Bütünlüklü Bir Yaşam Savunusu: Neoliberal Kentten Ekstraktivist Kıra

0

Giriş notu: Bu metnin yazılma nedeni

Bu metin, 16 Şubat 2026 tarihinde Yeşil Direniş’te yayımlanan “Yaşam Hakkı: Köy ve Kent Dayanışmasının Ortak Zemini” başlıklı yazımın ardından, Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin’in yaptığı değerlendirme üzerine kaleme alınmıştır. Çiğdem hoca yazıya ilişkin olarak köy hakkı kavramının içeriğinin güçlü biçimde doldurulduğunu, dil ve anlatım bakımından metnin başarılı olduğunu belirtmiş; ancak önemli gördüğü bir eksikliği de açıkça ifade etmiştir. Ona göre yazıda ortak düşman olarak kapitalizmin adı konmamış, sistem ve sermaye sınıfı vurgusu yapılmamış, neoliberal politikalar doğrudan anılmamıştır. Bu durum, mücadele zeminini kapitalizm karşıtlığı üzerinden kurma gereğinin yeterince görünür olmaması şeklinde değerlendirilmiştir.

Söz konusu yazıda kapitalizm kavramına doğrudan yer vermeyişimin nedeni kapitalizm eleştirisini önemsiz gördüğümden değil; yaşam hakkı ve köy hakkı kavramlarını üst bir kategori olarak kurma tercihiydi. Ancak Çiğdem hocanın eleştirisi, bu tercihin teorik sonuçlarını daha açık biçimde tartışma gereğini ortaya koydu. Kapitalizm eleştirisini hangi düzlemde konumlandırdığım, neoliberalizm ile ekstraktivizm ayrımını nasıl kurduğum ve yaşam hakkını neden daha kapsayıcı bir çerçeve olarak ele aldığım soruları bu metnin çıkış noktasını oluşturmuştur.

Bu yazı, aynı zamanda 22 Aralık 2020 tarihinde Yeşil Direniş’te yayımlanan “Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Şahin ile Söyleşi; ‘Tükenen kapitalizm, ‘başka bir dünyanın mümkün olduğu’na dair umutların dirilişi anlamına gelmektedir!’” başlıklı söyleşiyi de yeniden düşünme imkânı sunmaktadır. O söyleşide neoliberal kentleşme ve kapitalizmin kriz dinamikleri üzerine yürütülen tartışma bu metnin anlaşılmasına katkı sunacaktır

Ayrıca Cemil Aksu’nun yeni çıkan  “Tabiata Tahakküm ve Direniş: Türkiye’de Kapitalizmin Ekolojik Tarihi” adlı kitabı üzerine kaleme almayı düşündüğüm değerlendirme yazısı öncesinde, ekoloji hareketine Marksist perspektiften bakışa dair kendi konumumu netleştiren bir ilk metin olarak da okunabilir. Amaç bir karşıtlık üretmek değil; kapitalizm eleştirisi ile yaşam hakkı yaklaşımı arasındaki ilişkiyi, kesişim ve ayrışma noktalarını daha berrak hale getirmektir.

Dolayısıyla bu metin, “iki karınca arasında geçen” bir polemik değil; Çiğdem hocanın eleştirisi zemininde gelişen kavramsal bir açıklık arayışıdır. Umuyorum ki, mücadeleyi daraltmadan ve ortak zeminleri göz ardı etmeden yürütülebilecek verimli bir tartışmaya katkı sunar.

Bütünlüklü Bir Yaşam Savunusu: Neoliberal Kentten Ekstraktivist Kıra

Kent Hakkından Köy Hakkına: Yaşam Merkezli Bir Çerçeve

1. Giriş

Çiğdem hocanın kapitalizm merkezli analizinin, Türkiye’de kent ve kır alanlarında yaşanan talanı anlamak açısından güçlü ve açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Neoliberal politikalar, rant hukuku, inşaat odaklı büyüme modeli ve finansallaşma süreçleri, mekânın metalaştırılmasını hızlandırmış; hem kentsel hem kırsal alanlar sermaye birikiminin dolaşım alanına dahil edilmiştir. Bu çerçeve, üretim ilişkileri ile mekânsal dönüşüm arasındaki bağı kurmak bakımından son derece önemlidir. Özellikle 1980 sonrası dönemde küresel sermayenin dolaşım hızının artması, devletin yeniden yapılandırılması ve kentsel mekânın yatırım alanı olarak yeniden kurgulanması, Türkiye’de de benzer sonuçlar üretmiştir.

Ancak benim yaklaşımım bu analizi reddetmek değil; onu daha geniş bir ontolojik ve ekolojik düzleme taşımaktır. Sorun yalnızca ekonomik bir sistem sorunu değil; yaşam alanlarının bütünlüğü ve yeniden üretim koşullarının tehdit altına girmesidir.


2. Kuramsal Çerçeve: Neoliberalizmden Ekstraktivizme

Benim için mesele yalnızca kapitalist üretim ilişkileri değil, yaşam alanlarının sistematik olarak aşındırılmasıdır. Kapitalizm bugün bu aşınmanın en belirgin ve baskın formudur; fakat sorun yalnızca neoliberal piyasa mekanizması değildir. Ekstraktivist birikim rejimi, doğayı bir “kaynak” değil, sürekli çıkarılacak ve boşaltılacak bir stok olarak görmektedir. Bu süreçte toprak, su, orman ve köy yalnızca metalaştırılmaz; aynı zamanda yerinden edilme, mülksüzleştirme ve kültürel çözülme süreçlerine maruz kalır. Devlet ile sermaye arasındaki ittifak, merkezi karar mekanizmaları ve yerel rızanın sistematik olarak devre dışı bırakılması bu tahakkümün siyasal boyutunu oluşturur.

Bu noktada Karl Polanyi’nin “hayali metalar” kavramı önemli bir teorik zemin sunar. Polanyi’ye göre toprak, emek ve para aslında meta değildir; fakat piyasa toplumunda meta gibi işlem görmeye zorlanır. Toprağın metalaştırılması, yalnızca ekonomik bir işlem değil; toplumun doğal ve toplumsal dokusunun parçalanmasıdır. Ekstraktivist kapitalizm bu süreci daha da radikalleştirir; toprağı yalnızca meta haline getirmekle kalmaz, onu geri dönüşsüz biçimde tahrip eder. Bu nedenle mesele yalnızca piyasa genişlemesi değil; yaşamın maddi zeminlerinin sistematik biçimde çözülmesidir.

Neoliberal kapitalizm esas olarak piyasaların genişlemesi, özelleştirme, finansallaşma ve kamusal alanların metalaştırılması üzerinden işler; kent mekânı bu süreçte rant üretiminin ana sahasına dönüşür. Ekstraktivist kapitalizm ise bunun ötesinde, doğayı doğrudan çıkarılacak bir hammadde stoğu olarak görür ve sermaye birikimini toprağın, suyun, ormanın, madenlerin ve enerji kaynaklarının yoğun ve çoğu zaman geri dönüşsüz biçimde sömürülmesi üzerine kurar. Latin Amerika’da özellikle 2000’li yıllarda maden, petrol, soya ve büyük baraj projeleri üzerinden şekillenen ekstraktivist model; yerli halkların toprak kaybı, su havzalarının kirlenmesi ve geniş çaplı ekolojik tahribatlarla birlikte anılmıştır.

Bugün ise Türkiye’de birikim rejiminin ekstraktivist karakteri daha görünür hale gelmiştir. Karadeniz’de HES’ler, Karadeniz, Ege ve İç Anadolu’da maden sahaları, Akdeniz’de taş ocakları, orman alanlarının enerji ve turizm projelerine açılması, acele kamulaştırma kararları ve yerel itirazların bastırılması; yalnızca neoliberal kentleşme politikalarıyla açıklanamayacak bir doğrudan çıkarma ve boşaltma rejimine işaret etmektedir. Bu nedenle yaşam hakkı ve köy hakkı üzerinden analizi genişletmek gerektiğini düşünüyorum.


3. Kent Hakkı, Köy Hakkı ve Yaşam Alanı

Kent hakkı yalnızca kentsel mekânın kullanım ve katılım hakkı değildir; köy hakkı ve yaşam alanı hakkıyla birlikte ele alınması gereken bir bütünün parçasıdır. Ekolojik sistem bir bütündür; kır ve kent arasındaki ayrım yapaydır.

Fener-Balat Örneği

Çiğdem hocanın söyleşide yer verdiği ve Fener-Balat-Ayvansaray dönüşüm sürecini neoliberal kent politikaları ve rant hukuku bağlamında ele aldığı yazısı, mekânın sermaye birikimine açılmasını güçlü biçimde ortaya koymaktadır. O analizde Fener-Balat, inşaat kapitalizmi ve kentsel dönüşüm politikalarının tipik bir örneği olarak değerlendirilir; mahalle dokusunun piyasa mantığına tabi kılınması, mekânın yatırım alanına dönüşmesi ve sosyal yapının çözülmesi piyasa odaklı kent modelinin bir sonucu olarak okunur.

Ben ise aynı süreci yalnızca rant üretimi ya da neoliberal kentleşme bağlamında değil, yaşam alanının aşındırılması ve yerel öznenin silikleştirilmesi bağlamında ele alıyorum. Burada mesele yalnızca mülkiyetin el değiştirmesi ya da piyasa mekanizmasının genişlemesi değildir. Mahalle kültürünün çözülmesi, yerel halkın kendi yaşadığı yere yabancılaşması, tarihsel hafızanın parçalanması ve karar süreçlerinden dışlanması söz konusudur. Fener-Balat’ta yaşanan dönüşüm, yalnızca ekonomik bir yeniden yapılandırma değil; toplumsal bir kopuş ve kültürel süreksizliktir.

Bu nedenle Fener-Balat’ta savunulan şey sadece anti-kapitalist bir pozisyon değildir; mahalle hakkı, yaşamı yerelden birlikte yönetme  ve yaşam alanının korunmasıdır. Benim yaklaşımım “kim sahip?” sorusunun yanına “kim karar veriyor?” ve “yerel topluluk kendi yaşam alanı üzerinde söz sahibi mi?” sorularını da eklemektedir. Aramızdaki fark burada belirginleşir: kapitalist birikim sürecini açıklamak ile yaşam alanının ontolojik bütünlüğünü merkeze almak aynı şey değildir.


HES ve Maden Örneği

Benzer bir ayrım HES’ler ve maden projeleri üzerinden de daha net görülebilir. Kapitalizm merkezli bir analiz, HES ve maden yatırımlarını enerji ve hammadde piyasalarının liberalleştirilmesi, özelleştirme politikaları ve sermaye birikim süreçleri çerçevesinde açıklar; bu tespit doğrudur ve önemlidir. Ancak benim yaklaşımımda HES ya da maden meselesi yalnızca piyasa genişlemesi ya da artı-değer üretimi değildir.

Bir dere üzerine kurulan HES, yalnızca elektrik üretim modeli değildir; suyun akış hakkının kesilmesi, tarımsal döngünün bozulması, balıkların yok olması, köyün ekolojik bütünlüğünün parçalanması ve yerel kültürün aşınmasıdır. Su yalnızca enerji girdisi değildir; müşterektir, yaşamdır, kolektif hafızadır. Benzer biçimde bir maden sahası yalnızca yer altı kaynağının çıkarılması değildir; toprağın zehirlenmesi, ormanların kesilmesi, su havzalarının riske atılması, köylünün yerinden edilmesi ve kuşaklar arası yaşam zincirinin koparılmasıdır. Burada söz konusu olan yalnızca ekonomik sömürü değil; müştereklerin fiilen ortadan kaldırılmasıdır.

Üstelik bu projeler çoğu zaman merkezi kararlarla, “kamu yararı” ya da “milli çıkar” söylemi altında, yerel halkın rızası alınmadan hayata geçirilmektedir. Bu durum yalnızca piyasa genişlemesini değil, siyasal tahakkümü de içerir. Dolayısıyla HES ve maden karşıtı mücadele, benim için sadece anti-kapitalist bir pozisyon değil; köy hakkı, yaşam alanı hakkı ve yerel-demokratik egemenlik talebidir. Kapitalizm bu sürecin ekonomik mantığını açıklayabilir; ancak yerel iradenin bastırılması ve müştereklerin yok edilmesi, daha geniş bir yaşam hakkı perspektifini gerektirir.


4. Sınıf, Yaşam ve Tahakküm

Bu yaklaşım sınıf mücadelesini dışlamaz; tersine onu daha geniş bir çerçeve içine yerleştirir. Sınıf hakkı üretim alanındaki adalet talebini ifade ederken, yaşam hakkı üretim ile birlikte yeniden üretim, ekolojik süreklilik ve kuşaklar arası sorumluluk boyutlarını da içerir. Kapitalizm eleştirisi bu nedenle vazgeçilmezdir; ancak tek başına yeterli değildir.


5. Sonuç

Aramızdaki fark bir karşıtlık değil, vurgu ve merkez farkıdır. Çiğdem hoca kapitalist birikim rejimini açıklayıcı ana kategori olarak konumlandırırken; ben yaşamın ontolojik bütünlüğünü, müştereklerin korunmasını ve yaşamı yerelden birlikte yönetme iradesini üst kategori olarak ele alıyorum. Kapitalizm bugün bu bütünlüğü en güçlü biçimde tehdit eden sistemdir; ancak mücadeleyi yalnızca anti-kapitalist bir yaklaşımla değil, yaşamı yeniden kurma ve yerelden başlayan demokratik bir egemenlik anlayışıyla genişletmenin daha kapsayıcı olduğuna inanıyorum.

Amaç ayrışmak değil; mücadele zeminini daraltmadan, daha geniş bir ortaklık alanı içinde derinleştirmektir.

İsmail Akyıldız, Ekoloji Aktivisti

2 Mart 2026

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın