Köy HakkıPolitik Ekoloji

KARARI YERE YAKLAŞTIRMAK / Merkez-Çevre ve Yer-Karar İlişkisi

KARARI YERE YAKLAŞTIRMAK
Merkez–Çevre Yaklaşımına Alternatif Bir Bakış: Yer–Karar İlişkisi ve Yer–Karar Mesafesi

Sunuş

Merkezin nerede olduğunu sormak yerine, hakkında karar verilen yerden iktidara ve karar süreçlerine bakarsak ne görürüz?

Ekoloji mücadeleleri bu soruyu her gün önümüze koyuyor. Toprağını madene, suyunu HES’e, ormanını enerji projelerine karşı savunanlar yalnızca yaşam alanlarını değil, o yaşam alanları hakkında kimin karar vereceğini de tartışmaya açıyor.

Bu yazıda ekoloji mücadelelerinin deneyiminden hareketle “yer–karar ilişkisi” ve “yer–karar mesafesi” kavramlarını öneriyorum. Bakışın yönünü değiştirmeyi deniyorum: Merkezden değil, yerden iktidara ve karar süreçlerine bakmak.

Yer ile karar arasındaki mesafe büyüdükçe, orada yaşayanların kendi yaşamları üzerindeki karar gücü azalıyor.

Belki de ekoloji mücadelelerini yeniden düşünmeye tam buradan başlayabiliriz: Kararı yere nasıl yaklaştırabiliriz?

KARARI YERE YAKLAŞTIRMAK
Merkez–Çevre Yaklaşımına Alternatif Bir Bakış: Yer–Karar İlişkisi ve Yer–Karar Mesafesi

Türkiye’de son otuz yılı aşkın süredir devam eden ekoloji mücadelelerinin farklı coğrafyalarda ve farklı sorunlar etrafında ortaya çıkmasına rağmen ortaklaştığı temel sorulardan biri karar hakkıdır. Bir dağın maden sahası, derenin enerji kaynağı, ormanın yatırım alanı veya köyün kamulaştırma bölgesi olduğuna kim karar vermektedir? Bu kararların sonuçlarını yaşayacak insanların kararların oluşumuna katılma imkânı nedir? Devletin hukuken yetkili olması veya bir şirketin gerekli ruhsatları edinmesi, alınan kararın demokratik meşruiyetini kendiliğinden sağlamakta mıdır?

Bu sorular Türkiye’deki ekoloji hareketinin pratiğinde uzun süredir farklı biçimlerde soruluyor. Bergama’dan Fırtına Vadisi’ne, Senoz’dan Gerze’ye, Cerattepe’den İkizdere’ye, Kazdağları’ndan Akbelen’e uzanan mücadeleler birbirinden farklı tarihsel, toplumsal ve ekolojik koşullarda gelişti. Bergama üzerine yapılan çalışmalar, madencilik faaliyetinin köylerin gündelik ve toplumsal yaşamıyla nasıl iç içe geçtiğini; Cerattepe ve Akbelen üzerine çalışmalar ise yerel toplulukların yaşam alanlarını savunma mücadelelerinin mülkiyet, geçim, toplumsal ilişkiler ve karar süreçleriyle bağını farklı yönlerden ortaya koymaktadır.⁶ ⁷ ⁸ ⁹

Bu mücadeleleri aynılaştırmak doğru değildir. Her birinin kendi tarihi, toplumsal bileşimi, talepleri ve örgütlenme biçimleri vardır. Bununla birlikte önemli bir ortak soru farklı mücadelelerde tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır: İnsanların yaşadığı yerlerin geleceği, o yerde yaşayanların iradesinden bağımsız olarak belirlenebilir mi?

Bu makalede “yer–karar ilişkisi” ve “yer–karar mesafesi” kavramlarını bu deneyimden hareketle düşünmeyi öneriyorum. Bu kavramlar ekoloji hareketinin pratiğine dışarıdan uygulanacak hazır bir teorik model olarak değil, hareketin yıllar içinde karşılaştığı somut sorunların kavramsallaştırılması yönünde bir deneme olarak ele alınmalıdır. Hareketin farklı coğrafyalarda tekrar tekrar sorduğu “Bu yer hakkında kim karar veriyor?” sorusundan hareket ederek yaşam alanıyla karar yetkisi arasındaki ilişkinin nasıl kurulabileceğini tartışmak istiyorum.

Merkez–Çevre Yaklaşımı

Böyle bir önerinin hangi düşünsel tartışmanın içinde yer aldığını açıklamak için merkez–çevre yaklaşımına dönmek gerekir. Merkez–çevre düşüncesinin farklı kuramsal kaynakları bulunmaktadır. Latin Amerika yapısalcılığında Raúl Prebisch, dünya ekonomisinin merkez ile çevre arasında eşitsiz biçimde örgütlendiğine dikkat çekmiş; teknolojik gelişmenin, sermaye birikiminin ve yüksek katma değerli üretimin merkezde yoğunlaşması ile çevrenin hammadde ve düşük katma değerli üretim üzerinden dünya ekonomisine eklemlenmesi arasındaki ilişkiyi tartışmıştır.¹

Prebisch’in yaklaşımı, daha sonra bağımlılık kuramları ve dünya-sistemi tartışmaları içinde farklı yönlerde geliştirilmiştir. Buradaki temel düşünce, merkez ile çevrenin birbirinden bağımsız iki ekonomik alan olmadığı, aralarındaki ilişkinin eşitsizliğin üretilmesinde belirleyici olduğudur.

Immanuel Wallerstein bu tartışmayı kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel oluşumu içinde daha kapsamlı bir çerçeveye yerleştirmiştir. The Modern World-System (Modern Dünya-Sistemi) adlı çalışmasında geliştirdiği ve daha sonra World-Systems Analysis: An Introduction (Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş) kitabında daha sistematik biçimde açıkladığı yaklaşımda merkez, yarı-çevre ve çevre birbirinden bağımsız coğrafyalar değildir. Kapitalist dünya ekonomisinin eşitsiz işbölümü içinde oluşan ve birbirleriyle ilişkileri üzerinden anlam kazanan konumlardır.² ³

Bu yaklaşımın önemli katkılarından biri, belirli bölgelerde yoğunlaşan sermaye birikimi ile başka bölgelerde ortaya çıkan bağımlılık, kaynak aktarımı ve eşitsizlik arasındaki ilişkinin aynı tarihsel sistem içinde değerlendirilmesidir. Merkezin zenginleşmesi ile çevrede ortaya çıkan bağımlılık ve kaynak kaybı birbirinden bağımsız süreçler olarak görülemez.

Bu çerçeve ekolojik yıkımı anlamak bakımından da önemli imkânlar sunmaktadır. Hammadde, enerji ve emeğin belirli coğrafyalardan çekilerek sermaye birikiminin yoğunlaştığı alanlara aktarılması; buna karşılık madenciliğin, enerji üretiminin ve büyük altyapı yatırımlarının ekolojik maliyetlerinin çoğu zaman kaynakların çıkarıldığı yerde kalması merkez–çevre ilişkileri üzerinden okunabilir. Karadeniz’in dereleri, Kazdağları’nın madenleri, Akbelen’in kömürü veya başka bölgelerdeki enerji ve madencilik yatırımları bu açıdan birbirinden kopuk çevre sorunları olarak değil, daha geniş ekonomik ve siyasal ilişkilerin parçaları olarak görülebilir.

Merkez–çevre yaklaşımının açıklayıcı gücü burada önemlidir. Yerelde yaşanan ekolojik yıkımı daha geniş sermaye birikimi, devlet politikaları ve ekonomik bağımlılık ilişkileriyle birlikte değerlendirmemize imkân verir. Bu nedenle burada merkez–çevre yaklaşımının geçersizleştiğini veya bütünüyle terk edilmesi gerektiğini ileri sürmüyorum. Tartışmak istediğim, yaşam alanlarının içinden bakıldığında bu yaklaşımın yanına hangi soruların eklenmesi gerektiğidir.

Türkiye’de Merkez–Çevre Tartışması

Merkez–çevre kavramı Türkiye’de farklı bir kuramsal hat üzerinden de etkili olmuştur. Şerif Mardin’in 1973 yılında yayımlanan “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” (“Merkez–Çevre İlişkileri: Türk Siyasetini Açıklamak İçin Bir Anahtar mı?”) başlıklı çalışması, Türkiye siyasetini açıklamada merkez–çevre yaklaşımının en etkili örneklerinden biridir.⁴ Mardin, Edward Shils’in merkez ve çevre üzerine geliştirdiği kavramsal çerçeveden de yararlanarak güçlü devlet merkezi ile merkezin dışında kalan toplumsal kesimler arasındaki tarihsel ilişkinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan siyasal yapıyı anlamak açısından önemini tartışmıştır.⁵

Mardin’in merkez–çevre yaklaşımı ile Wallerstein’ın world-systems analysis (dünya-sistemleri analizi) aynı kuramsal düzlemde değerlendirilmemelidir. Wallerstein’ın merkez ve çevresi kapitalist dünya ekonomisinin eşitsiz işbölümü içindeki konumları ifade ederken Mardin’in merkez ve çevresi daha çok devlet, siyasal kültür ve toplumsal kesimler arasındaki tarihsel ilişkileri açıklamaya yöneliktir. Bununla birlikte her iki yaklaşım da farklı ölçeklerde gücün eşitsiz dağılımını ve belirli merkezlerde yoğunlaşmasını görünür kılar.

Türkiye’de ekolojik çatışmalar bu eşitsizliğin oldukça somut biçimlerini ortaya çıkarmaktadır. Bir köyün, derenin, ormanın veya dağın geleceğini değiştirecek karar çoğu zaman o yerde yaşayanların dışında alınır. Ruhsat Ankara’da verilebilir, yatırım kararı şirket merkezinde alınabilir, finansman uluslararası kuruluşlardan sağlanabilir; buna karşılık suyu azalan, toprağı kamulaştırılan, ormanı kesilen veya geçim biçimi değişen insanlar kararın sonuçlarıyla yaşamaya devam eder.

Merkez–çevre yaklaşımı bu güç asimetrisini anlamamıza yardımcı olur. Ancak yaşam alanının içinden bakıldığında başka bir sorun daha görünür hale gelir: Bir yerin geleceği hakkında karar verme hakkının kimde bulunduğu ve bu yetkinin demokratik meşruiyetinin nasıl kurulduğu.

Çevreden Yere

Merkez–çevre yaklaşımında “çevre”, kaçınılmaz olarak bir merkeze göre tanımlanır. Kavramın analitik gücü de büyük ölçüde bu ilişkiden kaynaklanır. Ancak yaşam alanlarının içinden bakıldığında aynı coğrafya farklı bir anlam taşır. Senoz’da yaşayan biri açısından Senoz, Ankara’nın çevresi olmaktan önce yaşadığı yerdir. Cerattepe, Artvinliler açısından bir maden ruhsat alanından önce içinde yaşadıkları coğrafyanın parçasıdır. Akbelen, orada yaşayan köylüler açısından enerji politikasının uygulanacağı boş bir alan değil; üretimin, geçimin, toplumsal ilişkilerin ve belleğin oluştuğu yaşam alanıdır.

Bu nedenle “çevre”den “yer”e geçişi sözcük değişikliğinden ibaret görmemek gerekir. Burada değişen, analizin başlangıç noktasıdır. Merkezden bakıldığında vadi enerji havzası, dağ maden sahası, orman yatırım alanı, dere hidroelektrik potansiyeli veya tarım arazisi ekonomik bir kaynak olarak tanımlanabilir. Yerden bakıldığında aynı coğrafya toprak, su, üretim, müşterekler, kültür, bellek ve insan ile insan dışı canlılar arasında zaman içinde kurulmuş ilişkilerden oluşur.

Bu anlamıyla yer, üzerinde toplumsal hayatın gerçekleştiği boş bir zemin değildir. Toplumsal ve ekolojik ilişkilerin kurulduğu, yeniden üretildiği ve tarihsel süreklilik kazandığı yaşam alanıdır. Dolayısıyla “yer” kavramını “çevre”nin yerine önerilen başka bir sözcük olarak değil, bakış noktasını değiştiren analitik bir başlangıç olarak kullanıyorum.

Merkezden Çevreye Değil, Yerden Karara

Merkez–çevre yaklaşımı bize iktidarın nerede yoğunlaştığını, merkezin çevreyle nasıl bir ekonomik ve siyasal ilişki kurduğunu sorma imkânı verir. Bu sorular önemini korumaktadır. Yer–karar yaklaşımı ise bunlara başka bir soru ekler: Bir yaşam alanının geleceği hakkında kim karar vermektedir ve bu karar yetkisinin demokratik meşruiyeti nereden gelmektedir?

Bu nedenle önerdiğim yaklaşım merkez–çevre analizinin yerine bütünüyle yeni ve kapalı bir teori koyma iddiası taşımıyor. Merkez–çevre yaklaşımının görünür kıldığı yapısal eşitsizlikleri göz ardı etmeden analizin başlangıç noktasını değiştirmeyi öneriyor. Başlangıç noktasına merkezi değil, yeri koyuyor ve merkezden çevreye bakmakla yetinmeyerek yerden karara bakıyor.

Bu değişiklik önemli bir sonuç doğurur. Merkez ortadan kalkmaz; fakat analizin kendiliğinden başlangıç noktası olmaktan çıkar. Yerden baktığımızda merkez, yaşam alanı hakkındaki kararların toplandığı ekonomik, siyasal ve kurumsal yapılardan biri olarak yeniden görünür hale gelir.

Ekoloji hareketinin pratiği açısından bu yön değişikliği önemlidir. Bergama köylülerinin altın madenine karşı mücadelesi, Karadeniz vadilerindeki HES karşıtı direnişler, Cerattepe’de madene karşı yıllara yayılan mücadele veya Akbelen’de ormanı ve geçim alanlarını savunan köylülerin mücadelesi aynı teorik dili kullanmamıştır. Bununla birlikte bu deneyimlerde yaşam alanının dışarıdan tanımlanmasına ve ekonomik bir kaynağa indirgenmesine karşı ortak bir itiraz görülebilir. Bergama, Cerattepe ve Akbelen üzerine yapılan çalışmalar da bu mücadelelerin geçim, toplumsal ilişkiler, yerel bilgi ve yaşam alanlarıyla bağını farklı açılardan ortaya koymaktadır.⁶ ⁷ ⁸ ⁹ ¹⁰ ¹¹

Dolayısıyla burada teoriden pratiğe değil, pratikten kavrama doğru ilerlemeyi öneriyorum. Yer–karar ilişkisi ve yer–karar mesafesi, ekoloji hareketinin uzun süredir farklı biçimlerde sorduğu “Bu yer hakkında kim karar veriyor?” sorusunu kavramsallaştırma girişimidir.

Yer–Karar İlişkisi

Yer–karar ilişkisi, bir yaşam alanı ile o yaşam alanının bugününü ve geleceğini etkileyen kararların nasıl ve kimler tarafından alındığı arasındaki ilişkiyi ifade eder. Buradaki yer köy, mahalle, vadi, orman, mera, dere, kent veya üretim alanı olabilir. Ancak bunların hiçbiri harita üzerindeki coğrafi bir noktadan ibaret değildir. Yer; insanlarla toprak, su, diğer canlılar, üretim biçimleri, müşterekler, kültür ve bellek arasında zaman içinde kurulmuş ilişkiler bütünüdür.

Karar kavramını da idari işlemle sınırlı düşünmemek gerekir. Maden ruhsatı vermek, bir dereyi enerji üretimine tahsis etmek, ormanı madenciliğe açmak, köyü kamulaştırmak, fabrikanın üretimini sonlandırmak veya değiştirmek, mahallenin dönüşüm alanı ilan edilmesi gibi işlemler bir yerin bugünkü yaşamını ve gelecekteki olanaklarını değiştiren kararlardır.

Yer–karar ilişkisi bu nedenle coğrafi iki nokta arasındaki bağlantıdan çok, yaşam alanıyla karar yetkisi arasındaki siyasal ve toplumsal ilişkiyi ifade eder. Kararın nerede alındığını bilmek önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Kararı kimin aldığı, hangi bilgiye dayanarak aldığı, bu yetkiyi nereden edindiği, kararın sonuçlarını kimlerin yaşayacağı, bu insanların kararın oluşumuna katılıp katılamadığı ve gerektiğinde kararı değiştirme veya durdurma imkânlarının bulunup bulunmadığı da bu ilişkinin parçalarıdır.

Yer–karar ilişkisi böylece kararın mekânını olduğu kadar karar hakkının dağılımını da tartışmaya açar.

Yer–Karar Mesafesi

Yer–karar ilişkisinin demokratik niteliğini değerlendirebilmek için ikinci bir kavram öneriyorum: yer–karar mesafesi. Bu kavram kararın alındığı yer ile kararın sonuçlarının yaşandığı yer arasındaki coğrafi mesafeyi kapsar, fakat bununla sınırlı değildir. Kararın sonuçlarını yaşayanlarla karar yetkisini kullananlar arasındaki siyasal, ekonomik, toplumsal, hukuki ve bilgisel mesafeyi de ifade eder.

Karadeniz’deki bir köyün deresi hakkındaki kararın Ankara’da alınması veya bir maden yatırımına ilişkin temel kararların başka bir kentte ya da ülkede bulunan şirket merkezinde verilmesi bu mesafenin coğrafi boyutunu gösterir. Ancak kararın coğrafi olarak yere yaklaşması yer–karar mesafesini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Köy hakkında karar köyde alınabilir; fakat kadınlar karar sürecinin dışında bırakılıyorsa karar coğrafi olarak yere yaklaşmış, kadınlara yaklaşmamış olur. Fabrikanın geleceği aynı kentte tartışılabilir; fakat işçiler karar sürecinde bulunmuyorsa üretim ile karar arasındaki mesafe devam eder. Belediye mahalle hakkında karar alırken mahalleliye danışabilir; fakat mahallede yaşayanların kararı değiştirebilecek bir yetkisi bulunmuyorsa coğrafi yakınlık karar yakınlığına dönüşmez. Aynı durum toplumsal hareketler açısından da geçerlidir. Yerel forumlarda geniş katılım sağlanabilir; fakat hangi önerinin ortak karara dönüşeceğine daha dar bir koordinasyon veya sekretarya karar veriyorsa katılım ile karar hakkı arasında mesafe oluşabilir.

Bu nedenle fiziksel yakınlık ile politik yakınlığı birbirinden ayırmak gerekir. Yer–karar mesafesi kimi zaman kilometrelerden çok yetki üzerinden anlaşılabilir. Karar köylüden merkezi yönetime, emekçiden şirket yönetimine, kadından erkek egemen karar mekanizmalarına, yerel topluluktan yatırımcıya veya yerel forumdan koordinasyona doğru uzaklaşabilir. Mesafe bu anlamda iktidar, mülkiyet, bilgi, temsil ve karar hakkıyla ilgilidir.

Kararın Sonuçları ile Karar Hakkı Arasındaki Asimetri

Ekoloji mücadelelerinin görünür kıldığı temel çelişkilerden biri, kararın sonuçlarına en yakın olanların kararın kendisine en uzak kesimler arasında bulunabilmesidir. Maden açıldığında suyunun, toprağının veya geçim biçiminin nasıl değişeceğini köylü doğrudan yaşar. Bir termik santralin kapatılması halinde çalışma ve geçim koşullarındaki değişikliği emekçi yaşar. Orman veya su kaynakları zarar gördüğünde gündelik yaşamın ve bakım yükünün sonuçları farklı toplumsal kesimler üzerinde eşit dağılmaz. Akbelen ve Kazdağları üzerine kadınların deneyimlerini inceleyen çalışmalar, ekolojik çatışmaların gündelik yaşam, bakım, üretim ve toplumsal cinsiyet ilişkileriyle nasıl kesişebildiğini göstermektedir.⁹ ¹⁰ ¹¹

Buna karşılık karar mekanizmasına bakıldığında aynı insanların etkisinin son derece sınırlı olabildiğini görürüz. Yer–karar mesafesi kavramı bu asimetriyi görünür kılmayı amaçlar. Kararın sonuçlarına maruz kalma derecesi arttığı halde karar üzerindeki yetkinin azalması, ekolojik çatışmaların önemli demokrasi sorunlarından biridir.

Bu nedenle yer–karar mesafesi coğrafi uzaklığın ötesinde bir iktidar mesafesidir. Mülkiyet, temsil, bilgiye erişim ve karar hakkındaki eşitsizlikler bu mesafeyi büyütebilir.

Kararı Yere Yaklaştırmak

Yer–karar mesafesini azaltmak için “kararı yere yaklaştırmak” gerektiğini söyleyebiliriz. Ancak bu ifade karar merciini Ankara’dan belediyeye veya belediyeden köye taşımak şeklinde anlaşılmamalıdır. Merkeziyetçilik coğrafi olduğu kadar ilişkisel bir sorundur. Merkezi karar yapısının daha küçük bir örneğini yerelde yeniden üretmek mümkündür.

Köyün içindeki birkaç kişinin bütün köy adına karar vermesi, erkeklerin kadınlar adına konuşması, şirket yönetiminin emekçiler adına üretimin geleceğini belirlemesi veya örgüt sekretaryasının yerel forumların yerine karar vermesi farklı ölçeklerde benzer bir soruna işaret eder. Bu nedenle kararı yere yaklaştırmak, karar yetkisini kararın sonuçlarını yaşayacak insanlara yaklaştırmak anlamına gelmelidir.

Bu yaklaşım yereli ideal bir demokratik alan olarak görmez. Yerel toplulukların içinde sınıfsal eşitsizlikler, mülkiyet ilişkileri, erkek egemenliği, kuşaklar arası gerilimler ve farklı iktidar ilişkileri bulunabilir. Dolayısıyla “kararı yere bırakalım” önermesi kendi başına yeterli değildir. Yerin içinde kimin karar verdiğini de sormak gerekir.

Yer–karar mesafesini azaltmak, bu nedenle merkezi kararları yerel merkezlere devretmekten daha kapsamlı bir demokratikleşme anlayışını gerektirir. Kararın sonuçlarını yaşayanların gündemin oluşturulmasına katılması, bilgiye ulaşabilmesi, karar süreçlerinde yetki sahibi olması, temsilcilerini belirleyebilmesi ve gerektiğinde verdiği yetkiyi geri alabilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Köy Hakkı ve Karar Hakkı

Yer–karar ilişkisi üzerinde çalıştığımız Köy Hakkı düşüncesiyle bu noktada kesişmektedir. Köy Hakkı’nı köyün dış müdahaleden korunmasına indirgenen kapalı bir yerelcilik olarak düşünmüyoruz. Köy; toprağı, suyu, tohumu, ormanı, merayı, üretimi, müşterekleri, kültürü, dili, belleği ve kuşaklar boyunca kurulmuş ilişkileriyle bir yaşam alanıdır. Bu nedenle Köy Hakkı aynı zamanda o yaşam alanının geleceği üzerinde söz ve karar hakkını içerir.

Ancak bu, köy adına muhtarın, mülk sahiplerinin, köyün ileri gelenlerinin veya erkeklerin karar verme hakkı anlamına gelemez. Köy Hakkı, köy adına bazı kişilerin karar verme hakkı değildir. Yaşam alanını oluşturan insanların karar süreçlerine doğrudan ve eşit biçimde katılabilmesidir.

Yer–karar mesafesi burada açıklayıcı bir ölçü sunar. Karar Ankara’dan köye gelmiş fakat kadınlara ulaşmamışsa mesafe ortadan kalkmamıştır. Karar şirketten belediyeye geçmiş fakat emekçinin söz hakkı oluşmamışsa karar ilişkisi demokratikleşmiş sayılmaz. Köylünün görüşü alınmış fakat yaşam alanına ilişkin temel karar üzerindeki yetkisi değişmemişse katılım gerçekleşmiş olabilir, ancak karar hakkındaki asimetri devam etmektedir.

Emek, Üretim ve Ekolojik Dönüşüm

Yer–karar yaklaşımı emek alanına uygulandığında ekolojik dönüşümün nasıl ve kimler tarafından belirleneceği sorusu ortaya çıkar. Fosil yakıtlardan çıkış, termik santrallerin kapatılması, madenciliğin sınırlandırılması, sanayinin dönüşümü ve enerji sisteminin yeniden kurulması tartışılırken emekçiler çoğu zaman alınan kararların sonuçlarından korunması gereken toplumsal kesimler olarak ele alınmaktadır.

Oysa emekçi üretim sürecinin politik öznelerinden biridir. Neyin, nerede ve nasıl üretileceği; üretimin hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap vereceği ve ekolojik sınırlarının nasıl belirleneceği hakkındaki tartışmaya emekçinin karar hakkını dahil etmeden demokratik bir ekolojik dönüşüm kurmak güçtür.

Bu nedenle “adil geçiş” tartışmasının da karar hakkıyla birlikte ele alınması gerekir. Burada önce daha temel sorular sorulmalıdır: Nasıl bir dönüşümden söz ediyoruz? Bu dönüşüm bizi nasıl bir üretim ve yaşam düzenine götürecek? Üretimin ve enerjinin mülkiyeti kimde olacak? Neye, nerede ve ne kadar üretileceğine kim karar verecek? Dönüşümün maliyetini kim, kazanımlarını kim üstlenecek?

Üretim ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan enerji kaynağının değiştirilmesi teknolojik bir dönüşüm yaratabilir, fakat karar ilişkilerini değiştirmeyebilir. Kömürün yerini başka bir enerji kaynağı alırken yatırım, üretim ve mülkiyet üzerindeki karar yetkisi aynı merkezlerde kalıyorsa yer–karar mesafesi önemli ölçüde devam eder.

Burada köylü ile emekçiyi karşı karşıya getirmeyen bir demokratik dönüşüm anlayışına ihtiyaç vardır. Ekolojik yıkıma yol açan bir üretimin sürdürülmesinin bedeli köylüye ve yaşam alanına, dönüşümün bedeli ise emekçiye yüklenmemelidir. Üretimin geleceği, yaşam alanlarının korunması ve emekçilerin geçim hakkı aynı karar sürecinin parçaları olarak düşünülmelidir.

Kadınlar ve Yaşamın Yeniden Üretimi

Kadınların karar hakkı, yer–karar yaklaşımının neden basit bir yerelcilik olarak değerlendirilemeyeceğini daha açık gösterir. Kadınların ekoloji mücadelelerindeki güçlü varlığını kadın ile doğa arasında özcü bir yakınlık kurarak açıklamak yerine, üretim, bakım ve yaşamın yeniden üretimi içindeki toplumsal konumları üzerinden düşünmek daha anlamlıdır. Akbelen ve Kazdağları üzerine yapılan çalışmalar da kadınların maden karşıtı mücadelelerdeki rolünün mekân, gündelik yaşam, üretim ve tanınma sorunlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.⁹ ¹⁰ ¹¹

Suya ve gıdaya erişim, tarımsal üretim, tohumun korunması, bakım emeği ve gündelik yaşamın sürdürülmesi kadınların emeğiyle doğrudan kesişmektedir. Ekolojik yıkım bu ilişkileri değiştirdiğinde yaşamın yeniden üretiminin yükü de değişmektedir. Buna rağmen karar köy veya mahalle içinde alınsa bile kadınlar karar mekanizmasının dışında bırakılabilir.

Bu nedenle kararın merkezden yere taşınması demokratikleşmenin önemli bir adımı olabilir, fakat tamamı değildir. Yer–karar mesafesini azaltmak için kararın yere olduğu kadar yerin içindeki farklı toplumsal öznelere de yaklaşması gerekir. Yaşam alanı, üretim ve yaşamın yeniden üretimi böylece aynı demokrasi tartışmasının parçaları haline gelir.

Bilgi ile Karar Yetkisi Arasındaki Ayrım

Yer–karar ilişkisi uzmanlık ile karar hakkı arasında da bir ayrım yapmayı gerektirir. Hukukçunun, mühendisin, akademisyenin, bilim insanının ve başka uzmanların bilgisi yaşam alanı mücadeleleri açısından değerlidir. Türkiye’deki pek çok ekoloji mücadelesinde bilimsel ve hukuki bilgi yerel direnişlerin güçlenmesine önemli katkılar sunmuştur.

Ancak bilgiye sahip olmak kendiliğinden daha fazla karar hakkı yaratmaz. Uzmanın bir ekosistemin işleyişi, hukuki süreç veya teknik bir yatırım hakkında daha fazla bilgi sahibi olması, o yerde yaşayanlardan daha fazla politik karar yetkisine sahip olması gerektiği anlamına gelmez. Aynı şekilde yerel bilgiyi bilimsel bilginin karşısına yerleştirerek romantikleştirmek de doğru değildir.

Demokratik karar sürecinin farklı bilgi biçimlerinden yararlanabilmesi gerekir. Uzmanlığın işlevi kararın yerine geçmek değil, kararın daha bilgili ve öngörülü biçimde oluşmasına katkı sunmaktır. Böylece bilgi ile karar hakkı arasındaki ilişki hiyerarşik olmaktan çıkarılıp demokratik karar sürecinin parçası haline getirilebilir.

Ekolojik Demokrasi ve Örgütsel Demokrasi

Yer–karar ilişkisini devlet ve şirketlerin yaşam alanları üzerindeki kararları açısından tartışırken aynı ölçüyü ekoloji hareketinin kendi örgütlenmelerine uygulamak gerekir. Devlete bir vadi hakkında vadide yaşayanların iradesini yok sayarak karar veremeyeceğini söylerken, kendi örgütlenmelerimizde yerel toplulukların iradesini aşan karar mekanizmalarını olağan kabul etmek tutarlı olmaz.

Benzer biçimde şirketlerin köylerin geleceğini yönetim kurullarında belirlemesine karşı çıkarken, toplumsal hareketlerin sekretarya veya koordinasyonlarının yerel forumların yerine karar vermesi de sorgulanmalıdır. Bu nedenle ekolojik demokrasi ile örgütsel demokrasi birbirinden kopuk değildir. Savunduğumuz demokratik ilişkilerle kendi örgütlenmelerimizde kurduğumuz ilişkiler arasında tutarlılık bulunmalıdır.

Yer–karar mesafesi bu bakımdan ekoloji hareketinin kendisine yöneltebileceği bir soru da sunmaktadır. Devletten ve şirketlerden kararları yaşam alanlarına yaklaştırmalarını talep ederken kendi karar süreçlerimizi de katılımcılara, yerel topluluklara ve kararların sonuçlarını yaşayacak insanlara ne kadar yaklaştırabildiğimizi değerlendirmemiz gerekir.

Merkez–Çevre Yaklaşımına Alternatif Bir Bakış

Buraya kadar geliştirilen yaklaşımın merkez–çevre analizinin bütün açıklamalarının yerine geçecek yeni ve kapalı bir teori olarak anlaşılmaması gerekir. Merkez–çevre yaklaşımı farklı ölçeklerde önemli açıklama imkânları sunmaya devam etmektedir. Wallerstein yerel bir maden yatırımının küresel sermaye birikimiyle ilişkisini anlamamıza yardımcı olabilir. Prebisch dünya ekonomisindeki yapısal eşitsizlikleri tartışmak için önemli bir düşünsel miras bırakmıştır. Mardin ise Türkiye’de devlet merkezi ile toplumsal çevreler arasındaki tarihsel ilişkinin anlaşılmasında etkili olmuş bir çerçeve geliştirmiştir.¹ ² ³ ⁴

Yer–karar yaklaşımı bunların sorduğu soruları geçersiz kılmak yerine başka bir soruyu öne çıkarır. Merkez–çevre bize iktidarın nerede yoğunlaştığını ve merkez ile çevre arasındaki eşitsiz ilişkinin nasıl kurulduğunu göstermeye yardımcı olur. Yer–karar ilişkisi belirli bir yaşam alanı hakkındaki karar yetkisinin nasıl kurulduğunu sorar. Yer–karar mesafesi ise kararın sonuçlarını yaşayacak insanlarla karar yetkisini kullananlar arasındaki uzaklığı görünür kılmaya çalışır.

Bu nedenle iki yaklaşım arasında mutlak bir karşıtlık kurmaya gerek yoktur. Fark daha çok başlangıç noktasındadır. Merkez–çevre ilişkisinde merkez ile çevre arasındaki yapısal ilişkiyi incelerken yer–karar yaklaşımında yaşam alanından hareket ederiz. Bu anlamda merkezi inkâr etmiyoruz; merkezi analizin zorunlu başlangıç noktası olmaktan çıkarıyoruz.

Çevre Değil Yer

Bu bakış değişikliğinin önemli sonuçlarından biri “çevre” kavramının kendisini yeniden düşünmektir. Çevre, kavramsal olarak bir merkeze göre anlam kazanır. Yer ise kendisini merkez üzerinden tanımlamak zorunda değildir. Senoz, Ankara açısından çevrede bulunabilir; dünya ekonomisinin belirli ilişkileri içinde ülkeler merkez, yarı-çevre veya çevre olarak tanımlanabilir. Fakat Senoz’da yaşayan insanlar açısından Senoz her şeyden önce yaşadıkları yerdir.

Bu ayrım ekoloji politikası açısından önemlidir. Yaşam alanına merkezden bakıldığında orman kereste veya maden rezervi, dere enerji potansiyeli, tarım arazisi yatırım alanı olarak görülebilir. Yerden bakıldığında ise bunlar gündelik yaşamın, üretimin, kültürün, belleğin, müştereklerin ve insan dışı yaşamın parçalarıdır.

Yerden bakmak, merkezi veya daha geniş ekonomik ilişkileri görmezden gelmek anlamına gelmez. Tersine, bu ilişkilerin belirli yaşam alanları üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğunu yerin içinden anlamayı mümkün kılar. Merkezin çevreye ne yaptığını sormaya devam ederken yerin kendi geleceği üzerindeki karar hakkını da tartışmaya açar.

Bu nedenle önerilen yön değişikliğini “merkezden çevreye değil, yerden karara bakmak” biçiminde ifade edebiliriz. Burada amaç merkez–çevre ilişkisini reddetmek değil, yaşam alanını merkezin karşısında tanımlanan edilgen bir “çevre” olmaktan çıkararak analizin başlangıç noktalarından biri haline getirmektir.

Karar Ölçeği ve Yerelcilik Sorunu

Yer–karar yaklaşımının kapalı bir yerel egemenlik düşüncesine dönüşmemesi gerekir. Yer–karar mesafesini tamamen ortadan kaldırmak her durumda mümkün veya demokratik olmayabilir. İklim sistemi, su havzaları, enerji ağları, biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler köy veya mahalle sınırları içinde kalmaz. Bir yerde alınan karar başka yerlerde yaşayan insanları, insan dışı canlıları ve gelecek kuşakları etkileyebilir.

Bu nedenle “Her yer kendi hakkında kendisi karar versin” şeklindeki bir öneri yeterli değildir. Karar ölçeği ile kararın etkilediği yaşam alanının ölçeği arasında ilişki kurulmalıdır. Bir dere havzasını etkileyen karar havza ölçeğinde, bölgesel enerji politikası daha geniş ölçekte, iklim politikası ise ulusal ve küresel ölçeklerde ele alınabilir. Ancak ölçek büyüdükçe yerel toplulukların karar hakkının ortadan kalkması gerekmez.

Yer–karar yaklaşımının önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: Karar ölçeği büyürken yerin iradesi nasıl korunabilir? Yerel kararlarla daha geniş ekolojik ve toplumsal ihtiyaçlar arasında nasıl demokratik ilişkiler kurulabilir? Böylece yerel ile küresel arasında seçim yapmak yerine farklı ölçeklerdeki karar süreçlerinin birbirine nasıl bağlanacağı tartışılabilir.

Bu soru iklim krizi açısından özellikle önemlidir. İklim küresel bir sorundur; fakat iklim politikalarının uygulanması belirli yerlerde gerçekleşir. Yenilenebilir enerji yatırımı, maden sahası, enerji iletim hattı veya başka bir altyapı projesi küresel iklim hedefleriyle gerekçelendirilebilir. Bununla birlikte küresel gerekçe, belirli bir yerde yaşayan insanların karar hakkını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ekolojik dönüşümün demokratik niteliği, farklı karar ölçekleri ile yaşam alanları arasında nasıl bir ilişki kurulduğuna da bağlıdır.

Ekoloji Hareketinin Pratiğinden Kavrama

Yer, mekân, müşterekler, katılım, yerel demokrasi, mülkiyet, iktidar ve karar hakkı üzerine geniş bir düşünsel literatür bulunmaktadır. Dolayısıyla yer–karar ilişkisi ve yer–karar mesafesinin özgünlüğünü bu sorunların daha önce hiç tartışılmamış olmasına dayandırmak doğru olmaz.

Buradaki önerinin özgünlüğü başka yerde aranmalıdır. Türkiye ekoloji hareketinin onlarca yıllık pratiğinde farklı biçimlerde tekrar eden bir deneyimi ortak bir kavramsal soru altında düşünmeye çalışıyoruz. Bergama köylülerinin altın madenine itirazında, Karadeniz vadilerindeki HES mücadelelerinde, Cerattepe’de madene karşı sürdürülen direnişte, İkizdere’de taş ocağına karşı çıkışta ve Akbelen’de ormanı ve geçim alanlarını savunan köylülerin mücadelesinde ekonomik ve siyasal karar merkezleriyle yaşam alanları arasında tekrar eden bir gerilim görülmektedir.⁶ ⁷ ⁸ ⁹

Bu mücadeleleri aynılaştırmak doğru değildir. Her birinin kendi tarihi, toplumsal bileşimi, talepleri ve örgütlenme biçimi vardır. Bununla birlikte hepsinin içinde farklı yoğunluklarda görülebilen ortak soru, yaşam alanlarının geleceğine ilişkin kararların nerede ve kimler tarafından alındığıdır.

Bu nedenle kavramın çıkış noktasını teorinin pratiğe uygulanması olarak değil, pratiğin ortaya çıkardığı sorunun kavramsallaştırılması olarak görmek daha doğru olur. Ekoloji hareketinin uzun zamandır farklı biçimlerde sorduğu soru oldukça yalındır: Bu yer hakkında kim karar verecek?

Yer–karar ilişkisi bu sorunun çevresindeki iktidar, mülkiyet, temsil ve demokrasi ilişkilerini anlamaya çalışır. Yer–karar mesafesi ise kararın sonuçlarını yaşayacak insanlarla karar yetkisini kullananlar arasındaki uzaklığın farklı biçimlerini görünür hale getirir.

Sonuç: Kararı Yere Yaklaştırmak

Yer–karar yaklaşımından çıkan sonuç, merkezi ortadan kaldırmak veya bütün kararları küçük yerel topluluklara devretmek değildir. Daha temel bir demokratik ilke üzerinde durmaktadır: Kararın sonuçlarını yaşayanların karar üzerindeki yetkisi güçlenmelidir.

Kararı yere yaklaştırmak bu nedenle öncelikle coğrafi değil demokratik bir yönelimdir. Bir maden hakkındaki kararı yere yaklaştırmak, orada yaşayan insanları kararın öznesi haline getirmeyi gerektirir. Su hakkındaki kararı yere yaklaştırmak, o suyla yaşam kuranların karar hakkını tanımayı gerektirir. Üretim hakkındaki kararı yere yaklaştırmak, emekçilerin üretimin geleceği üzerindeki söz ve karar imkânını genişletir. Köy hakkındaki kararı köye yaklaştırmak ise köy adına sınırlı sayıda kişinin değil, yaşam alanını oluşturan insanların karar süreçlerine eşit biçimde katılabilmesini gerektirir.

Aynı ilke toplumsal hareketlerin kendi örgütlenmeleri açısından da geçerlidir. Yerel forumların görüşlerini almak ile onları ortak kararın öznesi haline getirmek aynı şey değildir. Karar hakkı paylaşılmadığında geniş katılımın varlığı yer–karar mesafesini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Bu açıdan yer–karar ilişkisi ekoloji politikasından daha geniş bir demokrasi tartışmasına açılmaktadır. Merkez–çevre yaklaşımı gücün nerede toplandığını, kaynakların nasıl aktarıldığını ve eşitsiz ilişkilerin nasıl yeniden üretildiğini anlamamıza yardımcı olmaya devam edebilir. Yer–karar yaklaşımı ise bu çözümlemeye yaşam alanlarının içinden başka sorular ekler: Karar nerede alınmaktadır? Kararın sonuçlarını yaşayacak insanlar kararın oluşumuna ne ölçüde katılmaktadır? Karar yetkisi ile yaşam alanı arasındaki mesafe nasıl azaltılabilir?

Merkezden çevreye bakmakla yetinmeyip yerden karara baktığımızda ekolojik demokrasinin temel sorunlarından biri daha açık biçimde görünür hale gelir. Yaşam alanlarını savunmak, o alanların doğal varlıklarını korumanın yanında onların geleceği üzerinde kimin karar vereceğini tartışmayı da gerektirir.

Kararı yere yaklaştırmak, bu anlamda yaşam alanıyla karar hakkı arasındaki ilişkiyi yeniden demokratikleştirme arayışıdır.

 

Dipnotlar

1. Raúl Prebisch, The Economic Development of Latin America and Its Principal Problems (Latin Amerika’nın Ekonomik Gelişmesi ve Başlıca Sorunları), United Nations Economic Commission for Latin America (ECLA), New York, 1950. Çalışmanın ilk İspanyolca sürümü 1949 tarihlidir. Prebisch’in merkez–çevre yaklaşımı, Latin Amerika ekonomilerinin dünya ekonomisi içindeki yapısal konumunu ve merkez ile çevre arasındaki eşitsiz ekonomik ilişkileri açıklama girişiminin temel metinlerinden biridir.

2. Immanuel Wallerstein, The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century (Modern Dünya-Sistemi I: Kapitalist Tarım ve On Altıncı Yüzyılda Avrupa Dünya-Ekonomisinin Kökenleri), New York: Academic Press, 1974. Wallerstein’ın kapitalist dünya ekonomisinin tarihsel oluşumunu ve merkez, çevre ve daha sonra sistematikleşen yarı-çevre ilişkilerini ele aldığı temel çalışmadır.

3. Immanuel Wallerstein, World-Systems Analysis: An Introduction (Dünya-Sistemleri Analizi: Bir Giriş), Durham ve Londra: Duke University Press, 2004. Wallerstein bu çalışmada dünya-sistemleri analizinin temel kavramlarını daha toplu ve sistematik biçimde ele almaktadır.

4. Şerif Mardin, “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” (“Merkez–Çevre İlişkileri: Türk Siyasetini Açıklamak İçin Bir Anahtar mı?”), Daedalus, Cilt 102, No. 1, 1973, s. 169–190. Mardin bu çalışmada merkez–çevre kavramını Osmanlı-Türkiye siyasal tarihinin özgül koşulları içinde kullanmaktadır.

5. Edward Shils, “Centre and Periphery” (“Merkez ve Çevre”), The Logic of Personal Knowledge: Essays Presented to Michael Polanyi on His Seventieth Birthday (Kişisel Bilginin Mantığı: Michael Polanyi’nin Yetmişinci Yaşı Onuruna Denemeler), Londra: Routledge & Kegan Paul, 1961, s. 117–130. Shils’in merkez–çevre kavramsallaştırması Mardin’in 1973 tarihli çalışmasının önemli düşünsel kaynaklarından biridir.

6. Füsun Kökalan Çımrın ve Esin Candan, “Siyanürlü Altın Madenciliği ve Toplumsal Değişme: Bergama Örneği”, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt 17, No. 1, 2014. Çalışma Bergama-Ovacık çevresindeki altın madenciliğini ve madencilik karşıtı mücadelenin köylerin gündelik ve toplumsal yaşamıyla ilişkisini incelemektedir.

7. Ceyhun Temelli, “Türkiye’nin Neoliberal Dönüşümü ve Hak Mücadeleleri: Cerattepe Eylemleri Örneği”, Politik Ekonomik Kuram, Cilt 10, No. 1, 2026. Çalışma Cerattepe mücadelesini yerel dinamikler, neoliberal dönüşüm ve doğanın metalaştırılması arasındaki ilişkiler bağlamında ele almaktadır.

8. Duygu Yıldız Karakoç ve Ayşem Sezer Şanlı, “Yeşil Direniş: Cerattepe Mücadelesinin Yeni Toplumsal Hareketler Bağlamında İncelenmesi”, İmgelem, No. 17, 2025. Çalışma Cerattepe mücadelesinin yerel aktörlerini, örgütlenme biçimlerini, söylemlerini ve eylem repertuarını yeni toplumsal hareketler tartışması içinde değerlendirmektedir.

9. Özden Senem Erol, “The Role of Women in Constructing Anti-Mining Struggles in Rural Turkey: Spaces of Resistance from Thresholds to Commonalised Vigil Areas” (“Türkiye Kırsalında Maden Karşıtı Mücadelelerin Kuruluşunda Kadınların Rolü: Eşiklerden Müşterekleştirilmiş Nöbet Alanlarına Direniş Mekânları”), Local Environment, Cilt 31, No. 7, 2026, s. 966–995. Çalışma Kazdağları ve Akbelen’de kadınların maden karşıtı mücadelelerle kurdukları ilişkiyi mekân ve direniş pratikleri üzerinden ele almaktadır.

10. Duygu Yıldız Karakoç ve Funda Kemahlı Garipoğlu, “Akbelen’de Kadın Direnişi Bağlamında Ekofeminizm ve Çevresel Adalet: Eleştirel Söylem Analizi”, Yönetim ve Ekonomi Dergisi, Cilt 32, No. 3, 2025. Çalışma Akbelen direnişini kadınların mücadeledeki konumu, ekofeminizm ve çevresel adalet tartışmaları açısından değerlendirmektedir.

11. “Ecofeminist Struggle for Epistemic Recognition Beyond the EU? The Case of Akbelen Forest in Turkey” (“AB’nin Ötesinde Epistemik Tanınma İçin Ekofeminist Mücadele? Türkiye’de Akbelen Ormanı Örneği”), 2024. Çalışma Akbelen mücadelesinde kadınların yerel bilgisinin tanınması, karar süreçlerine katılım ve epistemik adalet sorunlarını tartışmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir