Yaşam Hakkı: Köy ve Kent Dayanışmasının Ortak Zemini

0

Köylülerin zeytinlikleri, tarım alanları ve su havzası ile doğrudan bağlantılı olan Akbelen Ormanı’nın hemen bitişiğinde yer alan İkizköy ve Çevre Köyleri, Nejla ve Esra Işık aracılığıyla acele kamulaştırmaya karşı İstanbul’a dayanışma çağrısı yaptı. Karacahisar köyünden Ayşe Günay ise 12 Şubat 2026 tarihinde doğrudan İstanbul’a gelerek kısaca Galata Forumu olarak adlandırdığımız Acele Kamulaştırmaya Karşı Yaşam Hakkı Forumu’nda bu çağrıyı yeniledi ve şu ifadeleri kullandı; “Köy olmadan kent olmaz, kent olmadan köy olmaz!” Bu cümle aslında Bergama’dan Karadeniz köylerine, Kazdağları’ndan Akbelen’e uzanan direniş hattının da kurucu değerlerini ifade ediyordu. Başlangıcından bugüne kadar Türkiye ekoloji hareketinin başarıları “Köy/kent Dayanışması” sayesinde olmuştur. Köylüler ve kentliler “Yaşam Hakkı” üzerinden ittifak gerçekleştirmişlerdir. “Köy Hakkı” ve “Kent Hakkı” için mücadele edenlerin  ortaklaştığı zemin Yaşam Hakkı olmuştur

Bugüne kadar ekoloji hareketinde kazandığımız her hak, büyük oranda köylülerin ve kentlilerin bir araya gelerek birlikte mücadele vermesiyle kazanılmıştır. Bergama’dan Akbelen Ormanı’na kadar köy/kent dayanışmasının belirleyici gücü, somut olarak pek çok direniş alanında karşımıza çıkmıştır. Bu birlikteliğin zirvesi Akbelen direnişidir. Eğer Akbelen Ormanın’da mülksüzleştirmeye, acele kamulaştırmaya karşı zafer kazanilacaksa bu yine köy/kent dayanışması sayesinde olacaktır. Dün nasıl birlikte kazandıysak, yarının kazanımları da bu birliktelikte olacaktır. İkizköylüler bu hakikatın farkında olarak İstanbul’a gelmiştir.

Köy Hakkı ile Kent Hakkı birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan iki temel haktır. Bu iki hakkın ortak özü ise Yaşam Hakkıdır. Yaşam hakkı; toprağın korunmasıdır, suyun özgür akmasıdır, ormanların kesilmemesidir, gıdanın zehirlenmemesidir, havanın kirletilmemesidir.

Kazdağları’nda tutulan nöbet, Akbelen Ormanı’nda zeytinlikleri savunan köylüler, Karadeniz’de derelerini koruyan köyler; bütün bu mücadeleler bize aynı hakikati göstermiştir. İkizköy’ün yorulmak nedir bilmeyen direnişçilerinden Ayşe Günay’ın, söylediği gibi: “Köy olmadan kent olmaz, kent olmadan da köy olmaz.”

Evet, köy olmadan kent yaşayamaz. Kentli aktivistlerin desteği ve direnişi olmadan da köy ayakta kalamaz. Türkiye’de ekoloji hareketinin tarihsel dersi budur; kentlerde verilen yaşam mücadeleleri köylerde verilen mücadelelerden ayrı değil aynı kökten filizlenen dallar, aynı dağın iki yamacı, aynı yaşam bütününün parçalarıdır. Akbelen’de toprağa yönelen saldırı, İstanbul’da gıdaya ve sağlığa yönelmiş demektir. Bu nedenle Kent Hakkı ile Köy Hakkı karşı karşıya değil, aynı Yaşam Hakkı’nın iki ifadesidir. Kent Hakkı, barınma, kamusal alan, temiz hava ve adil yaşam talebini yükseltirken; Köy Hakkı, toprağın, suyun, ormanın ve üretim alanlarının korunmasını savunur. Bu haklar dışarıdan lütfedilmiş değil; birlikte yaşayarak, üreterek ve direnerek tarihsel olarak inşa ettiğimiz kolektif haklarımızdır.

Bu nedenle gelin hep birlikte, Kent Hakkı gibi Köy Hakkı’nı da köklü bir biçimde tanımlayalım, kavramsallaştıralım. Köy Hakkı; toprağın yalnız mülkiyet değil yaşam alanı olduğunu kabul eden, suyun ticari meta değil müşterek varlık olduğunu savunan, ormanı, merayı, zeytinliği, yaylayı ortak geleceğimiz sayan, köyde yaşayanların kendi yaşam alanları üzerinde söz ve karar hakkını esas alan, belleği, kültürel değerleri savunan bir yaşam hakkıdır.

Unutmamalıyız ki verdiğimiz mücadele yalnız bir vadinin, bir mahallenin, bir ormanın mücadelesi değildir. Bu mücadele gezegende, küresel ölçekte yürütülen yaşam mücadelesinin parçasıdır.

Kent Hakkı ve Köy Hakkı; insan hakları ile doğa haklarının kesiştiği zeminde yükselen yaşama haklarıdır. Bugüne kadar bize kazanım getiren şey, bu hakların meşru haklar olarak değerlendirerek ortak bir zeminde buluşturmamız olmuştur. Bugün bunu anlaşılır ve basit bir şekilde ifade edebiliyoruz.

Şimdi bu hakları daha açık, daha güçlü bir biçimde formüle etme zamanıdır.

Haklarımızı yalnız savunmakla kalmayalım; onları ortak bir dilde tanımlayalım, müşterek bir bilinçte birleştirelim, mücadelemizi bu zemin üzerinde büyütelim.

Bugün maden sahasında, yarın imar planında; bugün derede, yarın kent meydanında…

Savunulan aynı haktır: Yaşam hakkı; Yaşamımızı sürdürebilme hakkı!

Bugüne kadar hiçbir köy mücadelesi tek başına kalıcı bir kazanım sağlayamadı. Köylülerin topraktan gelen direnci, kentlerdeki dayanışma ağlarıyla buluştuğunda güçlendi. Aynı şekilde, köylerin dinamik gücü ve üretici enerjisi olmadan kentsel mekanlarda da kalıcı kazanımlar elde etmek mümkün olmadı. Türkiye’de ekoloji mücadelesinin gerçek kazananı, köy ile kentin kurduğu dayanışmanın kendisi oldu.
Bu mesele yalnızca bir çevre/ekoloji sorunu değildir, bir kalkınma tartışması ya da bir kimlik meselesi de değildir. Bu, doğrudan doğruya yaşam hakkı meselesidir. Çünkü yaşam hakkı; toprağın, suyun, havanın, barınmanın ve üretimin ortak savunusudur. Ve bu hak, birlikte yaşayarak, üreterek ve direnerek farkına vardığımız, var ettiğimiz ve vazgeçemeyeceğimiz ortak değerimizdir. 

Şimdi birlikte söyleyelim:

Kent hakkı varsa

Köy hakkı da vardır!

Her ikisinin de ortak zemini

Yaşam hakkımızdır!..

Karıncalar Çevre ve Ekoloji Hareketleri İletişim ve Dayanışma Ağı’ndan İsmail Akyıldız Akbelen Ormanı İkizköy ve Çevre Köyleri’nin daveti ve katılımıyla 12 Şubat 2026 İstanbul Barosu’nda gerçekleştirilen toplantıda yaptığı konuşmayı temel alarak kaleme aldı; Köy ve Kent Dayanışmasının Ortak Zemini: Yaşam Hakkı  (21 Şubat 2026)

Görsel: Yasemin Sayıbaş Akyüz

Metnin İngilizce Çevirisi:

The villages of İkizköy and the surrounding settlements, located immediately adjacent to Akbelen Forest — which is directly connected to the villagers’ olive groves, agricultural lands, and water basin — issued a call for solidarity to Istanbul against urgent expropriation through Nejla and Esra Işık.

Ayşe Günay from Karacahisar village came directly to Istanbul on February 12, 2026, and renewed this call at the Right to Life Forum Against Urgent Expropriation, which we briefly referred to as the Galata Forum. She stated: “Without the village, there is no city; without the city, there is no village!” This sentence, in fact, expressed the founding values of the line of resistance stretching from Bergama to the Black Sea villages, from Kazdağları to Akbelen. From its beginnings to the present, the achievements of Turkey’s ecological movement have been made possible through village–city solidarity. Villagers and urban residents have formed alliances around the Right to Life. The common ground uniting those who struggle for the Right to the Village and the Right to the City has been the Right to Life

 The Common Ground of Village and City Solidarity: The Right to Life

Every right we have won within the ecological movement has largely been achieved through the joint struggle of villagers and urban residents. From Bergama to Akbelen Forest, village–city solidarity has proven to be a decisive force in many concrete resistance areas. The peak of this unity is the Akbelen resistance. If victory is to be achieved in Akbelen Forest against dispossession and urgent expropriation, it will again be through village–city solidarity. Just as we won together in the past, future victories will also come from this unity. The people of İkizköy came to Istanbul fully aware of this reality.

The Right to the Village and the Right to the City are not opposing rights; they are two complementary fundamental rights. Their shared essence is the Right to Life. The Right to Life means protecting the land, allowing water to flow freely, preventing forests from being cut, keeping food from being poisoned, and ensuring the air remains unpolluted.

The watch in Kazdağları, the villagers defending olive groves in Akbelen Forest, the communities protecting their rivers in the Black Sea region — all these struggles reveal the same truth. As Ayşe Günay, one of the tireless resistors of İkizköy, said: “Without the village, there is no city; without the city, there is no village.”

Yes, without the village, the city cannot survive. And without the resistance of urban activists, the village cannot stand. If there is a Right to the City, there is also a Right to the Village. These rights are not granted from above; they are collective rights we establish by living together, producing together, and resisting together.

Let us define and conceptualize the Right to the Village as firmly as we do the Right to the City. The Right to the Village recognizes land not merely as property but as a living space; defends water not as a commercial commodity but as a commons; regards forests, pastures, olive groves, and highlands as our shared future; and upholds the decision-making power of those who live in the village over their own life spaces. It is a right that protects memory and cultural values.

The Right to the City guarantees housing, a healthy environment, public space, participation, and justice. These two rights do not confront one another; they are two expressions of the same integrity of life. Our struggle is not only for a valley, a neighborhood, or a forest. It is part of a global struggle for life on this planet.

The Right to the City and the Right to the Village rise at the intersection of human rights and the rights of nature. What has brought us gains so far has been recognizing these rights as legitimate and uniting them on common ground.

Now is the time to formulate these rights more clearly and more powerfully. Let us not only defend our rights; let us define them in a common language, unite them in shared consciousness, and expand our struggle on this foundation.

Today in a mining site, tomorrow in an urban zoning plan; today in a river, tomorrow in a city square…

The same right is being defended: the continuity of life. No village has achieved victory alone. Without the dynamic strength and energy of villagers, it is equally difficult to win in urban spaces.

What has won is village–city solidarity itself. This is not merely an environmental issue. This is not a development debate. This is not a question of identity. This is a question of the Right to Life. And the Right to Life is our common value.

Let us now say together:

If there is a Right to the City,

There is also a Right to the Village!

And the common ground of both

İs our Right to Life.

İsmail Akyıldız from the Ants Environmental and Ecological Movements Communication and Solidarity Network wrote, based on his speech delivered at the February 12, 2026 meeting held at the Istanbul Bar Association upon the invitation and participation of Akbelen Forest, İkizköy and surrounding villages:

 

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın