Görünmeyen Hiyerarşiler, İçselleştirilmiş Tahakküm Ve İhtimamın Kaybı
İnsan ilişkilerinde sessiz ama temel olan hak huzur hakkıdır. İnsan görülmek, duyulmak, saygıyla karşılanmak ister. Bunlar bir lütuf değil, insan olmanın asgari koşullarıdır. Ama bugün en temel ihtiyaçlarımız bile ulaşılması zor taleplere dönüşmüş durumda. İhtiyaç karşılanmadığında insan daha çok ister. Daha çok istedikçe sertleşir. Sertleştikçe en yakınındakini bile uzaklaştırır. Bugün yaşadığımız şey toplumsal bir ihtimam yoksunluğudur. Doğa nasıl hoyratça kullanıldığında geri çekiliyor, kuruyor ve çatlıyorsa insan da ilişkiler de öyle geri çekiliyor, kuruyor ve çatlıyor.
Kadınlar arasında yaşanan gerilimleri çoğu zaman kişisel uyumsuzluk, kıskançlık ya da iletişim sorunu gibi başlıklarla açıklamaya alışkınız. Oysa bu yüzeyde görünenin altında, çok daha derin, örgütlü, içselleştirilmiş ve fark edilmeden sürdürülen bir yapı var. Bu yapı yalnızca erkekler aracılığıyla kurulmaz ve kadınlar arasında da dolaşır, yerleşir, kök salar ve yeniden üretilir.
Üstelik tek katmanlı da değildir. Sınıfla, eğitimle, meslekle, yaşla, mekânla, dil ve bedenle iç içe geçmiş çok katmanlı bir hiyerarşi üretir. Bir kadının diğerine bakışında, ses tonunda, mesafesinde kendini belli eder. Kimi zaman iyi niyetli bir yönlendirme gibi görünür, kimi zaman tecrübe paylaşımı ya da koruma kisvesi altında ortaya çıkar. Ama özünde konumlandırır, sınırlar, aşağılar ya da yüceltir.
Bu hiyerarşiler çoğu zaman açıkça ilan edilmez ama herkes yerini bilir. Kim konuşur, kim dinler. Kimin sözü değerli sayılır, kimin sözü duyguya indirgenir. Kim temsil eder, kim temsil edilir. Bunların hepsi görünmeyen ama son derece işleyen bir düzenin parçalarıdır.
Gündelik hayatın en sıradan anlarında bile karşımıza çıkar bu düzen. Bir toplantıda söz alan kadının başka bir kadının sözünü keserken kendini daha yetkin hissetmesi, bir mahallede ya da işyerinde bazı kadınların daha makbul sayılması, bazılarının ise sürekli kendini açıklamak zorunda bırakılması gibi. Bunlar bireysel değil, yapısal meselelerdir.
Daha çarpıcı olan ise bu düzenin kriz anlarında nasıl çalıştığıdır. Gerilim yükseldiğinde, eleştirinin yönü değişebilir. Erkek figürün davranışı geri plana düşerken, kadının tepkisi tartışma konusu haline gelir. Abarttı, yanlış anladı, uygunsuz davrandı gibi ifadeler çınlar durur.
Bu yalnızca bir savunma refleksi değil, aynı zamanda düzenin devamını sağlayan bir yeniden üretim biçimidir. Kadınların birbirini denetlemesi, sınırlaması ve gerektiğinde cezalandırması üzerinden işleyen bir çark.
Bu durum, kadınlar arası dayanışmanın neden bu kadar kırılgan olduğunu da açıklar. Çünkü dayanışma yalnızca niyetle kurulmaz. Eşitlik hissi olmadan, hiyerarşiler çözülmeden, söz hakkı gerçekten paylaşılmadan dayanışma çoğu zaman bir temsil biçimine dönüşür. Dışarıdan güçlü görünen bağların içinde aynı eski düzen işlemeye devam eder.
Tam da burada, yaşadığımız zamanın ruhu devreye girer.
Zor bir zamandan geçiyoruz. Bunu artık sadece düşünmüyoruz, taşıyoruz. Herkesin içi biraz daha gergin, eşiği biraz daha düşük, kırıldığı yer biraz daha açıkta. Ve belki de bu yüzden en çok ihtiyaç duyduğumuz huzur, incelik, zarafet ve ihtimamı birbirimize en az verebildiğimiz bir dönemdeyiz.
İnsan ilişkilerinde sessiz ama temel olan hak huzur hakkıdır. İnsan görülmek, duyulmak, saygıyla karşılanmak ister. Bunlar bir lütuf değil, insan olmanın asgari koşullarıdır. Ama bugün en temel ihtiyaçlarımız bile ulaşılması zor taleplere dönüşmüş durumda. İhtiyaç karşılanmadığında insan daha çok ister. Daha çok istedikçe sertleşir. Sertleştikçe en yakınındakini bile uzaklaştırır.
Böylece kimseye iyi gelmeyen bir kısır döngü kendini tekrar eder. Beklenti, karşılanmama, hırçınlık, uzaklaşma ve ardından daha büyük bir boşluk.
Bu yalnızca bireysel bir mesele değildir. İçinde yaşadığımız düzenin bize bıraktığı bir izdir bu. İhtimamın değersizleştirildiği, bakımın görünmez kılındığı, emeğin sıradanlaştırıldığı bir dünyanın izi. Kadın yoksunluğu dediğimiz şey tam da burada başlar. Yalnızca kadınların değil, bütün toplumun ihtimamdan, şefkatten ve özenli ilişkilenmeden yoksun kalması.
Bugün yaşadığımız şey toplumsal bir ihtimam yoksunluğudur.
Doğa nasıl hoyratça kullanıldığında geri çekiliyor, kuruyor ve çatlıyorsa insan da ilişkiler de öyle geri çekiliyor, kuruyor ve çatlıyor.
İhtimamın olmadığı yerde beklenti büyür. İnceliğin olmadığı yerde ses yükselir. Zarafetin olmadığı yerde temas sertleşir. Ve insan, fark etmeden kendi gölgesiyle dövüşmeye başlar.
Görülmek isterken görünmez olmak, incelik beklerken kabalıkla karşılaşmak, bağ kurmak isterken yalnızlaşmak gibi. Bu yalnızlık çoğu zaman daha fazla talep olarak geri döner. Ama talep arttıkça bağ zayıflar. İşte o ince kırılma noktası tam da burasıdır. Çünkü bazı şeyler zorlandıkça değil, nefes aldıkça iyileşir. Bazı ilişkiler üstüne gidildikçe değil, biraz geri çekilince kendini onarır. Bu bir vazgeçiş değildir. Bu, hayatın ve ilişkinin ritmine alan açmaktır.
Belki de dönüşüm tam burada başlar.
Kadınların birbirine yukarıdan değil, yandan bakabildiği yerde. Gerçekten dinlemenin mümkün olduğu yerde. Kendi konumunu sorgulamaktan kaçmayan, ayrıcalığını fark eden, sözünü paylaşabilen bir ilişki biçiminde. Bu yalnızca bireysel bir değişim değil yeni bir politikanın ihtimalidir.
Eril düzenin kadınlar arasındaki uzantılarını çözmek, sadece iyi geçinmek meselesi değil, politik bir meseledir. Çünkü hiyerarşi çözülmeden eşitlik kurulamaz. Eşitlik kurulmadan da hiçbir direniş gerçekten yaşamı çoğaltan, kapsayan ve dönüştüren bir güce dönüşemez.
Birbirimize bakarken karşımızdaki kadını mı, yoksa onun üzerinden kurduğumuz kendi yerimizi mi görüyoruz?
Bu sorudan kaçmadan ama birbirimizi incitmeden yürüyebilmek, birbirimizi zorlamadan da yanında kalabilmek, dışarıda aradığımız ihtimamı birlikte kurabilmek. Çünkü ihtimam verilen bir şey değil, kurulan bir şeydir.
Toplum hasta olabilir. Ama iyileşme hâlâ mümkün. Ve belki de biri durup bunu okuduğunda, biraz yumuşadığında, biraz kendi gölgesinden çıktığında başlayacak İYİ’ leşme.