Bugün İstanbul’dan Artvin’e doğru bir otobüs daha yola çıkıyor. Kadıköy Belediyesi önünden hareket eden yaşam savunucuları, 13 Mayıs’ta görülecek Reşit Kibar davasını takip etmek için Cankurtaran’a gidiyor. Bu yolculuk sıradan bir duruşma takibi anlamına gelmiyor. Bergama’dan bugüne uzanan yaşam mücadelelerinin birikimi yeniden yollara düşüyor. Çünkü Artvin’de görülen dava, köylerin, ormanların, derelerin ve yaşam alanlarının nasıl bir kuşatma altında bırakıldığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Türkiye’de ekoloji hareketinin en önemli çıkış noktalarından biri Bergama direnişleri olmuştu. Bergamalı köylüler altın madenciliğine karşı ayağa kalktıklarında çok temel bir hakikati savunuyorlardı: Toprağımız giderse buradaki yaşamımız sona erer. O yıllarda köylüler şirketlerin, devlet politikalarının ve küresel madencilik düzeninin karşısına dikildi. Topraklarını, sularını, zeytinlerini ve çocuklarının geleceğini korumaya çalıştılar. Bergama’da yükselen bu ses daha sonra Karadeniz’de HES mücadelelerine, Cerattepe’ye, Kazdağları’na, İkizdere’ye, Akbelen’e ve ülkenin dört bir yanındaki yaşam mücadelelerine yayıldı.
Bu mücadeleler büyüdükçe baskılar da büyüdü. Köylüler davalarla, gözaltılarla, şirket baskılarıyla ve kolluk güçlerinin müdahaleleriyle karşı karşıya bırakıldı. Karadeniz’de deresini savunan insanlar “yatırıma engel olan kişiler” gibi gösterildi. Akbelen’de zeytinini ve ormanını koruyan köylüler jandarma barikatlarının önüne sürüldü. Yaşam mücadelelerini görünür kılan gazeteciler, belgeselciler ve aktivistler hedef hâline getirildi.
Bugün Artvin Cankurtaran’da yaşananlar da bu uzun tarihsel çizginin devamı olarak karşımızda duruyor.
3 Eylül 2024’te Artvin’in Cankurtaran bölgesinde EFOR şirketinin yürüttüğü ağaç kesimine karşı köylüler ve yaşam savunucuları bir araya geldi. Köylüler kendi yaşam alanlarını korumak için oradaydı. O gün çıkan saldırıda Reşit Kibar silahla vurularak öldürüldü. Başka köylüler de saldırının hedefi oldu.
Soruşturma sürecinde dosya hakkında “kısıtlılık kararı” verildi. Kısıtlılık kararı, soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgelerin avukatların ve kamuoyunun erişimine kapatılması anlamına geliyor. Yani hangi delillerin toplandığı, hangi ifadelerin bulunduğu, kimlerle ilgili hangi araştırmaların yapıldığı görülemiyor. Savcılık bunu genellikle “soruşturmanın selameti” gerekçesiyle uyguluyor. Fakat kamuoyunda büyük yankı yaratan olaylarda bu karar çoğu zaman gerçeğin ortaya çıkmasını zorlaştıran bir uygulama olarak değerlendiriliyor. Reşit Kibar dosyasında da avukatlar, olayın arkasındaki ilişkilerin karartıldığını ve soruşturmanın daraltıldığını ifade etti.
Duruşmalar ilerledikçe başka sorunlar da ortaya çıktı. Mahkemenin önemli video kayıtlarını yeterince incelemediği, yeni tanıkların araştırılmadığı ve kamu görevlileri hakkında işlem yapılmadığı yönünde eleştiriler yapıldı. Duruşmaları izlemeye gelen aileler ve yaşam savunucuları zaman zaman baskılarla karşılaştı. Baroların ve hukuk örgütlerinin davaya katılma talepleri reddedildi. Bütün bunlar davanın neden Türkiye’deki yaşam mücadeleleri açısından dikkatle izlendiğini açık biçimde gösteriyor.
Sürecin en çarpıcı yanlarından biri ise saldırıya uğrayan köylülerin zamanla sanık hâline getirilmesi oldu. Cinayet günü yaşanan olaylarla ilgili köylüler hakkında “mala zarar verme” ve “basit yaralama” suçlamalarıyla ayrı bir dava açıldı. Daha sonra bu dosya ana dava ile birleştirildi. Böylece ormanını savunan köylüler, öldürülen arkadaşları için adalet ararken aynı zamanda mahkemede sanık sandalyesine oturtulmuş oldu.
Bu tablo Türkiye’de ekoloji hareketinin son yıllarda yaşadığı büyük baskı ortamıyla doğrudan bağlantılıdır. Akbelen’de zeytinliklerini ve ormanlarını savundukları için hedef alınan köylüler hâlâ yargılanıyor. Esra Işık 42 gün tutuklu kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Fakat konu kapanmaktan çok uzak. Şirketlerin önünü açan düzen yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen sürüyor, köylüler ise ülke ölçeğinde yaşam alanlarını korudukları için baskıyla karşılaşmaya devam ediyor.
Benzer bir durum Hakan Tosun davasında da görülüyor. Yaşam mücadelelerini yıllarca görüntüleyen, köylülerin sesini Türkiye’ye taşıyan Hakan Tosun’un öldürülmesi, ekoloji hareketi açısından büyük bir kırılma yarattı. 6 Mayıs’ta görülen ilk duruşma, yaşam savunucularının neden bu kadar öfkeli ve kararlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu! Çünkü insanlar artık şunu görüyor: Toprağını savunan köylüler, onları görünür kılan gazeteciler ve yaşam savunucuları giderek daha fazla hedef hâline getiriliyor.
İşte 13 Mayıs’taki Reşit Kibar duruşması bu yüzden büyük önem taşıyor. Çünkü bu dava, yaşam alanlarını savunmanın suç hâline getirilip getirilmeyeceğini de gösterecek bir aşamaya geldi.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Köylüler kendi köylerinde söz hakkını kaybetmeye zorlanıyor. Dereler şirketlerin kullanımına açılıyor. Ormanlar maden sahasına çevriliyor. Yaylalar enerji projelerine teslim ediliyor. Zeytinlikler “kamu yararı” denilerek şirketlerin önüne seriliyor. Köylüler ise ya göçe zorlanıyor ya da kendi toprağında suçlu gibi gösteriliyor.
Tam da bu nedenle bugün “Köy Hakkı” meselesi hayati bir anlam taşıyor. Köy Hakkı; köylünün toprağında yaşama, üretme, suyunu koruma, ormanına sahip çıkma ve kendi yaşam alanları üzerinde söz söyleme hakkıdır. Köylerin kaderinin şirket raporlarıyla ya da masa başında hazırlanan projelerle belirlenmesine karşı çıkmaktır. Çünkü köy; tarihtir, bellektir, emektir, üretimdir, imecedir/dayanışmadır, yaşamın sürekliliğidir.
Reşit Kibar davası bu yüzden bütün ekoloji hareketi açısından tarihsel bir önem taşıyor. Burada ortaya çıkacak sonuç, Türkiye’de köylülerin yaşam alanlarını savunmasının meşru bir hak olarak görülüp görülmeyeceğini de gösterecek.
Bugün İstanbul’dan Artvin’e giden otobüs aslında insanlardan çok daha fazlasını taşıyor. Bergama’dan Cerattepe’ye, İkizdere’den Akbelen’e uzanan mücadelenin birikimini taşıyor. Reşit’in, Esra’nın, Hakan’ın ve toprağını savunan bütün köylülerin sesini taşıyor.
Köy Hakkı, yaşam hakkıdır