Bir bomba sadece bir askeri hedefi vurmaz. Bir mutfağı yok eder. Bir çocuğun yatağını yok eder. Bir evin hafızasını yok eder. Savaş sadece toprakları değil, hayatın dokusunu parçalar. Ama militarizm bu yıkımı görünmez kılar. Haritalar gösterir, oklar çizer, strateji anlatır. Ama yıkılan hayatları anlatmaz. Belki de militarizmin en büyük başarısı budur; savaşı soyut bir kavrama dönüştürmek. Oysa savaş soyut değildir. Savaş her zaman bir bedende gerçekleşir. Bir çocuğun bedeninde. Bir kadının bedeninde. Bir askerin bedeninde. Ve çoğu zaman savaşın bedelini savaş kararlarını vermeyen insanlar öder.
Nursel Demir
Dünya uzun zamandır savaş sesleriyle yaşıyor. Bombaların sesi, tankların sesi, liderlerin meydan nutukları, televizyon ekranlarından akan haritalar, kırmızı oklar, askeri analizler…
Ama bu gürültünün içinde büyük bir çığlık var. O çığlık kadınlara ait.
Militarizm sadece savaş değildir. Militarizm bir düşünme biçimidir. Bir dünya kurma tahayyülüdür. Gücün kutsandığı, itaatin erdem sayıldığı, hiyerarşinin doğallaştırıldığı bir siyasal ve kültürel düzen.
Ve bu düzenin merkezinde savaş vardır.
Ama savaş sadece cephede yaşanmaz. Asıl savaş, zihnin içinde kurulur. Evlerin içinde kurulur. Çocukların nasıl büyütüldüğünde kurulur.
Militarizm önce insanı eğitir. Sonra savaşı mümkün kılar.
Bir oğlan çocuğu daha küçükken ne öğrenir?
Erkek adam korkmaz, geri adım atmaz, vurur ama kendini ezdirmez. Bu aslında küçük bir askeri eğitimdir.
Peki kız çocuğu ne öğrenir?
Sesini yükseltmemeyi, sabretmeyi, idare etmeyi, yaşamı devam ettirecek tüm yaşamsal fonksiyonları.
Birine saldırmayı öğretiyoruz.
Diğerine katlanmayı.
Militarizm tam da burada başlar. Çünkü militarizm sadece silahların değil, karakterlerin de örgütlenmesidir. Bu yüzden militarizm ile patriyarka arasında güçlü bir yapısal ilişki vardır. İkisi de hiyerarşiyi, itaati ve gücü merkezine alır. Militarizm devleti patriarkal bir aile gibi kurar. Komuta eden baba. İtaat eden ötekiler. Devlet ile aile arasındaki bu paralellik tesadüf değildir. Militarizm erkekliği bir görev olarak kurar. Erkeklik burada bir duygu değil, bir rol değil, bir disiplin biçimidir.
Erkek ağlamaz, erkek korkmaz, erkek geri çekilmez, erkek ölür ama yenilmez. Bu cümlelerin hepsi erkekliği insanlıktan çıkaran bir ideolojinin parçalarıdır. Çünkü korkmayan insan yoktur. Ağlamayan insan yoktur. Acı çekmeyen insan yoktur. Militarizm insanı insan olmaktan çıkarmaya çalışır.
Ama aynı zamanda bu düzenin görünmeyen bir omurgası vardır. Kadınlar
Savaş meydanlarında askerler görünür. Ama savaşın görünmeyen emeği kadınların üzerindedir. Bir asker doğmadan önce bir annenin bedeninden geçer. Bir asker büyürken bir kadının bakım emeğiyle büyür. Bir asker savaşa giderken bir kadının gözyaşlarıyla uğurlanır. Bir asker öldüğünde bir kadının yasına bırakılır. Militarizm erkekleri kahraman yapar. Kadınları ise bekleme odasına kapatır.
Bekleyen anne. Bekleyen eş. Bekleyen sevgili. Ve çoğu zaman bekleyen yas.
Savaşın propaganda afişlerine bakın. Üniformalı erkekler vardır. Dimdik, kararlı, güçlü. Kadınlar ise ya el sallayan bir figürdür ya da şehit annesi olarak kutsallaştırılır. Kadın burada özne değildir. Kadın, erkek kahramanlığının duygusal dekorudur.
Militarizm kadınlara üç rol verir. Doğurmak, bakmak ve yas tutmak. Ama kadınların deneyimi bundan çok daha karmaşıktır. Çünkü savaşın gerçek yükünü çoğu zaman kadınlar taşır. Evler yıkıldığında çocukları toplayan kadınlardır. Göç yollarında su taşıyan kadınlardır. Bombaların ardından hayatı yeniden kurmaya çalışan kadınlardır.
Ama savaş kararlarını veren masalarda kadın yoktur.
Bu yüzden militarizm erkeklere kahramanlık, kadınlara dayanıklılık dağıtır. Erkekler savaş hikâyeleri anlatır. Kadınlar savaşın ardından hayatı yeniden toplamaya çalışır. Bir erkek için savaş çoğu zaman onur meselesi olarak anlatılır. Bir kadın için savaş çoğu zaman hayatta kalma meselesidir.
Tam da bu noktada ekofeminist düşünce bize önemli bir şeyi hatırlatır. Militarizm sadece insanları değil, doğayı da hedef alır. Savaşlar ormanları yakar, toprağı zehirler, suları kirletir. Mayınlar sadece askerleri değil, hayvanları ve toprağı da öldürür. Bir bomba sadece bir evi değil, bir ekosistemi parçalar. Doğaya yönelik tahakküm ile kadınlara yönelik tahakküm arasında kurulan bağ bu yüzden tesadüf değildir. Aynı zihniyet hem toprağı hem kadın bedenini kontrol edilecek bir alan olarak görür.
Bu yüzden kadınların militarizme itirazı sadece barış çağrısı değildir. Bu itiraz aynı zamanda hayatı savunma çağrısıdır. Çünkü ekofeminist perspektif bize, hayatın sürdürülebilmesi güç üzerinden değil, bakım üzerinden mümkündür der.
Militarizm erkeklere sürekli korkma, ağlama, geri çekilme der. Ama korku insanidir. Acı insanidir. Geri çekilmek bazen hayatta kalmaktır.
Militarizm erkeklerden insanlığı çıkarıp yerine disiplin koyar.
Kadınlar ise hayatı başka bir yerden kurmaya çalışır.
Bakım üzerinden, dayanışma üzerinden, hayatta kalma üzerinden. Belki de bu yüzden tarih boyunca barış hareketlerinin merkezinde çoğu zaman kadınlar vardır. Çünkü kadınlar savaşın stratejisini değil, hayatta kalabilmenin ve o hayatı yeniden üretmenin stratejisini bilir.
Bir bomba sadece bir askeri hedefi vurmaz. Bir mutfağı yok eder. Bir çocuğun yatağını yok eder. Bir evin hafızasını yok eder. Savaş sadece toprakları değil, hayatın dokusunu parçalar. Ama militarizm bu yıkımı görünmez kılar. Haritalar gösterir, oklar çizer, strateji anlatır. Ama yıkılan hayatları anlatmaz.
Belki de militarizmin en büyük başarısı budur, savaşı soyut bir kavrama dönüştürmek. Oysa savaş soyut değildir. Savaş her zaman bir bedende gerçekleşir. Bir çocuğun bedeninde. Bir kadının bedeninde. Bir askerin bedeninde. Ve çoğu zaman savaşın bedelini savaş kararlarını vermeyen insanlar öder.
Soruyor muyuz kendimize?
Neden dünya sürekli oğlan çocuklarını savaşa hazırlayan bir düzen kuruyor?
Neden onlara barışı kurmayı değil, savaşmak öğretiliyor?
Neden erkeklik sürekli şiddet üzerinden inşa ediliyor?
Ve neden hayatı yeniden kuranların sesi bu kadar az duyuluyor?
Belki de asıl mesele savaşların erkek egemen siyasal düzenler tarafından başlatılıyor olmasıdır. Ama onların bedelini kadınlar, çocuklar, doğa ve hayat ödüyor.
Herşeye rağmen bu hikâye sadece karanlıktan ibaret değil.
Çünkü dünyanın birçok yerinde kadınlar yıllardır başka bir yol olduğunu hatırlatıyor. Savaşlara karşı yürüyen kadınlar. Mayınlı tarlalarda barış talep eden kadınlar. Savaşın ortasında çocukları korumaya çalışan kadınlar. Sularını, topraklarını ve ormanlarını savunan kadınlar.
Hayatı savunan bu direnişler küçük görünür ama aslında dünyanın en büyük karşı hikâyesini kurarlar. Çünkü her bakım emeği, her dayanışma ağı, her barış talebi militarizmin kurduğu dünyanın karşısına başka bir dünya mümkün ihtimalini koyar.
Belki de asıl sormamız gereken soru bu dünya gerçekten savaşarak mı devam edecek? Yoksa yaşayarak mı? Ve bir gün bu dünyanın çocukları bize siz gerçekten başka bir yol bulamadınız mı diye soracaklar.
O gün geldiğinde biz savaşmayı öğrenmiş bir dünyanın içinde doğduk ama yaşamayı öğrenmek için de mücadele ettik diyebiliriz. Savaşın diline karşı hayatın dilini kurmaya çalıştık. Şiddetin düzenine karşı dayanışmayı büyütmeye çalıştık. Yıkımın karşısına bakımın gücünü koyduk.
Belki de dünyayı değiştirecek olan şey tam da budur. Savaşmayı öğrenmiş bir uygarlığın içinde yaşamayı yeniden öğrenmek.
