Sunuş
Bazen birkaç kelime, içinden çıktığı yerin sınırlarını aşarak çok daha geniş bir dünyanın simgesine dönüşebilir.
Erich Auerbach, Mimesis’te Odysseus’un küçücük yara izinden geçmişin büyük dünyasına açılır. Martin Heidegger, Ren Nehri üzerinden modern tekniğin bir nehri nasıl enerji kaynağı olarak görmeye başladığını anlatır. Meliha Hala ise Doğu Karadeniz’de HES için kırılıp budanan armut ağaçlarının ardından tek bir cümle söyler: “O armutluk bu köyün hayratıydı.” Üçü de görünenin arkasında daha geniş bir anlam dünyası bulunduğunu düşünmemize imkân verir.
Bu yazıda Meliha Hala’nın birkaç kelimesinden hareketle köyün, hafızanın, hayratın ve yaşam alanının dünyasına bakmaya çalıştım. Çünkü onun sözü Doğu Karadeniz’in çok ötesine ulaşabilecek ve yaşam alanlarını savunanları temsil edebilecek simgesel bir ifade olma potansiyeli taşıyor.
Bazen birkaç kelime, içinden çıktığı yerin sınırlarını aşarak çok daha geniş bir dünyanın simgesine dönüşebilir.
Meliha Hala’nın Ağır Bedduası; “O Armutluk Bu Köyün Hayratıydı”
Karadeniz’in bir dağ köyünde yaşayan Meliha Hala, HES yapmak için köye gelenlere öfkeyle seslenmişti:
“O armutluk bu köyün hayratıydı. Onu yukarıdan aşağıya kırdınız, budadınız. Allah’ım da sizi kırsın, budasın inşallah. Allah’ım sizi yerin dibine yatırır inşallah!” (2009)
Bu sözleri yıllar sonra yeniden düşündüğümüzde, Meliha Hala’nın neden özellikle “Armutluk” için böylesine ağır bir beddua ettiğini daha iyi anlıyoruz. HES inşaatı sırasında köyün başka yerleri de zarar görmüştü. Buna rağmen onun başka bir yer için aynı şekilde beddua ettiğini hatırlamıyoruz. Armutluğu diğer yerlerden ayıran bir şey vardı. Meliha Hala bunu tek bir kelimeyle söylüyordu: HAYRAT
Köyün eskileri yıllar önce buraya armut ağaçları dikmişlerdi. Bu meyveler elbette belirli kişilerin tüketimi için yetişmiyordu. Yoldan geçenler, yaylalara göce gidenler, köylüler, çocuklar, yaşlılar bu armutlardan yiyebiliyordu. Meyveyi yiyenler ağaçları dikenleri hatırlıyor, onlara hayır duası ediyorlardı. Ağacı diken kişiler çoktan ölmüş olsalar da diktikleri ağaçlar yaşamaya ve meyve vermeye devam ettiği sürece sonraki kuşaklarla aralarındaki bağ da sürüyordu.
Hayrat kelimesi ağacı, meyveyi, onu dikeni, yiyeni ve edilen duayı aynı anlam dünyasında buluşturuyordu.
HES çalışmaları sırasında ağaçlar kırılıp budandığında bu ilişki de kesintiye uğradı. Bundan sonra o armutlar yenemeyecek, onları dikenler aynı vesileyle hatırlanamayacak ve onlara hayır duası edilemeyecekti. Fiziksel bir müdahale, kuşaklar arasında yıllardır sürdürülen bir ilişkiyi sona erdirmişti. Bedduanın ağırlığı kuşkusuz kaybın ağırlığından geliyordu.
Kaybedilen ağaclarla birlikte geçmişte yaşamış insanlarla bugün yaşayanlar arasında ağaçlar aracılığıyla sürdürülen hassas bir bağ da kopmuştu. Meliha Hala’nın bedduasının şiddetini belki burada aramak gerekir.
Auerbach: Görünenin Arkasındaki Dünya
Erich Auerbach, İstanbul’da sürgündeyken yazdığı Mimesis adlı ünlü kitabının ilk bölümünde, Batı dünyasının edebî ve kültürel köklerini daha iyi anlamak ve anlamlandırmak için birbirinden oldukça farklı iki eski anlatıyı karşılaştırır: Homeros’un Odysseia’sında Odysseus’un yara izinin tanınması ile Kitab-ı Mukaddes’te Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ı kurban etmek üzere yola çıkması. Auerbach’ın amacı Batı edebiyatının beslendiği iki büyük anlatı geleneğinin gerçekliği, zamanı, geçmişi ve insanı nasıl farklı biçimlerde temsil ettiğini ortaya koymaktır.
Odysseus uzun yıllar sonra evine dönmüştür ve kimliğini gizlemektedir. Yaşlı hizmetçi Eurykleia onun ayağını yıkarken bacağındaki yara izini fark eder ve karşısındaki kişinin Odysseus olduğunu anlar. Homeros tam bu anda anlatının akışını keserek yaranın geçmişine döner; Odysseus’un gençliğinde ava çıkışını, bir yaban domuzuyla karşılaşmasını ve yaranın nasıl açıldığını ayrıntılarıyla anlatır.
Auerbach’ın dikkatini çeken, Homeros’un dünyasında kişilerin, nesnelerin ve olayların büyük ölçüde aydınlıkta bulunmasıdır. Ayrıntılar görünür hale getirilir, bağlantılar açıklanır. Geçmiş anlatıya girdiğinde o da şimdiki zaman kadar belirginleşir. Bacakta görülen küçük bir iz, geçmişte yaşanmış bütün bir olayın önümüze getirilmesine yeter.
Hz. İbrahim anlatısı bambaşkadır. Kitab-ı Mukaddes’te geçtiği şekliyle Allah, Hz. İbrahim’e seslenir ve ondan sevdiği oğlu Hz. İshak’ı Moriya diyarına götürerek kendisine göstereceği yerde kurban etmesini ister. Anlatı büyük boşluklar bırakır. Allah’ın nereden seslendiğini, Hz. İbrahim’in ne hissettiğini, baba ile oğlun günler süren yolculuğunda neler düşündüklerini bilmeyiz. Auerbach’a göre bu suskunluk anlatıyı eksiltmez; ona derinlik kazandırır. Söylenenlerin gerisinde söylenmeyen geniş bir dünya hissedilir.
Homeros ayrıntıları aydınlatarak dünyayı önümüze getirirken Hz. İbrahim anlatısı az şey söyleyerek söylenmeyenin ağırlığını hissettirir.
Meliha Hala’nın sözlerine döndüğümüzde Auerbach’ın açtığı bu kapıdan geçebiliriz:
“O armutluk bu köyün hayratıydı.”
Cümle kısadır. Armutluğu kimin diktiğini, ağaçların kaç yaşında olduğunu, kaç kuşağın meyvelerinden yediğini söylemez. Kimlerin altında oturduğunu, çocukken dallarına tırmandığını, köyden ayrılıp yıllar sonra döndüğünde onları yeniden gördüğünü de bilmeyiz. Fakat “hayrat” kelimesi bütün bu anlatılmamış geçmişin kapısını açar.
Meliha Hala’nın verdiği küçük bir bilgi bu dünyanın yapısını anlamamıza yeter: Armutları köyün eskileri dikmişti ve insanlar meyvelerinden yediklerinde dikenlere hayır duası ediyorlardı. Ağacı dikenlerle meyvesini yiyenler arasında yıllar, kimi zaman kuşaklar vardır. Buna rağmen birinin geçmişte yaptığı iyilik diğerinin bugün gerçekleştirdiği bir davranışın parçası olmaya devam eder. Geçmişten bugüne gelen meyve ile bugünden geçmişe yönelen dua aynı ilişkinin iki hareketidir.
Tam burada Odysseus’un yara iziyle armut ağaçları arasında beklenmedik bir yakınlık belirir.
Odysseus’un Yarası, Köyün Armutları
Eurykleia yıllar sonra Odysseus’u bedenindeki eski bir izden tanır. Yara geçmişten kalmıştır, fakat geçmişte kalmamıştır. Odysseus’un bedeninde taşınarak bugüne ulaşmış, onu gören birinin hafızasını harekete geçirmiştir. Küçük bir bedensel iz yıllar önce yaşanmış bir hikâyeyi yeniden açmıştır.
O armutları diken köyün eskilerinin ellerinde, kollarında, bedenlerinde de kim bilir Odysseus’unkine benzeyen kaç yara vardı. Dağda, ormanda, tarlada, gündelik hayatın içinde edinilmiş ve her birinin ardında başka bir hikâye taşıyan yaralar… O bedenler zamanla ortadan kalktı, yaralar da onlarla birlikte kayboldu; fakat diktikleri armut ağaçları kaldı.
Odysseus’un yarası geçmişi kendi bedeninde taşıyordu; armut ağaçları ise onları dikenlerin geçmişini başka canlı bedenlerde taşıdı. Mevsimler döndükçe yeniden çiçeklenen ve meyve veren bu ağaçlar geçmişte yapılmış bir iyiliğin canlı izleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Birinde yara, diğerinde ağaç geçmişi bugüne bağlar. Fakat armut ağaçlarının taşıdığı hafıza bireysel ömrü aşar; onları dikenlerin bedenlerinden ayrılmış, sonraki kuşakların hayatına karışmıştır.
Hayratın Dünyasından Yaşam Alanına
Hayratın tarihsel dünyası bugün müşterekler dediğimiz kavramla aynı değildir. Dinsel ve ahlaki kökleri, kendine özgü gelenekleri vardır. Fakat her ikisi de bazı varlıklarla kurduğumuz ilişkinin sahiplik üzerinden açıklanamayacağını hatırlatır. Meliha Hala’nın armutluğu bunun güzel bir örneğidir. Bir kuşak dikmiş, başka kuşaklar meyvesinden yararlanmış, meyveyi yiyenler dikenlere dua etmiştir. İyilik onu yapan insanın ömrünü aşmıştır.
Armut ağacını sadece biyolojik bir varlık olarak gördüğümüzde onu dikenleri kaybederiz; ekonomik değerine baktığımızda meyvesini yiyenleri ve edilen duayı göremeyiz; bugünkü sahibini sorduğumuzda geçmiş kuşaklarla gelecekte o meyveden yararlanacak insanları dışarıda bırakırız. Hayrat ise ağacı bu ilişkilerden ayırmaz. Yaşam alanı kavramının daha geniş bir ölçekte yapmaya çalıştığı da budur: Bir yeri oluşturan varlıkları, aralarında kurulmuş ilişkiler ve bu ilişkilerin zaman içindeki devamlılığıyla birlikte düşünmek.
Hayrat belirli bir tarihsel ve ahlaki geleneğin kavramıdır; yaşam alanı daha geniş bir ilişkiler bütününü anlamaya yönelir. Fakat hayrat bize yaşam alanının temel özelliklerinden birini gösterir: Bir yerin değeri, orada bulunan varlıkların ayrı ayrı değerlerinin toplamından oluşmaz. Değer, onların arasında kurulmuş ve zaman içinde sürdürülen ilişkilerde yaşar.
Armut ağaçlarına dışarıdan bakan kişi ağaç görür. Meliha Hala hayrat görüyordu. Bu iki bakış arasındaki fark bizi Martin Heidegger’in modern teknik üzerine düşüncesine götürür.
Heidegger: Aynı Armutluğa İki Ayrı Bakış
Heidegger modern tekniği makinelerin çoğalması veya araçların gelişmesi olarak açıklamakla yetinmez. Ona göre daha temel bir dönüşüm gerçekleşmektedir: Modern teknik, doğanın insan karşısında görünme ve açığa çıkma biçimini değiştirir. Ren Nehri üzerinden verdiği örnek bunun için önemlidir. Nehir modern teknik düzen içinde akışıyla, kıyılarıyla, tarihiyle ve çevresinde kurulmuş hayatla değil, hidroelektrik enerji üretme kapasitesi bakımından açığa çıkarılmaya başlanır. Doğa giderek kullanılmayı bekleyen bir varlık stoğu olarak görünür. Heidegger bunu Bestand, yani hazırda-duran kavramıyla anlatır.
Bu bakış altında dere hidroelektrik potansiyeline, dağ maden rezervine, orman ekonomik değere, kıyı turizm kapasitesine dönüşebilir. Meliha Hala’nın armutluğu da iki farklı dünyanın karşılaştığı küçük bir yer olarak okunabilir. HES projesinin hesabında orada güzergâhta bulunan ağaçlar vardır. Sayılabilir, kesilebilir, budanabilir; başka bir yerde dikilecek ağaçlarla telafi edildikleri düşünülebilir. Meliha Hala’nın dünyasında ise aynı yerde “köyün hayratı” vardır. Bir tarafta ağaç ilişkileriyle birlikte görülür; diğer tarafta bu ilişkilerden ayrılarak hesaplanabilir bir varlığa dönüşür. Yaşam alanına yönelik müdahalenin asıl boyutlarından biri de burada ortaya çıkar.
Siz hayrat nedir bilir misiniz?
Meliha Hala’nın ağır bedduası Senoz’daki bir armutluğun sınırlarını aşar. Dünyanın farklı yerlerinde toprağını, suyunu, ormanını, merasını ve yaşam alanını savunan köylülerin söyledikleriyle aynı geniş anlam dünyasına açılma, hatta onları küresel ölçekte temsil etme potansiyeli taşıyabilir. Çünkü kaybedilmek istenmeyen şey bir ağaçtan, dereden, toprak parçası ile sınırlı değildir; kuşaklar boyunca o yerde kurulmuş ve yaşamaya devam eden ilişkiler dünyasıdır.
Meliha Hala’nın “O armutluk bu köyün hayratıydı” sözü bu nedenle Doğu Karadeniz’in çok ötesine ulaşabilecek ve yaşam alanlarını savunanları temsil edebilecek bir ifade olarak da okunabilir.
