Halkların Zirvesi: Kimlerle? Hangi İlkelerle?
Sunuş
Mehmet Horuş’un Kısa Dalga’daki söyleşisinde iklim krizinin sınıfsal niteliğine, kapitalizmin büyüme mantığına, “yeşil dönüşüm” politikalarına ve Bergama’dan bugüne yükselen ekoloji mücadelelerine ilişkin değerlendirmelerini önemli buluyorum.
Tam da bu güçlü sistem eleştirisinden hareketle kendisine HİZ gönüllüsü olarak yoldaşça bazı sorular yöneltiyorum. Bergama’dan Akbelen’e köylülerin onurlu direnişinin yarattığı bağımsız mücadele birikimini savunuyorsak, HİZ’in bugün kimlerle, hangi kaynaklarla ve hangi ilkelerle kurulduğunu da konuşabilmeliyiz.
Sermayeyle kurumsal ilişkiler geliştiren, fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan kuruluşlarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlığı savunan hareketler aynı HİZ çatısı altında buluşuyorsa, bu ortaklığın siyasal ve mali sınırları açık olmalıdır.
Köy Hakkı ve yaşam alanlarını savunma mücadelesinin bize öğrettiği temel şeylerden biri de budur:
Kendi sözümüzü, kendi kararımızı ve mücadelemizin bağımsızlığını korumak!
Bu nedenle soruyorum:
Halkların zirvesini kimlerle, hangi kaynaklarla ve hangi ilkelerle inşa ediyoruz?
(NOT: Bu yazıya gelen eleştirilere yazının sonunda 19 Eylül 2026 tarihinde yanıt verdim)
Halkların Zirvesi: Kimlerle? Hangi İlkelerle?
Mehmet Horuş’un Kısa Dalga’da yayımlanan söyleşisini ilgiyle okudum. Söyleşinin iklim krizini teknik bir karbon ve enerji problemine indirgemeyen, krizin sınıfsal ve sistemsel kaynaklarını ortaya koyan önemli bir yanı var. İklim krizinden en ağır biçimde yoksulların, küçük üreticilerin ve emekçilerin etkilendiğini vurgulaması; sürekli büyümeye dayalı ekonomik model ile ekolojik kriz arasındaki ilişkiyi kurması; büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımlarının da sermayenin kâr ve büyüme mantığından bağımsız değerlendirilemeyeceğini söylemesi özellikle önemli.
Söyleşide geçen “nereye kadar doğayı elektrik üretiminin hizmetine sunacağız?” sorusu bugün Türkiye ekoloji hareketinin önündeki temel sorulardan biridir. Çünkü fosil yakıtlardan çıkış zorunluluğunu kabul etmek, önümüze getirilen her RES ve GES projesini ekolojik kabul etmek anlamına gelmiyor. Enerjinin ne kadar üretileceği, kim tarafından üretileceği, üretim araçlarının kime ait olacağı, enerji dönüşümü için gerekli madenlerin nereden çıkarılacağı ve bütün bunlara kimin karar vereceği sorularını sormadan gerçek bir ekolojik dönüşümden söz edemeyiz.
Söyleşisinin bir başka önemli yanı Bergama’dan Cerattepe’ye ve Akbelen’e uzanan yerel mücadelelerin Türkiye ekoloji hareketinin politik olgunlaşmasındaki yerini teslim etmesidir. Ben de Türkiye ekoloji hareketinin en önemli birikimlerinden birinin bu yaşam alanı mücadelelerinin içerisinden doğduğunu düşünüyorum.
Bergama’dan Akbelen’e köylülerin yükselttiği onurlu direniş bunun en güçlü damarlarından biridir. Bergama köylülerinin altın madenine karşı mücadelesinden Fırtına ve Senoz vadilerindeki HES direnişlerine, Gerze’den Cerattepe’ye, İkizdere’den Kazdağları’na, Akbelen’e ve Perşembe yaylasına kadar insanlar topraklarını, sularını, ormanlarını, meralarını ve köylerini savundular. Bu mücadeleler ekoloji meselesinin doğayı biraz daha iyi yönetmekten ibaret olmadığını gösterdi. Çok daha temel bir soru ortaya çıktı: Bir şirket, devlet veya merkezi karar mekanizması bir köyün, vadinin, dağın veya ormanın geleceği hakkında karar verme yetkisini nereden almaktadır?
İşte tam da bu nedenle söyleşinin Halkların İklim Zirvesi’ne (HİZ) ilişkin bölümünde aynı eleştirel bakışı görememek soru işareti yaratıyor, zira burada HİZ önemli bir eşik olarak değerlendiriliyor. HİZ’in uluslararası ekoloji hareketleri arasında etkili ilişkiler kurabileceğini, hatta dünya ekoloji hareketlerinin bir enternasyonaline doğru ilerleyebilecek bir zemin yaratabileceğini düşünüyor. Bu beklenti küçümsenemez. Tersine, COP31 devletlerin, şirketlerin ve finans çevrelerinin iklim politikalarını belirlediği bir zemine dönüşürken halkların, emekçilerin, köylülerin ve yaşam alanı mücadelelerinin bağımsız bir uluslararası buluşmasının gerekli olduğunu ben de düşünüyorum.
Fakat HİZ’e böylesine önemli bir siyasal anlam yüklüyorsak, HİZ’in bugün hangi örgütsel ve maddi ilişkiler üzerinde kurulduğunu da aynı açıklıkla tartışmamız gerekmez mi!?
Sermayeyi eleştirirken HİZ’i eleştirinin dışında tutabilir miyiz?
Burada HİZ gönüllülerine özellikle bir soru yöneltmek istiyorum;
Söyleşide sermayenin büyüme mantığını, merkezileşmiş enerji sistemini, büyük ölçekli RES ve GES yatırımlarını ve mevcut üretim ilişkilerini oldukça açık biçimde eleştiriyorsunuz. Yenilenebilir enerji kavramının arkasındaki mülkiyet ve sermaye ilişkilerine bakmamızı haklı olarak istiyorsunuz. Peki aynı eleştirel yöntemi neden HİZ’in bugünkü yapısına uygulamıyoruz?
Bir enerji yatırımının adına “yenilenebilir” denmesi onu kendiliğinden ekolojik yapmıyorsa, bir zirvenin adına “halkların” denmesi de o zirvenin maddi ve örgütsel ilişkilerini sorgulamaktan bizi muaf tutmamalıdır. Tam tersine, halkların adına kuruluyorsa daha fazla açıklık ve daha güçlü bir bağımsızlık ilkesi gerektirir.
HİZ’in yayımladığı destekçi listesinde birbirinden oldukça farklı örgütsel ve mali modellere sahip yapılar bulunuyor. Yerel yaşam alanı mücadeleleri ve gönüllü örgütlenmelerle uluslararası fon ve proje mekanizmaları içerisinde çalışan profesyonel sivil toplum kuruluşları; sermayeyle kurumsal işbirliğine açık çevre örgütleriyle anti-kapitalist mücadele geleneğinden gelen yapılar aynı zeminde buluşuyor.
Bu çeşitlilik ne anlama geliyor? Farklılıkları yok sayarak oluşturulan bir birliktelik midir bu? Listede görülen ciddi farklılıkları yok mu sayıyoruz, yok sayabilir miyiz, saymalı mıyız? HİZ sürecinde farklılıkların ve sınırların açıkça konuşulduğu bir birliktelik mi ortaya çıktı?
Sermayeyle kurumsal işbirliği yapan, fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan yapılarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlık ilkesini savunan hareketler HİZ çatısı altında buluşuyorsa, bu ortaklığın hangi siyasal ve mali ilkeler üzerinde kurulduğunu sormak hepimizin sorumluluğudur.
Burada tartışılan sadece destekçi listesinin kimlerden oluştuğu değildir. Daha temel soru, birbirinden farklı siyasal ve mali ilişki biçimlerine sahip bu yapıların hangi ortak sınırlar içerisinde HİZ’i oluşturduğudur. Şirketlerle kurumsal işbirliği konusunda çerçeve nedir? Fon ve proje finansmanı hangi koşullarda kabul edilebilir görülmektedir? HİZ’in sermayeden bağımsızlığını güvence altına alan ortak ilkeler nelerdir?
Dolayısıyla HİZ açısından üç temel sorunun açık biçimde cevaplanması gerektiğini düşünüyorum:
1- HİZ kimlerle kuruluyor?
2- Hangi kaynaklarla kuruluyor?
3- Hangi ortak ilkelerle kuruluyor?
HİZ’in finansmanını neden konuşmuyoruz?
HİZ’in kendi açıklamalarından bir Finansman Çalışma Grubu bulunduğunu, uluslararası katılımın ve organizasyonun giderleri nedeniyle maddi desteğe ihtiyaç duyulduğunu ve uluslararası ekoloji hareketlerinden maddi dayanışmanın meşru kabul edildiğini biliyoruz.
Burada herhangi bir kuruluşun HİZ’e para aktardığını belgesiz biçimde ileri sürmek doğru olmaz. HİZ’in destekçi listesinde yer almak da mali destek vermek anlamına gelmiyor kuşkusuz. Zaten tam da bu nedenle HİZ’in kendisinin açıklama yapması gerekiyor.
HİZ hangi kaynaklarla faaliyet yürütüyor? Finansman Çalışma Grubu hangi kuruluşlarla görüşüyor? Kimlerden mali destek talep edildi? Bugüne kadar hangi mali veya ayni destekler kabul edildi? Uluslararası katılımcıların ulaşım ve konaklama giderleri nasıl karşılanacak? Salon, iletişim, teknik altyapı ve organizasyon giderlerinin kaynakları nelerdir?
Bunları sormak HİZ’i itibarsızlaştırmak değildir. Aksine HİZ’e güvenmenin ve bağımsızlığını korumanın koşullarını güçlendirmektir.
HİZ destekleyen kuruluşların listesini yayımladığı gibi, kendisini oluşturan bileşenlere ve destekleyen yapılara duyduğu saygının gereği olarak fon kaynaklarını, mali ve ayni desteklerini de açıklamalıdır. Dışarıdan mali destek alınmamışsa bunun açıklanması da aynı derecede önemlidir.
Bağımsızlık sadece sermayeden doğrudan para almamak değildir. Bir hareketin gündemini, kavramlarını, önceliklerini ve siyasal ufkunu kendi mücadele deneyiminden çıkarabilmesidir. Ekoloji hareketinin dili fon programlarının, proje çağrılarının veya uluslararası iklim diplomasisinin dili tarafından belirlenmeye başladığında mali bağımsızlık kadar siyasal bağımsızlık sorunu da ortaya çıkar.
Enternasyonalizm ile fon ilişkisini ayırmalıyız
Söyleşide geçen enternasyonalizm vurgusunu önemli buluyorum. Ekolojik kriz küreseldir ve ona karşı mücadele de küresel olmak zorundadır. Bergama’nın dünyanın başka yerlerindeki madencilik karşıtı mücadelelerle dayanışması, Akbelen’in uluslararası kamuoyuna seslenmesi veya Türkiye’deki ekoloji hareketinin Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan mücadelelerle ortaklaşması gereklidir.
Ancak enternasyonalizm ile uluslararası fon ağlarını aynı şey olarak değerlendirmemek gerekir.
Hareketlerin birbirleriyle dayanışması başka bir ilişkidir; profesyonel sivil toplum kuruluşlarının vakıflar, hibeler ve proje finansmanları üzerinden oluşturduğu uluslararası kurumsal ağlar başka bir örgütlenme modelidir. İkinci modeli peşinen gayrimeşru ilan etmek değildir muradımız. Fakat onu “uluslararası dayanışma” kavramı içerisinde eriterek tartışılmaz hale getirmek de doğru olmaz.
Fonun, paranın yurtdışından gelmesi onu kendiliğinden sorunlu hale getirmez. Bizim sormamız gereken başka sorulardır: Kaynak kimden geliyor? Hangi koşullarla veriliyor? Neyi finanse ediyor? Siyasal gündemi veya örgütsel öncelikleri etkiliyor mu? Hareket kendi karar bağımsızlığını koruyabiliyor mu?
Gerçek enternasyonalizm bu sorulardan korkmamalıdır!
Bergama’dan Perşembe Yaylasına köylülerin onurlu direnişi!
Bergama’dan Perşembe Yaylasına uzanan köylü direnişleri Türkiye ekoloji hareketinin sadece geçmişi değildir; bugün nerede durmamız gerektiğini gösteren siyasal bir birikimdir…
Bu mücadelelerin gücü büyük bütçelerden, profesyonel projelerden veya uluslararası toplantılarda hareketlere ayrılan sandalyelerden doğmadı!
Köylülerin yaşadıkları yere sahip çıkmalarından, toprağın, suyun, ormanın ve müştereklerin üzerinde söz ve karar sahibi olma iradesinden doğdu!
Bergama köylüsünün temel sorusu maden şirketinin altını daha temiz bir teknolojiyle çıkarıp çıkaramayacağı değildi!
Daha temel bir itiraz vardı:
Bu toprakların maden sahası olduğuna kim karar verdi?
Yuvarlakçay, Munzur ve Senoz’da aynı soru HES’ler karşısında, Cerattepe ve Kazdağları’nda madenler karşısında, İkizdere’de taş ocağı karşısında, Akbelen’de kömür madeni karşısında yeniden soruldu.
Bugün “yeşil dönüşüm” adı altında yeni enerji ve hammadde alanları açılırken aynı soruyu yeniden sormamız gerekiyor:
Bu dağın, ovanın, meranın, ormanın ve köyün enerji veya hammadde sahası olduğuna kim karar verecek?
İşte Köy Hakkı dediğimiz şeyin temelinde de bu bulunmaktadır. Köy hakkını savunmak köylülerin yaşadıkları toprak, su, orman, mera, üretim biçimleri, kültür ve müşterekler üzerinde söz ve karar hakkına sahip olduğunu savunmaktır. Köy sadece merkezi yönetimlerin planlama nesnesi, şirketlerin yatırım alanı veya enerji dönüşümünün hammadde sahası değildir. Köy yaşayan bir toplumsal ve ekolojik bütündür.
Köy Hakkı, bu anlamıyla yaşam alanı üzerinde karar hakkıdır.
Bu nedenle Bergama’dan Perşembe yaylasına köylülerin yükselttiği onurlu direniş ile bugün savunduğumuz Köy Hakkı arasında doğrudan bir bağ vardır. Biri mücadele içerisinde ortaya çıkan tarihsel deneyim, diğeri bu deneyimin bugün daha açık biçimde ifade edilmesidir.
Ve bu tarih bize bağımsızlığın neden vazgeçilmez olduğunu da gösteriyor.
Köylülerin mücadelesi şirketlerin yatırım önceliklerinden bağımsız olduğu için güçlüydü!
Devletin kalkınma söylemine rağmen kendi sözünü kurabildiği için güçlüydü!
Mücadelenin sınırlarını şirketlerin “sosyal sorumluluk” programları veya profesyonel proje dünyası belirlemediği için güçlüydü!
Bugün de bu bağımsızlığı korumak zorundayız.
Bergama’dan, Munzur’a oradan Karadeniz yaylalarına yükselen onurlu direnişin siyasal ufkunu fonların, profesyonel proje dünyasının veya sermayenin giderek daha fazla sahiplendiği “yeşil dönüşüm” dilinin sınırlarına hapsedemeyiz.
Yeşil dönüşümün sermayenin yeni yatırım ve büyüme stratejisini meşrulaştıran bir dile dönüştüğü yerde yeşil yıkamayı açıkça teşhir etmeliyiz.
Davamız fosil sermayenin yerine yeşil sermayeyi geçirmek değildir!
Davamız köyleri ve yaşam alanlarını sermayenin karar nesnesi olmaktan çıkarmaktır.
Sistem karşıtlığı HİZ’in kapısında durmamalı
Söyleşisinin sistem karşıtı damarını değerli bulmamın nedeni de budur. Sürekli büyümeyi, kapitalist üretim ilişkilerini ve sermayenin enerji politikalarını sorgulayan bir yaklaşım bugün ekoloji hareketinin ihtiyacı olan tartışmalardan biridir.
Fakat tam da bu nedenle sistem eleştirisinin HİZ’in kapısında durmaması gerekir.
HİZ gerçekten halkların bağımsız iklim zirvesi olacaksa sermayeyle ilişkisinin sınırlarını, fonlara yaklaşımını ve mali bağımsızlığının ölçütlerini açıkça ortaya koymalıdır. Bunun da ötesinde HİZ’in siyasal dilinin ve mücadele ufkunun bağımsızlığı korunmalıdır.
Halkların İklim Zirvesi’nin sözünü COP31’in devlet, şirket ve finans kuruluşlarının oluşturduğu gündemden değil; Bergama’dan Akbelen’e köylülerin, yaşam alanı mücadelelerinin, emekçilerin ve müştereklerini savunan toplulukların birikiminden üretmesi gerekir.
Ekoloji Birliği’nin (EB) fonlanan projeler geliştirilmemesi ve sermayeden bağımsızlık konusunda ilan edilmiş ilkeleri bulunmaktadır. EB bu ilkelerin HİZ içerisindeki karşılığını kendi bileşenlerine açıklamalıdır. Türkiye Çevre Platformu da (TÜRÇEP) sermaye, şirket ilişkileri, fonlar ve proje finansmanı konusundaki ilkelerini açık biçimde ortaya koymalıdır. Sistem değişikliği perspektifini savunan İklim Adaleti Koalisyonu (İAK) ise bu iddianın sermaye, fonlar ve kurumsal finansman karşısındaki örgütsel karşılığını açıklamalıdır.
HİZ’in içerisinde farklı yaklaşımların bulunması sorun değildir. Fakat sistem karşıtı hareketlerle proje ve fon temelli çalışan kuruluşların aynı zeminde hangi ilkelerle ortaklaştığının belirsiz kalması sorundur, sorunludur, üstü örtülemez.
HİZ gönüllülerine yoldaşça sorum
Söyleşide kapitalizmin büyüme mantığı, enerji üretiminin merkezileşmesi, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımları ve sermayenin ekolojik krizi yeniden üreten yapısı etkili bir sorgulanıyor. Bergama’dan bugüne gelen yerel mücadelelerin siyasal değerini vurgulanıyor ve HİZ’e dünya ekoloji hareketlerinin enternasyonaline uzanabilecek önemli bir anlam yükleniyor.
Peki HİZ aynı eleştirel ölçütleri neden HİZ’in halihazırdaki örgütsel yapısına, destekçi bileşimine, fonlarla ilişki anlayışına ve henüz kamuoyuna açıklanmamış finansman yapısına yöneltmiyor?
HİZ’in destekçi bileşiminde sermayeyle kurumsal işbirliği yapan veya fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan kuruluşlarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlık ilkesini savunan hareketlerin yan yana bulunmasının yarattığı farklılıkları ve olası çelişkileri söyleşide neden eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmuyor?
Sermayenin “yeşil dönüşümünü” sorguluyorsak kendi dönüşüm anlayışımızı da açıklamak zorundayız.
Sermayenin enerji yatırımlarında mülkiyet ilişkisini sorguluyorsak kendi örgütlenmelerimizin maddi ilişkilerini de sorgulamalıyız.
Şirketlerden şeffaflık talep ediyorsak kendi mücadele zeminlerimizde daha yüksek bir şeffaflık standardını savunmalıyız.
HİZ’in güçlü olmasının yolu bu soruları bastırmak değil, açıkça tartışmaktır.
Bergama’dan Akbelen’e köylülerin onurlu direnişi bize en önemli gücümüzün bağımsızlığımız olduğunu gösterdi. Bu bağımsızlık yalnız mali değil, siyasal ve örgütsel bir bağımsızlıktır. Kendi sözümüzü kendi yaşam alanlarımızdan, kendi mücadele deneyimimizden ve kendi karar süreçlerimizden üretebilme iradesidir!
Bu nedenle bugün HİZ açısından üç basit ama temel soruyu sormanın zamanıdır:
Kimlerle? Hangi kaynaklarla? Hangi ilkelerle?
Ve bütün bunların arkasındaki daha temel soru:
Halkların zirvesini kimlerin belirlediği siyasal zeminde inşa ediyoruz?
Yazan: İsmail Akyıldız, 17 Eylül 2026
…………..
NOT (1)
Yazıya Gelen Eleştiriler ve Yanıtım (19 Eylül 2026)
“Halkların Zirvesi Kimlerle Hangi İlkelerle?” başlıklı yazımın yayımlanmasının ardından HİZ ekoloji hareketinin bazı iletişim gruplarında önemli bulduğum çeşitli eleştiriler dile getirildi. Tartışmanın kişiselleşmesini değil, HİZ’in daha şeffaf, katılımcı ve güçlü bir zeminde ilerlemesine katkı sağlamasını istiyorum.
Eleştirilerin başında, yazıda bir arkadaşımızın adının çok sayıda geçmesinin kişisel hedef gösterme olarak algılanması geliyor. Ayrıca yazının HİZ’i “fonculukla” suçladığı, uluslararası dayanışmayı ve enternasyonalizmi zan altında bıraktığı, Türkiye’de toplumsal hareketlerin “dış güçler” ve “fonculuk” söylemleriyle kriminalize edildiği koşullarda böyle bir tartışmanın HİZ açısından güvenlik riski yaratabileceği ileri sürüldü.
Bir başka eleştiri, bu meselelerin kamuoyu önünde değil, HİZ’in yüzlerce kişinin katıldığı Meclis’i ve diğer demokratik mekanizmaları içerisinde tartışılması gerektiği yönündeydi. HİZ’in bütün çalışmalarının zaten şeffaf yürütüldüğü, çalışma ilkelerinin kamuoyuna açık olduğu ve HİZ’e yönelik eleştirilerin bu mekanizmalar içerisinde dile getirilmesinin daha doğru olacağı ifade edildi.
Bu eleştirilerin içinde dikkate alınması gereken noktalar var.
Öncelikle yazıda bir arkadaşımızın adının sık geçmesi yazı bir söyleşiden hareket ettiği ve doğrudan o söyleşiyle tartıştığı için isim tekrarları ortaya çıkmıştı. Ancak tartışmak istediğim kişiler değil, HİZ’in örgütsel ve mali ilişkileridir. Bu nedenle yazıda ismi sadece bir yerde bıraktım ve söz konusu kişinin ekoloji mücadelesindeki emeğine ve hukuk alanındaki çalışmalarına duyduğum saygıyı da açıkça ifade ettim.
Bunu bir geri adım olarak değil, HİZ’in kendi çalışma ilkelerinde yer alan “Eleştiri görüşler, eylemler, süreçler, kararlar vb. üzerinden yapılır” ilkesinin gereği olarak görüyorum.
Ancak yazının “ifşa”, “fonculuk suçlaması”, “enternasyonalizm düşmanlığı” veya HİZ’i kriminalize etmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilmesine katılmıyorum.
Yazımda HİZ’in herhangi bir kuruluştan fon aldığını ileri sürmedim. Tam tersine, herhangi bir kuruluşun HİZ’e para aktardığını belgesiz biçimde ileri sürmenin doğru olmayacağını özellikle belirttim. Bir kuruluşun HİZ’in destekçi listesinde bulunmasının mali destek verdiği anlamına gelmediğini de açıkça yazdım.
Uluslararası dayanışmayı da bir sorun olarak görmüyorum. Ekolojik kriz küreseldir ve ona karşı mücadele kaçınılmaz olarak enternasyonal olmak zorundadır. Bergama’dan Akbelen’e, Karadeniz vadilerinden dünyanın farklı coğrafyalarındaki yaşam alanı mücadelelerine uzanan dayanışmayı son derece değerli buluyorum.
Paranın yurtdışından gelmesi de onu kendiliğinden sorunlu hale getirmez.
Benim sorduğum başka bir şeydir:
Kaynak kimden geliyor? Hangi koşullarla veriliyor? Neyi finanse ediyor? Hareketin siyasal veya örgütsel önceliklerini etkiliyor mu? Ve bütün bunlar kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılıyor mu?
Türkiye’de LGBTİ+ örgütlerinin, Gezi tutsaklarının, Bergama’nın, Akbelen’in ve başka toplumsal mücadelelerin “fonculuk” ve “dış güçler” söylemleri üzerinden kriminalize edilmeye çalışıldığı yönündeki kaygıyı ciddiye alıyorum. Yıllardır yaşam alanı mücadelelerinin içinde bulunan biri olarak bu dilin yaratabileceği tehlikelerin farkındayım.
Fakat bu haklı kaygıdan hareketle toplumsal hareketlerin finansmanı, bağımsızlığı ve karar süreçlerinin konuşulamayacağı sonucuna varamayız.
Üstelik HİZ’in kendi kabul ettiği ilkeler bunun tersini söylüyor.
HİZ’in kendi ilkesidir: Şeffaflık
Tartışmalar sırasında paylaşılan HİZ Çalışma İlkeleri ve Yapılanma Belgesi bu açıdan önemlidir.
Belgenin A.3 maddesinde:
“Bilgiye erişim, kişisel güvenlik ve hassasiyetler dışında, kısıtlanmaz.”
deniliyor.
A.6 maddesinde ise çok daha açık bir şekilde şu ifade ediliyor;
“Maddi kaynaklar, bağışlar veya ayni destekler şeffaf biçimde paylaşılır.”
Aynı maddede fosil yakıt şirketlerinden, kirletici endüstrilerden veya yeşil boyama riski taşıyan kaynaklardan destek kabul edilmeyeceği ve harcama kararlarının kolektif süreçlerle alınacağı belirtiliyor.
Bunlar hiç kuşkusuz önemli ve olumlu ilkelerdir.
Benim talebim de tam olarak bu ilkelerin hayata geçirilmesidir.
HİZ’in finansman ilkesi bulunmadığını söylemiyorum. HİZ’in kendi kabul ettiği finansman ilkesi gereğince bugüne kadar sağlanan maddi kaynakların, bağışların ve ayni desteklerin neler olduğunu ve bunların nerede şeffaf biçimde paylaşıldığını soruyorum.
Eğer bunlar yayımlandıysa bağlantısını paylaşalım ve hep birlikte görelim. Benim gözümden kaçmışsa bunu açıkça ifade ederim.
Henüz yayımlanmadıysa HİZ’in kendi A.6 maddesi gereğince yayımlanmasını isteyelim.
Bunun neden “ifşa” veya “hafiyelik” olarak değerlendirilmesi gerektiğini anlamış değilim. HİZ’in kendi belgesinde şeffaf biçimde paylaşılacağı belirtilen bilgilerin açıklanmasını istemek bir ifşa faaliyeti değildir.
Şeffaflık HİZ’e karşı ileri sürülen bir talep değil, HİZ’in kendi kabul ettiği ilkedir. HİZ’e kamuoyuyla paylaştığı kritik bir ilkeyi yine kamuoyu önünde hatırlatmak nasıl oluyor da “ifşa” oluyor?
Meclis’te mi, kamuoyu önünde mi?
Bir başka eleştiri bu tartışmanın sosyal medya veya kamuoyu önünde değil, HİZ Meclisi içerisinde yürütülmesi gerektiği yönünde.
Elbette HİZ Meclisi’nde konuşulmalıdır.
Fakat Meclis’te tartışmak ile kamuoyuna karşı şeffaf olmak birbirinin alternatifi değildir.
HİZ kamuoyuna açık çağrıyla örgütleniyor, ulusal ve uluslararası destekçilerini açıklıyor, dünyanın farklı coğrafyalarındaki halklara ve toplumsal hareketlere sesleniyor ve COP31 karşısında kamusal bir politik iddia ortaya koyuyor.
Böyle bir zirvenin finansman ve bağımsızlık konusunda kendi ilan ettiği şeffaflık ilkesinin de kamuya açık olması gerektiğini düşünüyorum.
Üstelik bu soruları HİZ’e bütünüyle dışarıdan yönelten biri değilim.
Yaşam ve Dayanışma Yolcuları, HİZ’in kuruluşunda bulunan üç çatı yapıdan Ekoloji Birliği ve İklim Adaleti Koalisyonu’nun bileşenidir. Dolayısıyla bilgi edinmek, soru sormak ve gerektiğinde eleştirmek, içerisinde bulunduğumuz mücadele zemininin doğal bir parçasıdır.
3–4 Ekim’de Ekoloji Birliği’nde de konuşalım
Meseleyi kamuoyunda tartışmakla yetinmek gibi bir yaklaşımım da bulunmuyor.
3–4 Ekim’de yapılacak Ekoloji Birliği Bileşenler Toplantısı’nda EB’nin HİZ içerisindeki konumlanışının açık biçimde ele alınması yönünde benim ve başka bileşenlerden mücadele arkadaşlarımızın talebi bulunuyor.
Bu toplantının önemli olduğunu düşünüyorum.
HİZ’in kuruluşunda yer alan yapılardan biri olan Ekoloji Birliği’nin kendi ilkeleri ile HİZ içerisindeki konumu arasındaki ilişkiyi bileşenleriyle birlikte değerlendirmesi son derece doğaldır.
Finansman ve bağımsızlık meselesini konuşalım.
EB’nin HİZ içerisindeki konumunu konuşalım.
HİZ’in gerçekten aşağıdan yukarıya örgütlenip örgütlenmediğine ilişkin kaygıları konuşalım.
Karar süreçlerine katılımın ne ölçüde gerçekleştiğini konuşalım.
Farklı görüşleri hiçbirini peşinen gayrimeşru ilan etmeden açıkça tartışalım.
Kamusal şeffaflık ile örgüt içi demokratik tartışma birbirinin alternatifi değildir. Birbirini tamamlar.
Yıllardır verdiğimiz ekoloji mücadelesinin sağlığı ve güvenilirliği açısından da buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Birbirimizi değil sorunlarımızı tartışalım
Yazımın bir şirketin köylülere karşı yürüttüğü propaganda faaliyetiyle benzeştirilmesini kabul etmiyorum. Deştin’den Bergama’ya, Akbelen’den Karadeniz’e kadar yaşam alanlarını savunan topluluklara karşı yürütülen şirket propagandalarının karşısındayım.
Aynı şekilde hiçbir mücadele arkadaşımın emeğini, mücadele geçmişini veya HİZ’e yaptığı katkıyı sorgulamıyorum.
Benim yıllardır içerisinde bulunduğum ekoloji mücadelesi ve bu mücadele içerisinde soru sorma hakkım açısından da aynı yaklaşımın gösterilmesini bekliyorum.
İsim tekrarlarının yarattığı rahatsızlığı ciddiye aldım ve düzelttim.
Fakat HİZ’in şeffaflığı ve bağımsızlığı konusunda soru sorduğum için özür dilemem gerektiğini düşünmüyorum.
Kimseyi “foncu” ilan etmiyorum.
Kimseyi hedef göstermiyorum.
Enternasyonal dayanışmaya karşı çıkmıyorum.
Devletin HİZ’e veya herhangi bir toplumsal mücadeleye müdahalesini kabul etmiyorum.
Sorduğum soru hâlâ son derece somut:
HİZ’in A.6 maddesinde “şeffaf biçimde paylaşılır” denilen maddi kaynaklar, bağışlar ve ayni destekler nelerdir ve nerede paylaşılmıştır?
Bu soruya açık bir cevap verelim.
Ardından aşağıdan örgütlenme ve karar süreçlerine katılım konularındaki kaygıları da aynı açıklıkla konuşalım. 3–4 Ekim Ekoloji Birliği Bileşenler Toplantısı’nda bunları bütün açıklığıyla değerlendirelim.
Birbirimizi suçlamak yerine sorunlarımızı açıkça tartışıp çözerek yolumuza devam edelim.
Çünkü benim anladığım yoldaşlık hukuku, eleştiriyi susturmak değil (!); eleştiriyi kişiselleştirmeden dinleyebilmek, gerektiğinde özeleştiri verebilmek ve ortak mücadelemizin sorunlarını birlikte çözebilmektir.
Yazan: İsmail Akyıldız, 19 Eylül 2026



