Berlin’den Akbelen’e, COP31 ve İran’a

0

Berlin’den Akbelen’e, COP31 ve İran’a

Ekstraktivizm, Dolar Hegemonyası ve Küresel Kontrol Rejimi

“Başta insanlar buraya her gelene bizi kurtarın diyordu. Şimdi, biz istemezsek bunu yapamazlar, birlik olursak üstesinden geliriz ruh halindeler” Akbelen/İkizköy muhtarı Nejla Işık

Özet

Bu makale, 1884–85 Berlin Konferansı ile günümüzün ekstraktivist dünya düzeni arasında tarihsel ve yapısal bir süreklilik bulunduğunu ileri sürmektedir. Sömürgecilik çağında doğa ve emek nasıl merkez ülkelerin birikimine bağlandıysa, bugün de benzer ilişki farklı araçlarla sürdürülmektedir. Ancak günümüzde bu düzen yalnızca askeri ve siyasi yollarla değil, aynı zamanda dolar merkezli finans sistemi, yaptırımlar, enerji piyasaları ve küresel yönetişim mekanizmaları aracılığıyla işlemektedir. Bu çerçevede İran’a uygulanan ambargolar ile Türkiye’de Akbelen gibi yaşam alanlarında yoğunlaşan madencilik baskısı, aynı dünya-sisteminin farklı ölçeklerdeki tezahürleri olarak okunabilir. COP31’in Türkiye’de yapılacak olması ise, iklim krizini üreten düzen ile bu krize çözüm aradığını söyleyen uluslararası siyaset arasındaki çelişkiyi daha da görünür hale getirmektedir.

  1. Giriş: Berlin Konferansı ve modern dünya düzeninin kuruluşu

1884–85 Berlin Konferansı, yalnızca Afrika’nın paylaşımı değildir. Aynı zamanda modern dünya ekonomisinin hangi coğrafyaların kaynak bölgesi, hangi coğrafyaların ise birikim merkezi olacağını belirleyen tarihsel bir kırılma noktasıdır. Avrupa devletleri bu konferansta yalnızca sınır çizmemiş, doğanın ve emeğin dünya ölçeğinde nasıl kullanılacağını da kurumsallaştırmıştır. Berlin’de kurulan mantık şudur: Çevre bölgeler ham madde sağlayacak, merkez ise bu hammaddeleri işleyerek sermaye birikimini yoğunlaştıracaktır. Böylece sömürgecilik yalnızca askeri bir egemenlik biçimi değil, eşitsiz bir dünya ekonomisinin de temel modeli haline gelmiştir.

Bu yüzden Berlin Konferansı’nı geçmişte kalmış bir diplomatik olay olarak görmek eksik olur. Asıl önemli olan, orada kurulan ilişkinin biçim değiştirerek bugüne ulaşmış olmasıdır. Bugün haritalar cetvelle çizilmiyor olabilir; fakat maden ruhsatları, enerji koridorları, yaptırımlar, kredi mekanizmaları ve ticaret rejimleri aracılığıyla aynı mantık yeniden üretilmektedir. Dünya-sistemi değişmiş görünse de özünde hâlâ doğayı, emeği ve yaşam alanlarını merkez lehine düzenleyen bir yapıyla karşı karşıyayız.

  1. Dünya-sistemi ve ekstraktivizmin sürekliliği

Modern kapitalist dünya-sistemi, eşitsiz coğrafi işbölümü üzerine kuruludur. Merkez ülkeler teknoloji, finans ve askeri kapasite bakımından üstünlük sağlarken, çevre ülkeler çoğu zaman ham madde üretimi, enerji tedariki ve düşük katma değerli faaliyetlere sıkıştırılır. Bu yalnızca ekonomik bir işbölümü değildir; aynı zamanda siyasal bağımlılık ve toplumsal kırılganlık üreten tarihsel bir düzendir. Bu sistem içinde çevre yalnızca kaynak sağlayan bir alan değil, aynı zamanda krizlerin, borcun, yoksullaşmanın ve ekolojik yıkımın biriktirildiği alandır.

Ekstraktivizm bu dünya-sisteminin en görünür işleyiş biçimlerinden biridir. Madenler, petrol, doğalgaz, kömür, lityum, kobalt ya da su kaynakları yalnızca ekonomik değer taşıyan nesneler değildir; aynı zamanda küresel iktidar ilişkilerinin maddi temelidir. Bu nedenle ekstraktivizm yalnızca “yeraltı kaynaklarını çıkarma” faaliyeti olarak anlaşılamaz. O, doğayı bir yaşam ağı olmaktan çıkarıp dünya piyasası için işlenecek bir stok alanına dönüştüren bir yönetim biçimidir. Berlin’de kolonyal paylaşım olarak beliren bu mantık, bugün çokuluslu şirketler, yatırım ağları, uluslararası tahkim rejimleri ve devlet destekli altyapı projeleriyle sürmektedir.

  1. Dolar hegemonyası: kontrolün finansal mimarisi

Bu düzenin bugünkü en önemli dayanaklarından biri doların küresel üstünlüğüdür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton Woods sistemiyle dolar dünya ticaretinin merkezi para birimi haline geldi; zamanla bu statü, özellikle enerji ticaretinin dolar üzerinden yapılmasıyla daha da güçlendi. Bugün petrol ve gaz ticaretinin büyük ölçüde dolar ekseninde örgütlenmiş olması, yalnızca ekonomik kolaylık sağlamaz; aynı zamanda küresel dolaşımın kim tarafından denetleneceğini de belirler. Dolara erişim, uluslararası ödeme sistemlerine katılım ve bankacılık ağlarına bağlanabilme kapasitesi, artık salt mali değil siyasal bir güç meselesidir.

Bu yüzden günümüzde kontrol yalnızca toprak işgaliyle kurulmaz. Bir ülkeyi küresel sistem içinde zayıflatmanın en etkili yollarından biri, onun finansal dolaşıma erişimini sınırlamaktır. Böylece merkez, çevre üzerindeki hâkimiyetini sadece askeri güçle değil, para ve kredi aracılığıyla da sürdürür. Başka bir deyişle, sömürge çağında donanmaların gördüğü işi bugün çoğu zaman finansal ağlar, yaptırım rejimleri ve rezerv para sistemi görmektedir. Dolar burada yalnızca bir para birimi değil, dünya-sisteminin kontrol ağıdır.

  1. İran ambargosu: finansal dışlamanın jeopolitiği

İran’a uygulanan yaptırımlar bu mekanizmanın en açık örneklerinden biridir. İran yalnızca bölgesel bir devlet değil; büyük enerji rezervlerine, kritik coğrafi konuma ve stratejik geçiş yollarına sahip bir ülkedir. Bu nedenle İran üzerindeki baskı, yalnızca diplomatik anlaşmazlıklarla açıklanamaz. Yaptırımların asıl etkisi, İran’ın küresel finans sistemine erişimini zorlaştırması, bankacılık ilişkilerini daraltması ve enerji gelirlerini serbestçe kullanmasını engellemesidir. Ambargo bu anlamda bir “ticaret yasağı”ndan fazlasıdır; bir ülkenin dünya ekonomisindeki dolaşım kapasitesinin kasten boğulmasıdır.

Bu nedenle İran meselesi, yalnızca İran’ın meselesi değildir. İran’ın zayıflatılması, enerji yolları üzerindeki kontrol mücadelesinin, bölgesel bağımsız hareket alanlarının daraltılmasının ve dolar merkezli küresel düzenin korunmasının bir parçası olarak görülmelidir. Burada kaybeden yalnızca bir devlet olmaz. Aynı zamanda bölgesel özerklik imkânı, alternatif ticaret yolları, enerji üzerinde bağımsız söz söyleme kapasitesi ve daha genel anlamda yaşam alanlarını küresel merkezden bağımsız savunabilme ihtimali de zayıflar. Bu yüzden İran’ın kaybı, yalnızca jeopolitik bir mevzi kaybı değil, daha geniş bir yaşam coğrafyasının daralması anlamına gelir.

  1. Türkiye ve Akbelen: küresel modelin yerel yüzü

Aynı yapısal mantık Türkiye’de madencilik ve enerji politikalarında da görülmektedir. Son yıllarda kömür, altın madenciliği, HES projeleri ve büyük altyapı yatırımları; vadileri, ormanları, tarım alanlarını ve köy yaşamını baskı altına alan bir hat oluşturmuştur. Bu projeler çoğu zaman “kalkınma”, “enerji güvenliği” ya da “milli çıkar” söylemiyle sunulsa da gerçekte doğayı metalaştıran ve yerel yaşamı sermaye birikimine tâbi kılan küresel bir modelin parçasıdır. Akbelen bunun en çarpıcı örneklerinden biridir: Orman, tarım arazisi ve köylü yaşamı, kömür ve enerji üretiminin girdisi haline getirilmiştir. Reuters 2023’te Akbelen’de kömür madeni genişlemesi için ağaç kesimlerine karşı protestoları aktarırken, “Human Rights Watch” da aynı süreçte yeni kömür madenciliği ve termik santral politikalarının iklim ve sağlık açısından ağır sonuçlarına dikkat çekmişti.

Daha önemlisi, bu baskı sona ermiş değildir. 2026 başında Milas’ta acele kamulaştırma kararlarına karşı yeni itirazlar yükselirken, bölgedeki zeytinlikler ve tarım alanları etrafındaki gerilim sürmektedir. Ekoloji örgütleri bunu “ekolojik ve toplumsal yıkımda ısrar” olarak tanımlarken, yerel haberlerde zeytin ağaçlarının sökümü ve taşınması girişimlerine karşı İkizköy halkının direnişini sürdürdüğü aktarılmaktadır. Bu tablo, Akbelen’in yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değil, hâlâ devam eden bir yaşam alanı mücadelesi olduğunu gösterir.

  1. Akbelen ile İran arasında nasıl bir bağ var?

İlk bakışta Akbelen’deki orman ve tarım alanı mücadelesi ile İran’a uygulanan yaptırımlar farklı dünyalara ait görünebilir. Biri yerel bir çevre çatışması, diğeri devletler arası bir jeopolitik kriz gibi okunabilir. Oysa dünya-sistemi açısından bakıldığında ikisi de aynı düzenin farklı ölçekleridir. İran enerji ve finans üzerinden denetlenmek istenirken, Akbelen doğrudan toprak, orman ve kömür üzerinden dönüştürülmektedir. Birinde yaptırım, diğerinde kamulaştırma; birinde bankacılık sistemi, diğerinde madencilik ruhsatı vardır. Fakat her iki durumda da amaç aynıdır: yaşam alanlarını küresel birikim mantığına uygun hale getirmek.

Bu nedenle Akbelen direnişi ile İran üzerindeki baskı aynı küresel kontrol sistemine karşı farklı cephelerde verilen mücadeleler olarak düşünülebilir. Akbelen’de savunulan şey yalnızca birkaç ağaç değildir; yaşamın piyasa için yeniden düzenlenmesine karşı koyma iradesidir. İran meselesinde savunulması gereken de yalnızca bir devletin egemenliği değildir; enerji, ticaret ve bölgesel varoluş üzerinde tek merkezli denetime karşı bir alanın kapanmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, biri yerel diğeri uluslararası görünen bu iki mücadele, özünde aynı küresel tahakküm biçimine karşı durmaktadır.

  1. COP31: iklim zirvesi mi, meşrulaştırma sahnesi mi?

Tam da bu nedenle COP31 meselesi ayrıca önem kazanıyor. UNFCCC’ye göre COP31, 9–20 Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak; Türkiye de son aylarda hazırlık toplantıları, mekân incelemeleri ve diplomatik temaslarla bu süreci görünür biçimde yürütüyor. Resmî anlatı, Türkiye’yi iklim diplomasisinin merkezlerinden biri olarak sunuyor. Fakat burada temel bir çelişki var: Aynı ülke, bir yandan iklim krizine çözüm arayan küresel toplantıya ev sahipliği yaparken, diğer yandan Akbelen/İkizköy hattında kömür ve madencilik baskısı etrafında yeni kamulaştırma ve söküm süreçleriyle anılıyor. Bu yan yana geliş, sıradan bir tutarsızlık değil; tam anlamıyla yapısal bir ironi üretmektedir.

Bu yüzden COP31’i yalnızca “iklim için uluslararası buluşma” olarak okumak yeterli değildir. Zirve, aynı zamanda mevcut düzenin kendisini yeşil bir dille yeniden sunma ve meşrulaştırma alanı haline getirmektedir. İklim krizini derinleştiren ekstraktivist model sorgulanmadan bırakılırsa, COP süreci gerçek bir dönüşüm değil, düzenin yeni bir vitrini olur. Berlin’de doğa ve emek küresel paylaşımın nesnesi haline getirilmişti; bugün COP sahnesinde aynı sistem, bu kez “sürdürülebilirlik”, “yeşil büyüme” ve “enerji dönüşümü” diliyle kendini yeniden üretme imkânı bulmaktadır. ‘İşgal yasası’ olarak anılan 2025 Maden Yasası ve yeni yürürlüğe giren milli parklara yönelik düzenlemeler geri çekilmeden; Akbelen’de ağaçlar kesilmeye, köylüler yerinden edilmeye ve yaşam alanları yok edilmeye devam ediyor ve edecekse bu neyin zirvesidir?

  1. Sonuç: aynı sistem, farklı sahneler

Berlin Konferansı ile kurulan düzen geçmişte kalmış değildir. Yalnızca biçim değiştirmiştir. Bugün aynı mantık; bir yerde maden sahası, başka bir yerde yaptırım rejimi, başka bir yerde iklim diplomasisi, başka bir yerde ise enerji koridoru olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolar sistemi bu düzenin finansal omurgasını kurarken, ekstraktivizm onun maddi zeminini sağlar; savaşlar, ambargolar ve yeşil söylemler ise siyasal yönetim araçlarına dönüşür.

Bu çerçevede Akbelen ile İran arasında kurulan paralellik yüzeysel bir benzetme değildir. İkisi de aynı dünya-sisteminin farklı cepheleridir. İran’ın kaybı, yalnızca bir devletin zayıflaması değil; bağımsız enerji ve bölgesel özerklik imkânlarının daralmasıdır. Akbelen’in kaybı ise yalnızca bir ormanın ya da zeytinliğin kaybı değil; yaşamın piyasa adına yeniden düzenlenmesine teslim olmasıdır. Bu yüzden bugün temel mesele, tek tek olayları birbirinden kopuk görmek değil, onların aynı küresel tahakküm düzeni içindeki yerini görebilmektir. Mücadele de ancak bu bütünlük görüldüğünde gerçek anlamını kazanır.

İsmail Akyıldız, 19 Mart 2026

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın