi. Bunun temelinde ise müşterekler vardı. Su, toprak, orman ve mera gibi yaşamı mümkün kılan varlıklar, bireysel mülkiyetin sınırlarını aşan ortak kullanım ilişkileri içinde değerlendirildi; topluluklar bunlardan yararlandı, onları gözetti ve sonraki kuşaklara aktardı. Müşterekler böylece ekonomik bir kullanım biçiminin ötesine geçerek kültürün, toplumsal ilişkilerin ve insanın yaşadığı çevreyle kurduğu bağın parçası oldu.

    Köy Hakkı düşüncesi de buradan doğar. Köyde yaşayanların belli bir yerde bulunabilmesinden ibaret bir hak değildir bu. İnsanların yaşadıkları yerin müşterekleriyle birlikte var olabilmesini, üretmesini, kendi hayatı hakkında söz sahibi olmasını ve bu hayatı gelecek kuşaklara aktarabilmesini kapsar. Toprağı üretilecek bir değer, suyu satılacak bir mal, ormanı kereste deposu olarak gören anlayışın karşısına başka bir yaşam kavrayışı koyar. Doğa dışarıdan yararlanılacak bir kaynak değil, insanın da içinde bulunduğu yaşamın kendisidir.

    Bugün bu yaşam biçimi yerel müdahaleleri aşan, dünya ölçeğinde işleyen ekonomik ve siyasal bir düzenin baskısı altındadır. Bu düzeni anlamamıza yardımcı olan kavramlardan biri ekstraktivizmdir. Ekstraktivizm; toprağın, madenlerin, suyun, ormanın ve tarımsal alanların çıkarılacak, kullanılacak ve pazara taşınacak kaynaklar olarak görülmesine dayanan bir üretim ve iktidar biçimidir. Doğanın değeri, yaşama kattıklarıyla değil, piyasada ne kadar gelir sağlayacağıyla ölçülmeye başlandığında dere enerjiye, dağ cevhere, orman keresteye, tarım toprağı yatırım alanına dönüşür. Böyle bir düzende müşterekler de toplulukların elinden alınarak sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenir. Ekstraktivizm, bu yönüyle geçmişin çitlemelerinin günümüzde aldığı biçimlerden biridir.

    Türkiye’nin pek çok yerinde gördüğümüz manzara bunun izlerini taşıyor. Dereler borulara alınıyor, ormanlar kesiliyor, dağlar maden sahalarına çevriliyor, köylerin geçim kaynakları daralıyor, kimi yerlerde insanlar yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalıyor. Ülkenin farklı bölgelerinde süren bu baskı, Karadeniz’de olağanüstü bir yoğunluk kazanıyor. Vadilerden yaylalara, derelerden ormanlara kadar yaşamın birbirine bağlı unsurları art arda projelerin konusu oluyor. Karadeniz böylece bir coğrafi bölgenin ötesinde, müştereklerin tasfiyesi ile onları yaşatmaya çalışan toplulukların karşı karşıya geldiği büyük mücadele alanlarından biri hâline geliyor.

    Bugün yaşananları kendi başına duran projeler dizisi olarak okumak bu yüzden yeterli değildir. Bir HES’i öteki HES’ten, bir madeni başka bir madenden, orman kesimini suyun kullanım hakkından ayırdığımızda bütünün izini kaybederiz. Bu yazı, müştereklerin tasfiyesinin tarihsel yolunu izleyerek Türkiye’de yaşananların hangi uzun dönüşümün içinde yer aldığını anlamaya çalışıyor. Endülüs’ten Atlantik adalarına, Amerika’nın sömürgeleştirilmesinden Afrika’nın paylaşılmasına ve oradan günümüze uzanan bu tarih, bugünkü müdahalelerin geçmişten kopuk olmadığını gösteriyor. COP31 gibi uluslararası iklim zirveleri de bu açıdan ele alınmayı hak ediyor; çünkü iklim krizine karşı geliştirildiği söylenen politikaların bir bölümü, doğanın ekonomik değerler üzerinden yeniden tanımlanmasına yeni bir meşruiyet kazandırabiliyor.

    Müştereklerin Tasfiyesi: Endülüs’ten Küresel Ekstraktivizme

    Müştereklerin tasfiyesinin tarihi çoğu kez İngiltere’deki çitlemelerle başlatılır. Böyle bir anlatı, daha eski ve geniş bir dönüşümün izlerini silikleştirir. Avrupa’nın kuzeyindeki çitlemelerden önce İber Yarımadası’nda yaşanan büyük siyasal ve toplumsal dönüşüm, müştereklerin tarihi bakımından üzerinde durulması gereken halkalardan biridir.

    Orta Çağ Endülüs’ünde suyun kullanımı, tarımsal üretim ve yerel yaşam, çeşitli ortak kullanım ve topluluk düzenleri içinde gelişti. Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşadığı bu coğrafyada siyasal egemenlik ilişkilerinin yanında gündelik hayatın kurduğu bağlar da vardı. Özellikle suyun ortaklaşa yönetimi, köy topluluklarının yaşamını düzenleyen temel müştereklerden biriydi. Tarım bilgisi, sulama düzenleri ve yerel üretim biçimleri bu çoğul yapı içinde gelişti. İnsanların toprakla ve suyla kurduğu ilişki henüz bütünüyle alınıp satılabilir bir değere dönüşmemişti; yaşam ortak kullanım, paylaşım ve karşılıklılık içinde sürüyordu.

    Yeniden Fetih Süreci (Reconquista) ilerledikçe bu çok katmanlı düzen büyük bir çözülme yaşadı. Ortak kullanım alanlarının bir bölümü dağıtıldı; geniş topraklar krallık, kilise, askerî aristokrasi ve yeni yerleşimciler arasında yeniden paylaştırıldı. Yüzyıllar boyunca birlikte kullanılan müşterekler daralırken köy topluluklarının kendi hayatlarını düzenleme imkânları da zayıfladı. Yerel yaşamın bütünlüğünü sarsan bu değişim, toprağın bir elden başka bir ele geçmesinden daha derine uzanıyordu. Dönüşen, insanların toprakla, suyla ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerdi.

    İber Yarımadası’ndaki bu büyük dönüşümün ardından genişleme Atlantik’e yöneldi. İspanya ve Portekiz’in Atlantik’e açılmasıyla doğa ve emek, giderek genişleyen bir coğrafyada yeniden düzenlenmeye başladı. Madeira ve Azor Adaları’nda gelişen plantasyon ekonomileri, yeni düzenin erken uygulama alanları arasında yer aldı. Özellikle şeker üretiminin gerektirdiği geniş topraklar, yoğun emek ve dış pazara dönük üretim, daha sonra Atlantik dünyasında büyüyecek sistemin habercisiydi.

    Atlantik adalarında gelişen plantasyon düzeni Amerika kıtasına taşındığında çok daha geniş ve yıkıcı bir nitelik kazandı. Yerli halkların ortak topraklarına el konuldu, geleneksel kullanım hakları ortadan kaldırıldı ya da ağır biçimde sınırlandırıldı, kolektif yaşamın dayandığı ilişkiler dağıtıldı. Toprak, ormanlar, madenler ve insan emeği giderek dünya pazarına aktarılacak kaynaklar olarak görülmeye başlandı. Sömürgecilik böylece toprakların ele geçirilmesinden ibaret kalmadı; insanların yaşadıkları çevreyle kurdukları ilişkinin de yeniden düzenlenmesine girişti. Doğa ile insan emeğinin birlikte metalaştırılması, Atlantik dünyasında gelişen yeni ekonomik düzenin temel dayanaklarından biri oldu.

    Aynı tarihsel çağın içinde İngiltere’de ilerleyen çitlemeler, müştereklerin tasfiyesini Avrupa’da daha düzenli ve sistemli bir yapıya kavuşturdu. Köylülerin ortak kullandıkları toprakların çevrilmesi, kullanım haklarının ellerinden alınması ve arazilerin özel mülkiyet altında yoğunlaşması kırsal hayatı derinden değiştirdi. İnsanların geçimlerini sağladıkları müştereklerden koparılması, büyüyen kentlere ve ücretli emek piyasasına yönelmelerinde de rol oynadı.

    İngiltere’deki çitlemeleri bütün bu tarihin başlangıcı saymak ise daha eski ve geniş bir dönüşümü gözden kaçırır. İber Yarımadası’ndaki yeniden mülkiyetlendirme, Atlantik adalarındaki plantasyonlar, Amerika’daki sömürgeleştirme ve Avrupa içindeki çitlemeler aynı biçimde gerçekleşmedi; fakat müştereklerin daraltılması, toprağın metalaştırılması ve insanların geçim araçlarından uzaklaştırılması bakımından birbirine bağlanan tarihsel bir çizgi oluşturdular. Zamanla bu ilişkiler dünya pazarının büyümesini besleyen bir düzenin parçalarına dönüştü.

    Bu uzun yürüyüşün en açık ve çıplak görüntülerinden biri Berlin Konferansı’nda (1884–1885) görüldü. Afrika’nın Avrupalı güçlerin sömürgeci paylaşımına açılması, toprakların ve üzerinde yaşayan halkların dışarıdan çizilen sınırlarla yeniden düzenlenmesinin simgesi hâline geldi. Haritalar üzerinde çizilen sınırlar, nehirlerin, otlakların, göç yollarının ve toplulukların yüzyıllardır kurduğu ilişkileri dikkate almıyordu. Müştereklerin tasfiyesi artık belirli bölgelerde yaşanan müdahalelerin çok ötesine geçmiş; sömürge yönetimleri, şirketler, hukuk ve askerî güç aracılığıyla dünya ölçeğinde yürütülen sistemli bir siyasetin parçası olmuştu.

    Müştereklere yönelik müdahalelerin tarihi elbette Avrupa ile sınırlı değildir. Çin’de, Hindistan’da, Osmanlı coğrafyasında ve dünyanın başka bölgelerinde devletlerin ortak topraklara, meralara, ormanlara ve su kaynaklarına müdahale ettiği, yerel kullanım haklarını sınırlandırdığı farklı dönemler yaşandı. Avrupa tarihini ayıran özellik, müştereklere müdahaleyi icat etmiş olması değildir. Avrupa’da gelişen dönüşümün özgüllüğü, sömürgecilik ve kapitalist genişlemeyle birleşerek kalıcı, sistemli ve dünya ölçeğinde yayılabilen bir düzene kavuşmasında aranmalıdır. Toprak, su, orman, maden ve giderek yaşamın daha geniş alanları ortak kullanım ilişkilerinden koparılarak alınır satılır değerlere çevrildi. Belirli bölgelerde gelişen mülkiyet ve üretim düzenleri, sömürgecilik ve dünya pazarının genişlemesiyle çok farklı toplumlara taşındı.

    Türkiye’de Ekstraktivizm: Karadeniz’de Zirveye Ulaşan Süreç

    Bu uzun tarih, Türkiye’de bugün yaşananları anlamak için güçlü bir arka plan sunuyor. Müştereklerin tasfiyesini birbirinden bağımsız yerel gelişmeler olarak görmek yerine, dünya ölçeğinde genişleyen ekstraktivist düzenle ilişkisi içinde değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de madenlerden enerji yatırımlarına, büyük altyapı projelerinden orman ve mera kullanımındaki değişikliklere kadar uzanan müdahaleler, toprağın ve doğal varlıkların giderek daha geniş bölümünü ekonomik değer üretmenin araçlarına dönüştürüyor.

    Bergama’da altın madenciliğine karşı gelişen köylü direnişi, bu dönüşümün Türkiye’de görünür hâle geldiği tarihsel uğraklardan biri oldu. Bergama köylülerinin itirazı bir maden işletmesinin sınırlarını aşarak toprağın, suyun, tarımsal üretimin ve köyde yaşama hakkının savunusuna dönüştü. Ardından ülkenin farklı bölgelerinde madenlere, termik santrallere, HES’lere, taş ocaklarına ve başka büyük projelere karşı benzer mücadeleler gelişti.

    Karadeniz’de ise bu süreç olağanüstü bir yoğunluk kazandı. Derelerin borulara alınması enerji üretiminden ibaret değildir; köyün suyuyla kurduğu tarihsel ilişkiye müdahale eder. Bir derenin yatağından alınması, değirmeni, bahçeyi, balığı, vadiyi ve o su çevresinde oluşmuş yerel bilgiyi de etkiler. Maden projelerinde de benzer bir dönüşüm yaşanır. Dağ, üzerinde ormanların büyüdüğü, suların doğduğu, hayvanların yaşadığı ve insanların kuşaklar boyunca ilişki kurduğu bir varlık olmaktan çıkarılarak altında bulunan cevher üzerinden değerlendirilmeye başlanır. Toprak yaşamın taşıyıcısı olmaktan uzaklaştırılıp ekonomik hesabın nesnesine çevrilir.

    Karadeniz’de yaşananları bir istisna saymak bu yüzden yanıltıcı olur. Bölge, Türkiye’nin başka yerlerinde de ilerleyen dönüşümün en yoğun, sert ve görünür alanlarından biridir. Vadilerin birbirine yakınlığı, derelerin ve ormanların yaşam içindeki belirleyici yeri, köylerin müştereklerle kurduğu güçlü bağ düşünüldüğünde her müdahale kendi sınırlarını aşarak bütün bir yaşam çevresini etkileyebiliyor. Karadeniz’in bugün taşıdığı anlam da buradan geliyor: Ekstraktivist genişleme ile köylerin, müştereklerin ve yerel hayatın karşı karşıya geldiği en belirgin cephelerden biri.

    Bu dönüşüm artık açıkça “kalkınma” söylemiyle yürütülmüyor. İklim krizinin ağırlaşmasıyla birlikte yeni bir dil kuruldu: yeşil dönüşüm, temiz enerji, karbon nötr ekonomi, sürdürülebilir madencilik. Sorun, fosil yakıtlardan uzaklaşmanın ya da yenilenebilir enerjiye geçmenin gereksiz olması değildir. Asıl soru, bu dönüşümün hangi üretim ve tüketim düzeni içinde, kimin kararlarıyla, hangi topraklar ve topluluklar üzerinde gerçekleştirileceğidir. Enerji kaynağının adını değiştirmek, sınırsız büyüme ve sürekli kaynak çıkarma üzerine kurulu düzeni kendiliğinden değiştirmez.

    COP31 de bu tartışmanın içinde değerlendirilmelidir. Uluslararası iklim zirveleri, iklim krizinin dünya ölçeğinde konuşulduğu ve devletlerin ortak yükümlülüklerinin tartışıldığı gerekli alanlardır. Fakat bu toplantılarda geliştirilen piyasa temelli çözümler, yaşamı ekonomik değerler üzerinden ölçme alışkanlığını sürdürebilir. Karbon piyasaları, karbon denkleştirme mekanizmaları, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımları ve “kritik mineraller” için hızlanan madencilik, fosil yakıt düzeninden çıkarken eski ekstraktivist ilişkinin başka biçimler altında devam etmesi tehlikesini taşıyor.

    Türkiye’de COP31 süreci yürürken ormanların, meraların, tarım alanlarının, kıyıların ve köylerin yeni yatırım baskılarıyla karşılaşması bu çelişkiyi daha görünür kılıyor. Bir yerde karbon azaltımından söz edilirken başka bir yerde bir ormanın madene açılması; fosil yakıtlardan çıkış savunulurken “yeşil” teknolojiler için yeni maden sahalarının genişletilmesi, iklim politikasının hangi anlayış üzerine kurulacağı sorusunu önümüze getiriyor. Doğayı kurtarmak adına doğanın başka parçalarını feda eden bir dönüşüm, bizi krizi doğuran düşünceden ne kadar uzaklaştırabilir?

    Sonuç

    Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, çevre başlığı altında ele alınıp geçilebilecek bir sorun değildir. Yüzyıllardır süren müştereklerden koparma hareketi, zamanın ihtiyaçlarına göre biçim değiştirerek ilerledi. Çitlemelerin duvarları ve çitleri vardı; sömürgeciliğin haritaları, orduları ve şirketleri oldu. Günümüzün ekstraktivizmi ise bunlara ruhsatları, enerji projelerini, yatırım bölgelerini, karbon hesaplarını ve yeşil dönüşüm söylemini ekledi. Araçlar değişse de yaşamı ortak ilişkilerinden koparıp ekonomik değere çeviren anlayış varlığını sürdürüyor.

    İklim krizine çözüm ararken krizin kendisini üreten sistemi de görmek gerekiyor. Endülüs’te müştereklerin çözülmesiyle belirginleşen, Atlantik’e açılmayla genişleyen, Amerika’nın sömürgeleştirilmesiyle derinleşen, Afrika’nın paylaşılmasıyla dünya ölçeğinde kurumsallaşan ve bugün “yeşil dönüşüm” içinde yeni biçimler kazanan bu uzun tarih, yaşamın giderek daha geniş alanlarını metaya çevirdi. Türkiye’nin birçok yerinde süren dönüşüm, Karadeniz’de en yoğun ve görünür biçimlerinden birine ulaşıyor.

    Köyleri savunmak bu yüzden bir yerleşim yerini olduğu gibi bırakma isteğine indirgenemez. Savunulan, derenin yatağında akabilmesi, toprağın ürün verebilmesi, ormanın kendi canlılığı içinde yaşayabilmesi, insanların doğdukları ya da seçtikleri yerde hayatlarını sürdürebilmesi ve gelecek kuşakların kendilerine bırakılmış bir dünyada yaşayabilmesidir. Köy geçmişten kalan ve zamanla ortadan kalkması beklenen bir yer değildir; müştereklerin, yer bilgisinin, üretimin, dayanışmanın ve başka türlü bir geleceğin imkânlarını hâlâ taşıyan yaşayan bir çevredir.

    Köy Hakkı, yüzyıllardır süren çitleme hareketine karşı buradan yükselir. İnsanın yaşadığı yere, suya, toprağa, ormana ve ortak hayatına dışarıdan biçilen değere itiraz eder. Yaşam müşterektir; satılamaz, devredilemez ve hiçbir iktidarın sınırsız tasarrufuna bırakılamaz.

    Bugün vereceğimiz mücadele bize ait birkaç on yılı kurtarmak için değildir. Bizden önce yaşayanların emeğiyle, bilgisiyle ve hafızasıyla bize ulaşan; derelerin, ormanların, tohumların ve toprağın taşıdığı hayatı bizden sonra yaşayacak olanlara bırakabilme mücadelesidir. Geçmişten aldığımız yaşamı geleceğe taşıyabilme hakkıdır.

    İsmail Akyıldız
    27 Mart 2026 

    NOT:

    Arfa Stories ve Nova Narrate’in Berlin Konferansı üzerine hazırladığı kısa videolar, sömürgeciliğin en çarpıcı anlarından birini yalın ve güçlü bir dille gözümüzün önüne getiriyor. 1884’te Avrupa’nın güçlü devletlerinin temsilcileri Berlin’de bir masa etrafında toplanırken, hakkında karar verdikleri Afrika halklarından hiç kimse o masada yoktu. İnsanların yaşadığı topraklar, yüzyıllar içinde oluşmuş topluluklar, diller ve kültürler dikkate alınmadan haritalar üzerinde sınırlar çizildi. Bir kıtanın geleceği, o kıtada yaşamayanların kararlarına bırakıldı.

    Arfa Stories, Berlin Konferansı videosunda diplomatik ayrıntılardan çok bu paylaşımın insanlar ve yaşadıkları topraklar açısından ne ifade ettiğine dikkat çekiyor: Afrika bir ganimet gibi bölüşülürken odada tek bir Afrikalı bile yoktu. Bugün hâlâ kıtanın içinden geçen sınırların önemli bir bölümü, Afrika halklarının iradesi dışında şekillenen bu sömürgeci dönemin izlerini taşıyor.

    Nova Narrate ise aynı tarihe başka bir çarpıcı ifadeyle yaklaşıyor: “14 ülke Afrika’yı 13 haftada böldü. Savaşlar hiç durmadı.” Kısa bir cümle, sömürgeciliğin zaman ve mekân üzerindeki hoyratlığını görünür kılıyor. Yüzyıllar boyunca oluşmuş toplumsal ilişkiler, halkların yaşadığı coğrafyalar ve ortak yaşam alanları birkaç ay içinde Avrupa devletlerinin çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlandı. Bugün Afrika’da yaşanan bütün savaşları Berlin Konferansı’na bağlamak kuşkusuz doğru olmaz; fakat sömürge döneminde çizilen sınırların ve kurulan yönetim düzenlerinin kıtanın sonraki tarihine ağır bir miras bıraktığı da göz ardı edilemez.

    Bu iki video, müştereklerin tasfiyesinin 19. yüzyılda ulaştığı boyutu anlamak bakımından yazımızın anlattığı tarihsel sürece güçlü bir görsel karşılık sunuyor. Çit artık köyün ortak toprağının çevresine çekilmiyordu; sınırlar kıtaların üzerine çiziliyordu. Toprağın, suyun, ormanın ve madenlerin kim tarafından kullanılacağına, oralarda yaşayan halkların iradesi hesaba katılmadan karar veriliyordu. Berlin’de kurulan masa, bu yüzden sömürgeciliğin ve yaşam üzerindeki dışarıdan tasarruf iddiasının güçlü simgelerinden biri olarak hâlâ karşımızda duruyor.

    Aşağıdaki Arfa Stories ve Nova Narrate videoları, Afrika’nın masa başında paylaşılmasının hikâyesini iki farklı anlatımla hatırlatıyor. Benzer senaryolar bugün Trakya, Anadolu, Mezopotamya ve bütün Küresel Güney için geçerlidir.

     Arfa Stories videosuna burayı  Nova Narrate videosuna için burayı  tıklayarak ulaşabilirsiniz. 

    [:]

  • Dayanışma Yolcuları Karınca Kardeşliğini Büyütmek İçin Karadeniz Yollarında

    Dayanışma Yolcuları Karınca Kardeşliğini Büyütmek İçin Karadeniz Yollarında

    Yeryüzünün cenneti Karadeniz’in cehennem olmaması adına yola çıkan Karınca kardeşimiz, Karıncalar Karadeniz grubunun kuruluş sürecini yöneten Aslı Kahraman Eren’in yaşam yoldaşı Hikmet Eren’le beraber çıktığı yaşam ve dayanışma yolculuğu sürüyor. Şu ana kadar Amasya, Fatsa, Ordu ve Giresun,Trabzon etabını tamamlayan yolcular Rize’den Artvin ve Gümüşhaneye kadar olan ikinci etap için yollardalar.

    Karadeniz’i madenlerle cehenneme çevirmelerine karşı Karadeniz ölçeğinde ortak bir mücadelenin örülmesi amacıyla Karadeniz Yolculuğuna çıkan ve bu çaba sonucu da Karıncalar Karadeniz’i oluşturan Karınca Kardeşleri Aslı Kahraman Eren ve yaşam yoldaşı Hikmet Eren, 1200 kilometreden fazla yol katederek yolculuklarının ilk etabını tamamladılar. Yaşam yolcuları ilk durak olarak Amasya Çambükü’nde durup,  burada OSB direnişi ile öne çıkan köylülerle görüştüler. Çambükü rantçı zihniyetin hayata karşı asalaklığını gösteren somut bir örnek.  1995 yılında arazisi kıt olan köylüye mera alanı olan ve hazineye ait araziyi teraslama ve sulama yaparak her köylüye ekip biçilmek üzere 10’ar dönüm bölüştürerek dağıtmış, yıllarca köylüler bu arazide hayvancılık ve tarım yaparak kimseye muhtaç olmadan huzur içinde geçinmişler.

    Devlet Önce Doğru Şimdi Yanlış Yapıyor

    Şimdi de aynı araziyi mera vasfından çıkarıp, köylünün elinden almaya çalışan devlet buraya OSB yapmaya çalışıyor. Köylüler hep birlikte bir taraftan bu duruma karşı direnirken diğer taraftan hukuki mücadelelerini sürdürüyorlar. Gelinen hukuki süreçte mera vasfından çıkarılma kararıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı alındı. Bundan dolayı üç yıldır ne osb yapılabildi, ne de köylüye boş olan tarlalarını ekmeye müsaade edildi. Ülke tarım ürünü ithal ederken Çambükünde tarım engellenmesi hem topluma, hem ekonomiye hem de köylüye darbe. Yani bu herkesin kaybettiği bir oyuna dönüşmüş halde. Karınca Kardeşi Aslı Kahraman bu duruma dair şunları söyledi.

    “Daha önce köylüden yana doğru bir uygulama yapan devlet, bu anlayışından vazgeçerek aynı araziyi ekmeye kalkan köylüyü altı ayla bir yıl arasında hapis cezasına mahkûm ediyor! Şimdi de burayı boşaltın ben burada sanayi tesisi yapacağım diyerek tarımın önünü kesiyor. Aslında burada yapılmak istenen; üreten,  kendi kendine yeten, küçücük bir köy olmasına rağmen onlarca büyük ve küçükbaş hayvan besleyen tarım yapan köylüyü yoksullaştırıp göç etmeye zorlamak ve büyük şehirlerde sanayiye üç kuruşa çalışan köleliğe mahkûm etmektir. Burada çok bilinçli bir direniş var köylüler özellikle de kadınlar hayat kaynaklarının tarım olduğunu biliyorlar ve uğradıkları onca şiddete rağmen kararlılıkla buna karşı çıkmaya devam ediyorlar. Toplantımızda madeni de gündeme getirdik ve toplantımıza katılan Çambükü sakinleri de bu konuda son derece uyanık bir bilinçle tehdidin farkında olduklarını verilecek mücadeleye kendilerinin de desteklerinin tam olduğunu, toprak mücadelesinin bir ve bütün olduğunu belirttiler.”

    Fatsa Çevre Derneği Tam Desteğini Bildirdi

    Çambükü’nde gereken desteği arkalarına alan dayanışma yolcuları büyük umutlarla Amasya’dan ayrılıp, Fatsa’ya doğru yola koyuldular. Burada Fatsa Doğa ve Çevre Derneği Yönetim Kurulu ile bir araya gelen yaşam yolcuları samimi ve sıcak bir ortamla karşılaştılar. Derneğin yapısının her anlayıştan insanlarından oluşmasından samimi, sahici, mücadelelerinden oldukça etkilendiler. Sonrasında Fatsa’daki madenlere karşı yerel halkla birlikte oluşturulan dayanışmaları hakkında bilgilendirildiler. Dayanışma yolcusu Karıncalar ise bu ziyaretlerle Doğu Karadeniz’deki tüm doğa ve çevre mücadelelerini buluşturmayı amaçladıklarını ve böylece her platformun birikimlerinin diğer platformlara da aktarılmasını sağlamasını mümkün kılan bir mücadele dayanışmasından yana olduklarını söylediler. Karıncalar Karadeniz’in de amacının bu kadar sade ve net olduğunu sözlerine eklediler.

    Fatsa Doğa ve Çevre Derneği Yönetim Kurulu da bu buluşmadan memnuniyet duyduklarını belirttiler. Dernek üyeleri kendilerinin çalışmaları hakkında bilgi verirken mevcut partiler siyasetinin de ideolojik siyasetlerin de üstünde olduklarının altını kalın bir biçimde çizdiler. “Siyaset yapan bir yapı değiliz Yerel mücadeleyi yerel aktiviteler üzerine kuruyoruz. Ordu’nun %89’u yani 750 bin dönüm orman ve su havzası madenlerle tehdit ediliyor. Şu ana kadar 250 dönüm arazi maden sahası ilan edilerek yok edildi. Dernek olarak Kolektif çalışıyoruz bunun özellikle altını çizmek istiyoruz, egoların şişerek bu birli kimsenin öne çıkmasının söz konusu olmadığını bu nedenle de herkesin sorumluluk üstlendiğini, işini yapıp ve kenara çekildiğini bu nedenle de yerel halktan destek alarak etkili bir faaliyet yürüttüklerini belirttiler. “  


    Dernek bu arada ekoloji mücadeleleri için çok değerli bir taktiği de yani hukuki mücadelelerde adliyelerin önünde kalabalık topluluğun olmasının önemini anlattılar ve bunun mahkemeleri etkilediğini ifade ettiler.

    Dernek Yönetim Kurulu üyeleri dayanışma yolcuları oradan ayrılmaya hazırlanırken toplantının amacı bakımından önem taşıyan bu sürece destek vereceklerini ve Karıncaların bu çabasından çok etkilendikleri tespitini iletmiş oldular

    Fatsa desteğini de arkalarına alan yaşam yolcuları, umutla ve dayanışmayla Ordu Çevre Derneği ile buluşmak üzere yola revan oldular.

    ORÇEV Biz de Varız Dedi

    Ordu da sıcak karşılanan dayanışma yolcuları Ordu Çevre Derneği ile biraraya geldiler. Ordu’daki maden tahribatı ve madenlere karşı verilen mücadele hakkında bilgilendirildiler. Ordu’da bütün maden faaliyetlerini günlük olarak takip edildiğini, gerektiğinde yerel halkla birlikte hukuki ve saha mücadelelerinin verildiği aktarıldı. Hiçbir sermayedardan destek almadıklarını ve reddettiklerini söylediler. Hukuki süreçler ve lojistik destekler için yerel halkın katkılarıyla dayanışarak sorunların üstesinden geldiklerini belirttiler. Bu durum yerel halkın derneğe olan güveninin kanıtıdır. Dernek yetkilileri sadece örgütlü bir yapıyı kurmanın yetmediğini sahada yerel halkla beraber mücadelenin önemini vurguladılar. Yaşam yolcuları amaçlarını tamamıyla ifade ettikten sonra Ordu Çevre Derneğinin de bu sürece destek olacakları sözünü alarak oradan ayrıldılar.

    Ordu’dan Giresun’a geçen yaşam yolcuları buradaki yaşam savunucuları olan Harşit Vadisi Platformu tarafından karşılandılar. Karşılıklı sohbet esnasında platform burada neler yaptıklarını nasıl örgütlendiklerini anlattılar.    

    Harşit Vadisi Maden Felaketinin ve Direnişinin Örneği                                                                                                                                     

    Dayanışma yolcuları bu toplantıda Harşit Vadisi Platformunun, Gümüşhane ve Giresun’u içeren iki federasyon, iki vakıf, iki platform, on üç dernek, dokuz köy derneğinden oluşan büyük bir çatı platformu olduğunu öğrendiler. Harşit Vadisi Gümüşhane’den Giresun’a uzanan 160 km uzunluğunda bir vadi. Bu vadinin neredeyse tamamında Gümüşhane’den başlayıp Giresun’a kadar maden faaliyetleri devam ediyor. Bu süreçte vadi sakinleri de madenin yaptığı ve yapabileceği tahribatların farkına vardılar ve mücadeleye daha şevkle omuz verdiler

    Bu vadide sağanak yağmur ve sis altında 1300 metre rakımda, 600 kişilik bir miting yapıldı. Bu billgileri edinen Dayanışma Yolcuları platform üyelerine Gümüşhane ve Giresun’un madenlere karşı verdikleri ortak mücadelenin gerçekten takdire şayan olduğunu vurguladılar.

    Maden saldırısının son derece net olarak farkında olduklarını belirten aktivistler görüştükleri diğer şehirlerde de vurgulandığı gibi, direnişin bölgeselleşmesinden, büyük bir direniş başlatılmasından son derece memnun olacaklarını, platform olarak bu çabaya kendilerinin de omuz vereceklerini belirttiler.

    Bu toplantıdan da amaçları olan Karadeniz Ölçeğinde mücadele yolunda önemli bir desteği de alarak ayrılan Karınca Kardeşler, Giresun’dan Trabzon’a doğru yol aldılar.

    Trabzon’da gazeteciler cemiyetinde düzenlenen, Hayrat Folklor Derneğinin basın toplantısına katıldılar. Sonrasında doğa ve çevre aktivistleriyle birlikte, tanışma ve dayanışma toplantısı yapmak üzere “Trabzon Bilim Kültür ve Sanat Evine geçtiler.  Toplantıda Karadeniz’deki dernek ve platformların buluşmasından, böylece mücadelenin genişletilmesinden bahsettiler. Karadeniz’de ayrı ayrı şehirlerde verilen mücadelelerin tecrübelerinden karşılıklı yararlanılması gerektiğinden bahsettiler.

    DEKAP’la Yapılan Görüşmede de Sinerji Oluştu

    Toplantı katılımcılarının Trabzon tarafının hemen hepsi Derelerin Kardeşliği (DEKAP) Platformundan dı. Karıncalar amaçlarının çevre platformlarını buluşturmak olduğunu, hiçbir dernek ve platform adına hareket etmediklerini belirttiler. Toplantıdaki arkadaşlar Doğu Karadeniz’de doğa felaketlerine karşı verdiği mücadelelerden bahsettiler. Her nerede bir doğa talanı varsa hemen bir araya gelerek bölgeye desteğe gittiklerini belirttiler.

    Karınca Kardeşliğine çağrılarını yapan dayanışma yolcuları, dayanışmanın büyümesi umudu ile Rize’ye doğru yola çıktılar.

    Yukarıdan Değil Eşit Mesafeden İlişkilendik

    Karınca kardeşimiz Aslı ile bu büyük ve önemli mücadeleye her tür desteği verdiğini, bunun için yola çıktıklarını belirten Aslı’nın kadim yoldaşı Hikmet Eren de kendisi ile yaptığımız görüşme esnasında, buluşmalarla ilgili izlenimlerini aşağıdaki şekilde özetledi:

    ” Görüşmelerimizde hiçbir dernek ve platform adına hareket etmediğimizi, akıl vermeye değil, tecrübelerinizden faydalanmaya geldiğimizi söylediğimde karşı tarafın sıcak karşıladığını fark ettim. Karıncalar Karadeniz olarak amacımızın tüm Karadeniz’deki dernek ve platformları buluşturmak olduğunu belirttim. Bu buluşmalarla ilgili bir forum düzenlemeyi düşündüğümüzü söyledim. Bu foruma Karadeniz’deki tüm dernek, platform, stk ve siyasileri davet edebileceğimizi dile getirdim. Böylece ayrı ayrı sahalarda gerçekleştirilen mücadelelerin tecrübe ve birikimlerinin ortaklaşabileceğini, eksiklerimizin giderilebileceğini anlattım. Bu forumda anlatılanlardan bundan sonrası için ortak bir yol haritası çıkarılabileceğini ifade ettim. Çünkü Karadeniz’deki insanların, toprağın ve canlılarının maden saldırıları nedeniyle büyük bir tehlike altında olduğunu anlattım.  Böyle büyük bir tehdide karşı bütün mücadelelerin ortaklaşarak ve dayanışarak hareket etmesi gerektiğini vurguladım. Yol haritası foruma gelen tüm katılımcılarla birlikte belirleneceğini anlattım.  Karıncalar Karadeniz olarak bu buluşmaya köprü olmaya çalıştığımızı ifade ettim. İletişim kurabilmek için Karıncalar Karadeniz Whatsap Grubu, Karıncalar Karadeniz İnstagram Karıncalar Karadeniz Facebook haberleşme ağlarımızı kurduğumuzu belirttim.

    Görüştüğümüz tüm dernek ve platformlar Karadeniz Karıncalar whatsap grubuna eklemlenmek istediklerini belirttiler. Watsap grubunda hepsiyle iletişimdeyiz. Şu ana kadar bu fikre dair en ufak bir itiraz gelmedi. Bölge aktvistleri son derece bilinçliler.  Hep birlikte başaracağımıza inanıyor, Aslı ve ben bu mücadeleden asla vaz geçmeyeceğimizi, Doğu Karadeniz’in EKOKIRIM suç mahalli olmasına izin vermeyeceğimizi ve elimizden ne geliyorsa gücümüz neye, nasıl yetiyorsa onu yapmaktan imtina etmeyeceğimizi, tüm Karadeniz’le ortak bir yol haritası çıkartmaya uğraşacağımızı, yaşadığı coğrafyayı dert edinmiş tüm yaşam savunucuları ve kamuoyu ile paylaşmış olalım”

    Dayanışma yolcularının Rize, Gümüşhane ve Artvin görüşmeleri ‘de tamamlandığında gazete olarak onu da ayrı bir haberle kamuoyuna ileteceğiz.

  • Karadeniz’de Cehennem Kapıları Açılıyor…

    Karadeniz’de Cehennem Kapıları Açılıyor…

    MAPEG tarafından yapılan Karadeniz’i Batı’dan Doğu’ya maden projeleriyle dolduran açıklamadan sonra, Karadeniz için sonun başlangıcı denebilecek bir noktaya gelindi. Uzmanlar, maden cehenneminin kapıları açılırsa Karadeniz’in yeşil değil çöl bölgesi haline geleceğini belirtiyor. Buna ilk tepki olarak Karadeniz kökenli iki yaşam savunucusu İstanbul’dan yola çıktı. “Karıncanın Kardeşi Var Onu Size Ezdirmeyiz” sloganı ile Karadeniz’de büyük bir direniş horonuna durmak için yaşam savunucuları ile toplantılar yapıp, ortak eylemler düzenleyecekler. İlk eylem bugün Çambükü’nde!

    MAPEG’in son kararı ile Karadeniz’i bir cehenneme çeviren madenler bölgeyi bir uçtan diğerine kuşatıyor. Kanserle, kuraklıkla boğuşan Karadeniz halkının fındığı, çayı elinden gidiyor, bu madenlerle ve yoksulluk bir kez daha Karadeniz halkına reva görülüyor. Karıncanın kardeşi var diyen iki yaşam savunucusu Karadeniz halkına reva görülen bu kötülüğe devasa bir hayır demek için yola çıkıyor. İlk durak Amasya Çambükü olacak. Burada Karadenizli karıncalarla bir araya gelecek yaşam savunucuları birlikte nasıl bir direniş ortaya koyacaklarını konuşacaklar. Bu buluşma herkese açık, yaşam savunucuları Karadeniz’in ırmaklarına, ormanlarına yaylalarına sahip çıkmak için herkesi bu toplantıya ve bundan sonraki toplantılara bekliyor. Toplantı öncesi bir basın açıklaması yapan yaşam savunucuları Karadeniz’de Cehennemim kapılarının ardına dek açıldığını belirterek şunları söylediler:

    “Yeryüzünde Cennet olur mu denilse ve bu ceneti tarif edin denilse herhalde zümrüt yeşili ormanları, renk cümbüşü çayırları ve delice akan coşkun dereler ile Karadeniz derdik. Derdik dedik neden geçmiş zaman kullandık, çünkü Karadeniz’in coşkun ırmakları uzun zaman önce HES denilen beton hapishanelere tutsak edildi. Yani o dereler artık akamaz, akamaz oldukları için de o zümrüt yeşili besleyemez oldular.

    Bir zamanlar yaz aylarında bile yağan yağmurları ile serinlik, ferahlık veren ülkemizin su varlıkları bakımından da çok zengin olan Karadeniz şimdi kuraklık yaşayan susuzluk çeken bir yer oldu. Her dere onunla yaşayan insanlar da hatıraları ile anıların biriktiği bir havuz gibiydi. Ama yazık ki artık o ırmaklar dere bile olmaktan çıkıp varla yok arası bir kesik su oldu.

    Suyu ile bereketli olan coğrafyanın bir yandan HES’lerdi, diğer yandan oto yollardı, giderek betonlaşan yaylaları derken yeşiline de dokunulmaya başlandı ama bunları bile mumla aratan her biri adeta birer cehennem çukuru olan, bu çukurlardan yeryüzüne kötülük saçmak için çıkan para iblislerinin dış dünyaya bereketsizlik, uğursuzluk saçtığı, insanlarını zehirlediği madenler acımasızca saldırır olmaya başladı.

    MAPEG Cehennemin Kapılarını Açtı.

    Ve şimdiler de sanki Karadeniz insanının sabrı fazlası ile imtihan edilmemiş, bu madenlerle başı yeterli düzeyde derde girmemiş gibi yeni cehennem çukurları açılıyor, maden demek yeşilin de mavin de elden gitmesi demek felaketlerini, yol açtığı kötülükleri saymaya kalksak kalın ciltli bir sürü kitap olur. Madencilik sadece biz de değil girdiği heryer de felaketler yaratıyor, arkasında ise bir yıkım izi bırakıyor. Kısa adı MAPEG olan ve maden izinlerini veren Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü Karadeniz’i batısından doğusuna madenlerle dolduruyor.

    Nerdeyse her köye bir maden düşüyor. Doğu Karadeniz’de 7 İL- 37 bölgede vahşi madenlere ÇED gerekli değildir denilerek halkın itirazından korktuklarından yasanın arakasından dolanarak izinler verdiler böylece cehennemin kapılarını ardına dek açtılar.

    Çernobil’in Kanser Yapmadıklarını Madenler Yapacak

    Karadeniz’in bilge insanları zaten Çernobil’den beri kanser denen illetle boğuşuyor, şimdi bu madenlerle kanser denen illete yakalanmamış olanlar da Kanser yapılacak. Ordu’da Giresun’da bu maden belasını yıllardır yaşayan, oradan sızan zehirlerle tarım yapamaz hale gelenler size bu maden denen kötülük kaynağının nasıl bir felakete neden olduğunu anlatacaktır zaten. Eğer bu madenler Karadeniz’i bir baştan diğerine istila ederse Karadeniz insanı yeryüzünde cehennem azabını tatmış olacak. Tarım ürünleri madenlerden çıkan zehirle kuruyacak çürüyecek, dünyanın en kaliteli ballarının ve bir sürü şifalı bitkinin elde edildiği ormanlarının sonu gelecek. Nerede ise orman kalmayacak. Kuraklık eskisinden bin kat şiddetli olacak. Tek bir damla yağmura hasret hale gelecek. HES’lere tutsak edilen ırmaklar zehir kaynağı haline gelecek. O suların değdiği toprak sanki lanetlenmiş gibi olacak. Yaşam kaynakları kuruyan, bir de üstüne kanser illeti başta başka birçok hastalıkla boğuşan çocukları hasta, sakat doğan bölge insanı kalkıp göç edecek olduğundan şehirlerin yoksullarına katılacak. Şehirlerde astronomik şekilde artan kiraları ödemek de zorlanacağından belki de sokağı mesken edinmek zorunda kalacaklar. Kısacası istense bile bu bölge halkına bundan daha büyük bir kötülük yapılamazdı.

    Karınca Kardeşlerini Ezemeyecekler

    İşte tüm bu kötülükleri bilen, Karadeniz’in havasından suyundan karılmış bölgeyi ve bölge insanını iyi tanıyan iki gönül insanı bu felakete dur demek, göğüslerini bu hayâsızca akına siper etmek için yola çıkıyor. Ekoloji Birliği’nin eş sözcülerinden “Karıncanın kardeşi var ve onu size ezdirmeyiz” diyen bir kadın Aslı Kahraman Eren ile eşi Hikmet Eren Karadeniz’in kavisli yollarının peşine düşerek bölgeyi burada yıllardır kötülüklerden korumaya çalışan Karadenizli karıncalarla buluşmaya, Doğa koruma kuruluşları ile birlikte, onlarla beraber büyük bir itirazın sesi haline gelip tüm Karadenizliler adına bu kötülüğe set olacaklar. Yola Düş diyen Karadeniz’li yaşam savunucuları, mavi yeşil mücadeleyi birlikte taçlandıralım demek için Amasya Çambükü, Ordu, Fatsa, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin bölgelerinde toprağına, doğasına, her canlının yaşam hakkına sahip çıkan çevre platformları biraraya gelecekler. Hâsılı şu anda yollardayız ilk durağımız da çambükü. Haydi, bu buluşmaya sende gel sen de yaylanı, ormanını, ırmağını, toprağını zehirden azade kılmak yoksulluğun içine itilmemek için gel. Karıncanın kardeşi olduğunu herkese ilan et. Hep beraber büyük bir HAYIR horonuna duralım

    KARINCALAR KARADENİZ“