Sağı Solu Yok! Yaşamdan Yana mısın, Yıkımdan Yana mı?

0

Sağı Solu Yok: Yaşamdan Yana mısın, Yıkımdan Yana mı?

“Talebimiz bir tek aslında, altında hiçbir şey aranmasın. Doğduğumuz, karnımızı doyurduğumuz topraklarımızda yaşamak, üretmek ve orada var olmak istiyoruz.”

Nejla Işık (7 Nisan 2026, Ankara)

“Tam da bu noktada, sağ/sol ayrımını aşan ama onu tamamen ortadan kaldırmayan yeni bir ayrım daha görünür hale gelmektedir: yaşamdan yana olanlar ile yıkımdan yana olanlar arasındaki ayrım. Bu noktada ortaya çıkan yeni özneyi tanımlamak gerekir: YAŞAM SAVUNUCULARI. Bu özne, klasik anlamda sağ/sol kategorileriyle tam olarak açıklanamaz; çünkü mücadelesini ideolojik aidiyetlerden çok yaşamın somut koşulları üzerinden kurar. Akbelen’de, Bergama’da ve benzer mücadelelerde ortaya çıkan gerçeklik tam da budur: Zira yaşam alanları sermaye birikimi uğruna feda edilebilir kabul edilmektedir.”

Bugün siyasal tartışmaların en kritik sorularından biri şudur: Toplumsal mücadeleleri hâlâ “sağ/sol” ayrımı üzerinden mi okumalıyız, yoksa yeni bir ayrım olarak “yaşam/yıkım” karşıtlığı mı belirleyici hale gelmiştir? Ekolojik krizin derinleştiği, müştereklerin hızla tasfiye edildiği ve köylerin, ormanların, suların sermaye birikiminin doğrudan hedefi haline geldiği bir çağda bu soru yalnızca teorik değil, doğrudan yaşamsaldır.

Çünkü verilecek her cevap, nerede durduğumuzu ve kiminle birlikte mücadele ettiğimizi belirler.

Sağ/sol ayrımının kökeni, 1789 Fransız Devrimi sürecinde toplanan Ulusal Meclis’e dayanır. Mecliste kralın yetkilerinin korunmasını, geleneksel düzenin sürdürülmesini ve aristokrat ayrıcalıklarının devamını savunanlar başkanın sağ tarafında otururken; kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını, halk egemenliğini ve yeni bir toplumsal düzenin kurulmasını savunanlar sol tarafta yer alıyordu. Bu mekânsal ayrım kısa sürede siyasal bir anlam kazandı. “Sağ”, düzenin, otoritenin ve mülkiyetin korunmasını ifade ederken; “sol”, değişimi, eşitliği ve halk egemenliğini temsil etmeye başladı. Ancak bu erken dönemde “sol” homojen bir yapı değildi: burjuvazi, kentli yoksullar, radikal jakobenler ve köylüler aynı safta yer alıyor, fakat eşitlikten ve özgürlükten farklı şeyler anlıyorlardı. Nitekim devrim ilerledikçe bu ortaklık dağılmış, dün aynı tarafta oturan güçler kısa süre içinde birbirine karşı konumlanmıştır.

Zamanla sağ/sol ayrımı modern siyasetin kurucu çerçevelerinden biri haline geldi ve eşitlik, özgürlük, emek ve mülkiyet ilişkileri etrafında farklı dünya görüşlerini ifade etmeye başladı. Ancak bugün bu ayrımın muğlaklaştığı (bulanıklaştığı) da açıktır. Kendini sağ olarak tanımlayan aktörler sosyal politikalar uygulayabilirken, sol olarak tanımlanan yapılar piyasa mekanizmalarıyla uyumlu politikalar geliştirebilmektedir. Bu durum, sağ/sol ayrımının tek başına bugünü açıklamakta yetersiz kaldığını gösterir. Bununla birlikte, bu ayrımın tamamen ortadan kalktığını söylemek de mümkün değildir; çünkü kapitalist üretim ilişkileri ve sermaye birikimi süreçleri varlığını sürdürmektedir.

Tam da bu noktada, sağ/sol ayrımını aşan ama onu tamamen ortadan kaldırmayan yeni bir ayrım daha görünür hale gelmektedir: yaşamdan yana olanlar ile yıkımdan yana olanlar arasındaki ayrım.

Bu ayrım ideolojik kimliklerden çok somut yaşam alanları üzerinden kurulur. Bir köyde maden açılıp açılmaması, bir ormanın kesilip kesilmemesi, bir derenin özgür akıp akmaması gibi sorular, doğrudan bir saflaşma yaratır. Bu saflaşmada belirleyici olan, kişinin kendini sağ ya da sol olarak tanımlaması değil; yaşamı mı savunduğu, yoksa yıkımın parçası mı olduğudur.

Bu ayrım literatürde bu isimle yerleşmiş bir kavram değildir; ancak ekstraktivizm, müştereklerin tasfiyesi ve nekropolitika tartışmalarında aynı karşıtlık uzun süredir farklı adlarla kurulmaktadır. Ekstraktivizm tartışmaları yaşam alanlarının sermaye birikimi için nasıl sömürüldüğünü ortaya koyarken, müşterekler literatürü çitlemeler yoluyla yaşamın nasıl parçalandığını analiz eder. Nekropolitika ise iktidarın yaşamı değil ölümü yönetme biçimlerine işaret eder.

“Yaşam/yıkım” ayrımı, bu dağınık teorik çerçeveyi daha yalın ve politik bir ifadeyle yeniden kurar; karmaşık analizleri doğrudan bir siyasal saflaşma biçimine dönüştürür.

Bu karşıtlık Türkiye’de yalnızca teorik bir önerme olarak değil, somut bir tarihsel süreç olarak da ortaya çıkmıştır. Bergama’dan başlayan ve yıllar içinde farklı coğrafyalarda yeniden üretilen mücadeleler, bu sürecin en görünür ifadesidir. Bergama’da altın madenciliğine karşı verilen mücadele, toprağın, suyun ve yaşamın savunusu olarak ortaya çıktı. Köylüler ile bilim insanlarının ve kentli dayanışma ağlarının yan yana gelmesi, yalnızca yerel bir direniş değil, aynı zamanda yeni bir siyasal bilinç üretimi anlamına geliyordu.

Bu süreç kesintiye uğramadı; aksine Karadeniz’de dereler için verilen mücadelelerde, Kazdağları’nda, Cerattepe’de, İkizdere’de ve nihayet Akbelen’de yeniden ve yeniden ortaya çıktı. Akbelen’de yaşananlar, yaşam/yıkım karşıtlığının en açık biçimde görüldüğü örneklerden biridir.

Burada mesele yalnızca ağaçların kesilmesi değildir; köylülerin yaşam alanlarının, geçim kaynaklarının ve müştereklerinin yok edilmesidir. Bu nedenle Akbelen direnişi, ideolojik etiketlerin ötesinde, doğrudan yaşamın savunusu olarak anlam kazanır.

Bugün yaşanan ekolojik yıkım süreçleri yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir tercihtir. Achille Mbembe’nin kavramsallaştırdığı anlamda bu durum, bazı yaşamların ve coğrafyaların gözden çıkarılabilir görülmesini ifade eden bir nekropolitika biçimidir.

Akbelen’de, Bergama’da ve benzer mücadelelerde ortaya çıkan gerçeklik tam da budur: yaşam alanları sermaye birikimi uğruna feda edilebilir kabul edilmektedir.

Bu noktada ortaya çıkan yeni özneyi tanımlamak gerekir:

YAŞAM SAVUNUCULARI.

Yaşam savunucuları, kendilerini yalnızca belirli bir ideolojik kimlik üzerinden değil, doğrudan yaşam alanlarını savunma pratiği üzerinden kuran bir özneleşmeyi ifade eder. Köylüler, çiftçiler, kadınlar, yerel halklar ve onlarla dayanışma içinde olan kentliler; yani toprağı, suyu, ormanı ve müşterekleri savunan herkes bu tanımın içindedir.

Bu özne, klasik anlamda sağ/sol kategorileriyle tam olarak açıklanamaz; çünkü mücadelesini ideolojik aidiyetlerden çok yaşamın somut koşulları üzerinden kurar.

Nekropolitik düzen içinde bazı coğrafyaların ve toplulukların “feda edilebilir” olarak görülmesi, yaşam savunucularını doğrudan politik bir konuma yerleştirir. Bu anlamda yaşam savunuculuğu yalnızca bir etik duruş değil, aynı zamanda açık bir siyasal karşı çıkıştır. Bergama’dan Akbelen’e uzanan süreçte ortaya çıkan köylü direnişleri, bu öznenin en somut ifadesidir. Bu direnişler, yalnızca bir çevre mücadelesi değil; yaşamın, müştereklerin ve geleceğin savunusudur.

Yaşam savunucuları, klasik siyasal ayrımların ötesinde yeni bir ortaklık zemini kurar. Bu zeminde belirleyici olan, kişinin kendini nasıl tanımladığı değil; yaşamdan mı yoksa yıkımdan mı yana saf tuttuğudur. Bu nedenle yaşam savunuculuğu, yalnızca bir kavram değil, aynı zamanda yeni bir siyasal düzlemin -daha doğrusu Bergama’dan Akbelen’e uzanan bir sürecin- adı haline gelmektedir.

Bu süreç bize şunu gösterir: Bugün mücadele yalnızca sağ/sol kimlikler üzerinden yürümemektedir. Farklı politik geleneklerden gelen insanlar, aynı yaşam alanını savunmak için yan yana gelebilmektedir. Bu birliktelik, sağ/sol ayrımını ortadan kaldırmaz; ancak onu aşan yeni bir siyasal düzlem yaratır. Bu düzlemde belirleyici olan, kimin hangi ideolojik etiketi taşıdığı değil, yaşamdan mı yoksa yıkımdan mı yana saf tuttuğudur.

Köyler bu yeni siyasal düzlemde yalnızca coğrafi mekânlar değildir; “direnişin kaleleri” olarak ortaya çıkmaktadır.

Çünkü köyler, toprağın, suyun, ormanın ve müştereklerin hâlâ birlikte var olduğu; yaşamın henüz tümüyle metalaştırılmadığı alanlardır. Bu nedenle köylerin savunulması, yalnızca bir yerel mesele değil, yaşamın bütününü savunma mücadelesidir. KÖY HAKKI tam da bu noktada anlam kazanır: köylerde yaşama, üretme ve var olma hakkı, aynı zamanda müşterekleri koruma ve geleceği kurma hakkıdır.

Sonuç olarak, bugün mesele sağ ile sol arasında basit bir tercih yapmak değildir; ancak bu ayrımın tamamen ortadan kalktığını söylemek de doğru değildir. Asıl belirleyici olan, yaşamı ve müşterekleri savunanlarla, sermaye birikimi uğruna doğayı ve toplumu yıkanlar arasındaki karşıtlıktır. Bergama’dan Akbelen’e uzanan süreç, bu karşıtlığın somut tarihidir. Ve bu süreç bize şunu hatırlatır: Köyler yalnızca direnişin kaleleri değil, aynı zamanda geleceğin ekolojik yaşamının kurulacağı alanlardır.

İsmail Akyıldız, 8 Nisan 2026

 

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın