Doğa Geri Döndü; Hakan Konuşuyor, Köy Konuşuyor, Karınca Konuşuyor…
Ekolojik kriz, doğayı yeniden tanımladı; köyü geri değil, geleceğe ait bir yaşam ölçeği olarak görünür kıldı; karıncayı ise bir metafordan çıkarıp yaşamın nasıl sürdürülebileceğine dair somut bir öğretmene dönüştürdü. Bergama’dan Akbelen’e uzanan mücadele hattı, Hakan Tosun’un ördüğü ilişkisel pratik ve köylerde canlı kalan bu yaşam etiği, aynı noktada birleşiyor: yaşam, merkezlerden değil; ilişkiler üzerinden savunulur.
Ekolojik kriz, Türkiye’de yalnızca doğaya yönelmiş bir yıkımı değil, yaşamın nasıl sürdürüleceğine dair yerleşik düşünce biçimlerinin çözülüşünü de görünür kıldı. Uzun süre doğa, insan faaliyetlerinin dışında kalan bir “çevre”; köy ise kalkınma anlatısının gerisinde bırakılması gereken bir alan olarak ele alındı. Oysa özellikle Bergama’dan Akbelen’e uzanan ekolojik mücadeleler, bu bakışın hem siyasal hem ontolojik olarak çöktüğünü gösterdi. Ekolojik kriz burada yeni bir gündem değil, düşünceyi ve siyaseti zorla yeniden kuran tarihsel bir eşik olarak ortaya çıktı.
1990’larda Bergama köylülerinin siyanürlü altın madenciliğine karşı verdiği mücadele, Türkiye’de köyün ilk kez açık biçimde yaşamın bütünlüğü adına konuştuğu andı. Bu direniş, çevreyi soyut bir değer olarak koruma çağrısından çok daha fazlasını ifade ediyordu. Köylüler toprağın, suyun ve bedenin birbirinden ayrılabilir unsurlar olmadığını fiilen ortaya koydu. Kalkınma, yatırım ve büyüme söylemleri karşısında Bergama’da köy, yaşamın sürekliliğini esas alan başka bir ölçü sundu. Böylece köy, üretimin edilgen mekânı olmaktan çıkarak, doğa ile insan arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğine dair söz üreten bir yaşam ölçeği hâline geldi.
Bergama’yla açılan bu hat, Munzur’dan Karadeniz’e, Kazdağları’ndan Akbelen’e kadar uzanan mücadelelerle derinleşti. Bu süreçte köyler artık yalnızca projelere itiraz etmiyor; kararların kim tarafından, hangi bilgiye ve hangi yaşam tasavvuruna dayanarak alındığını sorguluyordu. Ekolojik kriz, köy bilgisini tali değil, yaşamsal kıldı. Köy bu bağlamda ne nostaljik bir kalıntı ne de yalnızca yerel bir mekândı; yaşamın yeniden üretildiği, doğayla kurulan ilişkinin her gün sınandığı bir direniş alanıydı.
Akbelen Ormanı’nda yaşananlar, bu sürecin bugünkü en çıplak ifadesi oldu. Akbelen’de mesele birkaç ağacın kesilmesi değil, bir köyün hava, su ve toprakla birlikte tasfiye edilmesiydi. İkizköylülerin direnişi, köyün artık yalnızca kendi varlığını değil, daha geniş bir yaşam alanının sürekliliğini savunduğunu gösterdi. Köy burada, kentin ve toplumun geleceğiyle doğrudan bağlantılı bir ölçek olarak konuştu. Çünkü köyün yok edilmesi, yalnızca yerel bir kayıp değil; yaşamın ortak koşullarının tahribi anlamına geliyordu.
Bu direniş biçiminin ardında, Alevi-Bektaşi geleneğinde merkezi bir yer tutan ‘varlığın birliği’ anlayışı (vahdet-i vücut) bulunur. Bu anlayış, insanı doğanın karşısına yerleştirmez; insanı, doğayı ve yaşamı aynı varoluşun farklı görünümleri olarak kavrar. Toprak, su ve orman bu ontolojide insanın üzerinde tasarruf kuracağı nesneler değil; can taşıyan, ilişki kurulan varlık alanlarıdır. Doğayla kurulan bağ bu nedenle mülkiyet, kullanım hakkı ya da verimlilik üzerinden değil; birlikte var olma ve incitmeme sorumluluğu üzerinden şekillenir. Köy, bu anlayış içinde, yalnızca üretimin örgütlendiği bir yerleşim değil; varlığın birliğinin gündelik yaşamda deneyimlendiği somut bir ölçektir.
Bu ontolojik zemin, köyün siyasal tutumunu da belirler. Hiyerarşiyi, merkezileşmeyi ve temsil iddiasını aşındıran bu yaşam anlayışı, sürekliliği kişilerde ya da kurumlarda değil, ilişkilerde kurar. Rızalık, ortak sorumluluk ve yatay bağlar, köyü edilgen bir mağdur olmaktan çıkararak aktif bir direniş alanına dönüştürür. Köyün direniş biçimi ile karınca gibi işleyen merkezsiz yaşam siyaseti arasındaki yakınlık, tam da bu zeminde anlam kazanır: yaşam, yukarıdan aşağıya buyurularak değil; aşağıdan yukarıya, çoğalarak ve dağınık biçimde savunulur.
Bu hattın içinde, karınca gibi hareket eden insanların ördüğü merkezsiz bir yaşam siyaseti de yer alır. Hakan Tosun’un yaşamı ve katli, ekolojik mücadelenin şiddet ve iktidar ilişkileriyle kesiştiği noktayı görünür kılar. Hakan Tosun’un tutumu, benliği öne çıkarmayan, sürekliliği kişilerde değil ilişkilerde kuran bu ontolojik anlayışla uyumludur. Hiyerarşiye dayanmayan, yerel bağları birbirine ekleyen ve merkez üretmeyen bu pratik, merkezi iktidar biçimleri açısından tehlikelidir. Çünkü bastırılması tek bir örgüte, tek bir lidere ya da tek bir merkeze indirgenemez. Bu nedenle Hakan Tosun’un öldürülmesi, yalnızca bireysel bir cinayet değil; merkezsiz ve ilişkisel yaşam biçimlerine yönelmiş yapısal bir şiddetin parçası olarak okunmalıdır.
Bu yaşam aklı, Türkiye’de tarihsel karşılığını özellikle Alevi köylerinde bulur. Alevilikte doğa, insanın üzerinde mutlak tasarruf kurduğu bir alan değil; “can” olarak muhatap olunan bir varlık alanıdır. Lokmanın paylaşılması, rızalık ilkesi ve cem pratiği, varlığın birliği fikrinin soyut bir metafizik değil; gündelik yaşamı düzenleyen somut bir etik olduğunu gösterir. Bu yönüyle Alevi köyleri, modern ekoloji ve siyaset tartışmalarından çok önce, rekabet yerine dayanışmayı, birikim yerine sürekliliği, hiyerarşi yerine yatay ilişkileri esas alan bir yaşam düzenini fiilen kurmuştur.
Dersim’den Tokat’a, Hewsel Bahçeleri’nden Karadeniz ve Akdeniz havzalarına kadar pek çok ekolojik direniş, bu yaşam bilgisinin hâlâ canlı olduğu köylerde filizlenmiştir. Bu direnişlerde doğa savunusu, inançtan ya da kültürden ayrı değil; yaşamla kurulan ilişkinin güncel bir devamıdır. Köy, burada, karınca gibi işleyen bir düzenin mekânsal karşılığıdır: merkezsiz, paylaşımcı ve doğayla uyumlu.
Ekolojik kriz, doğayı yeniden tanımladı; köyü geri değil, geleceğe ait bir yaşam ölçeği olarak görünür kıldı; karıncayı ise bir metafordan çıkarıp yaşamın nasıl sürdürülebileceğine dair somut bir öğretmene dönüştürdü. Bergama’dan Akbelen’e uzanan mücadele hattı, Hakan Tosun’un ördüğü ilişkisel pratik ve köylerde canlı kalan bu yaşam etiği, aynı noktada birleşiyor: yaşam, merkezlerden değil; ilişkiler üzerinden savunulur.
Doğa geri döndü;
HAKAN konuşuyor.
Köy konuşuyor.
Karınca konuşuyor.
[yazan: ismail akyıldız,1 ocak 2026]