Kategori: Söyleşiler

  • Adnan Çobanoğlu ile Söyleşi: “İki farklı kesimin önerileri ve çatışması -bir anlamıyla sınıf çatışması- bundan sonraki sürecin yöneliminin belirleyeni olacaktır.”

    Adnan Çobanoğlu ile Söyleşi: “İki farklı kesimin önerileri ve çatışması -bir anlamıyla sınıf çatışması- bundan sonraki sürecin yöneliminin belirleyeni olacaktır.”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Çiftçi-Sen’in Genel Örgütlenme Sekreterliğini yürüten Adnan Çobanoğlu ile devam ediyor;

    “Peki Gıda Egemenliği nedir? Kapitalizmin dayattığı gıda sistemine karşı durmak, gıdayı meta olmaktan çıkararak, piyasayla hesaplaşmaktır. Yerel tohumlara sahip çıkmak, tohumların patentlenmesine, GDO’lu tohumlara ve ürünlere karşı mücadele etmektir. Küresel İklim Krizi’ne gerçekçi çözüm sunmaktır. Daha az su, ilaç ve enerji kullanımı gerektiren ve dünyayı soğutacak bir üretim sistemi olan küçük aile tarımına sahip çıkmaktır. Doğanın ve tüm canlıların kimyasal ilaçlarla zehirlenmesine karşı çıkmak, kimyasal ilaç üreten şirketlere karşı mücadele etmek, ekolojik dengeyi korunmak demektir. Gıda egemenliği tüm canlıların gıdaya ve suya erişim hakkını savunmak suların ve su kaynaklarının özelleştirilmesine karşı mücadele etmektir. Toprağa sahip çıkmak, tarım arazilerinin şirketler tarafından enerji ve maden yatırımları, otoyollar, konut ve fabrikalar için gasp edilmesine karşı mücadele etmektir. Gıda egemenliği; insanların geçimini yok eden, dolayısıyla onları göçe zorlayan sermayenin ve metaların serbest dolaşımını değil; halkların özgür hareketini istemektir. Üreticiler ve tüketiciler arasında rekabet ve çatışma yerine işbirliğini ve dayanışmayı geliştirmektir. Tarım ve gıda politikalarının; gıdaya erişim hakkına dayanmasını, açlık ve yoksulluğun giderilmesini, temel insani ihtiyaçların karşılamasını, cinsiyetler arası eşitsizliğin kaldırılmasını savunmak ve bunun için mücadele etmektir.”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 9 Temmuz 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Ekosistemler toprağıyla, suyuyla, hayvanlarıyla, bitkileriyle, mantarlarıyla, bakterileriyle, virüsleriyle, iklim koşullarıyla bir bütündür ve kendi aralarında  diyalektik bağ vardır. Gözle görülür kirlenmişliklerin ötesinde bütünün herhangi bir parçasının tahrip edilmesi, zincirin bir halkasının zedelenmesi nedeniyle bütünün parçaları birbirini olumsuz olarak etkilemektedir. Hani bir söz vardır: “dünyanın bir yerinde kelebek kanatlarını çırpsa, dünyanın bir başka yerinde fırtına olur” diye, işte ekosistemlerde böylesine diyalektik bir bağla hem kendi içinde, hem de diğer ekosistemlerle etkileşim içindedir.  Ekosistemlerdeki zincirin herhangi bir parçasının tahrip edilmesi, bozulması bütün canlılar için tehdit oluşturur. Sermaye bu bütünün herhangi bir parçasına verdiği zararın diğer parçalarını da olumsuz etkileyeceğini bilmekte ama zarar vermekten vazgeçmediği gibi yarattığı her olumsuz sonuçtan da yeni kâr edinme araçları üretmeye çalışmaktadır. Örneğin aşırı karbon salınımının yol açtığı iklim değişikliğinden yararlanarak karbon ticareti borsaları kurmuş, havayı metalaştırmıştır.

    Dünya’da Yeşil/Ekoloji hareketi  özellikle madenciliğin, fosil yakıtlı enerji santrallerinin, endüstriyel atıkların vb.nin suları, havayı, doğayı vb. kirletmesinin gözle görülür sonuçlarından kaynaklı olarak, bu kirlenmişliğin alınabilecek önlemlerle düzeltilebileceğine inanan, bunun bir sistem sorunu olduğunu görmeyen, kapitalizmin sınırları içinde çözüm arayışlarına odaklanan “çevre hareketleri” olarak 20. yy’ın son çeyreğinde ortaya çıktı. 

    Sermayenin  20. yy. sonlarına doğru doğayı hızla metalaştırma süreci, çevre hareketlerinde de farklılaşma oluşturmuştur. Zaman içinde görülmüştür ki, suların, havanın, doğanın kirletilmesi, iklim değişikliği kapitalizmin sınırları içinde kalınarak, alınabilecek önlemlerle yavaşlatılabilir ama durdurulamazlar. Bu nedenle mücadelesini sadece  doğayı tahrip eden madencilikle, havayı kirleten fosil yakıtlı enerji santralleriyle, suyu ve toprağı kirleten endüstriyel atıklarla vb. ne karşı mücadele ile sınırlamayan hareketler gelişmeye başlamıştır. Bu hareketler, kapitalist sistemin kârdan başka bir şey düşünmeyen mantığının havanın, doğanın kirlenmesine, iklim değişikliğine, ekosistemdeki bozulmalara  yol açtığının bilinciyle hareket ederek doğanın metalaştırılması karşısında  kapitalist sistem dışı toplumsal düzen arayışını ve mücadelesini odaklarına almışlardır. Bu anlamıyla ekoloji hareketleri antikapitalist politik toplumsal hareketlerdir. Veya  çevre hareketleri  insanları merkeze  almadan, diğer canlıların yaşama haklarını da kollayıp gözeterek hareket edebildikleri, kapitalizm karşıtı  yeni toplumsal düzen arayışı ve mücadelesi içinde oldukları ölçüde ekoloji hareketidirler…

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Tarımsal üretim iklimi ve ekosistemi olumlu veya olumsuz olarak etkilediği gibi iklim ve ekosistemdeki bozulmalardan da olumsuz olarak etkilenir.

    Tarım doğada zaten var olan yabani bitki ve hayvanların ıslah edilmesiyle (kültüre alınmasıyla) başlayan ve insanlarının ihtiyaçlarının karşılanması için yine insanlar tarafından yapılan bitkisel ve hayvansal üretimin adıdır. Bu üretim sonucu ortaya çıkan ürünler başta insan ve hayvanların beslenmesinin yanı sıra giyimden barınmaya, hastalıkları tedavi etmeye kadar birçok alanda insanların yaşamını kolaylaştırmıştır. Bundan dolayıdır ki, yüzyıllardır insanlar tarımsal üretim yaparken bir yanıyla doğaya müdahale etmiş, diğer yanıyla da tarımsal üretimin devamlılığı için doğayla uyumlu hareket etmeye çalışmışlardır. Tohumlarını kendileri üretmişler, bitkideki hastalıklar ve bitki zararlılarına karşı doğadaki diğer bitkilerden ve canlılardan yararlanmışlar, ürünlerinin gelişimini sağlamak için bir nevi bitki dayanışmasından ve hayvanların dayanışmasından yararlanmışlardır.

    Sağlıklı ve sürekliliği olan bir bitkisel üretimin yapılabilmesi için sağlıklı bir tohuma, toprağa, suya, havaya ihtiyaç vardır. Bu da yetmez bütün bu olguların birbiriyle uyumuna yardımcı olan uygun iklim koşulları gerekir. Dünyadaki birçok bitki türünün endemik (sadece belli bir yöreye özgü) olmasının nedeni de budur. Bu nedenledir ki bu uyumdaki bozulma (örn. toprağın canlılığını kaybetmesi, suların ve havanın kirlenmesi, susuzluk, iklim değişikliği vb.) aynı zamanda bitkisel üretim için gereken uygun koşulların ortadan kalkması ve ürün üretilemez hale gelinmesi demektir.

    Bozulan ekolojik denge sadece doğanın ölümüne yol açmaz; geçimini tarımsal üretimden sağlayanların üretemez hale gelmesine, açlıkla karşılaşmalarına ve yaşadıkları alanları terk etmek zorunda kalmalarına da yol açar. Son yıllarda savaşların yol açtığı mültecilik sorununun yanı sıra, iklim krizinin yol açtığı mültecilik sorunu da Dünya’da çözülmesi gereken önemli problemlerden birisi haline gelmiştir. 

    Halk dilinde “börtü-böcek” diye tabir edilen binlerce bakteri ve canlı toprakta yaşar. Bunlar tarımsal üretimin sessiz ve çalışkan işçileridir. Gıda üretimi yapılabilmesi için toprağı hazırlarlar. Deyim yerindeyse “para-pul istemezler”, sadece yaşam alanlarının yok edilmemesini ve beslenmeyi isterler. Sermayenin kâr hırsı, tarımsal üretimi ve gıdayı kontrol edebilmek arzusu, “verimlilik” adı altında tohumun özellikleriyle oynamayı, kimyasal kullanımını vb. beraberinde getirmiş, toprakta yaşayan canlıların yaşam alanlarını yok eden, toprağı, suyu, havayı kirleten, besin değeri düşük, doğayla uyumlu olmayı ortadan kaldıran hatta canlı yaşamına zararlar veren bir tarımsal üretim sistemini ortaya çıkarmıştır. Sermaye bu sistemi oturtabilmek için bazen teşvikler uygulamış, bazen hibeler vermiş, bazen de IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi örgütler aracılığıyla yaptıkları politik ve ekonomik dayatmalarla uygulamış/uygulatmıştır. Bu sistemin başlangıcını da “Yeşil Devrim” denmiştir.

    Toprak aynı zamanda iyi bir karbon yutağıdır, emdiği karbonları güneş enerjisinden yararlanarak bitkilerin gelişimi için kullanır. Ona bu özelliğini toprakta yaşayan binlerce canlı kazandırmaktadır. Toprak ne kadar kirlenirse o ölçüde de karbon emme özelliğini yitirmeye başlar. “Yeşil Devrim” adıyla dayatılan ve tarımsal üretimin şirketlere bağımlı hale gelmesinin önünü açan süreçten bu yana kullanılan kimyasallarla topraktaki bakteri ve canlılar yok edilmeye başlanmış ve toprağın karbon yutağı olma özelliği de yitmeye başlamıştır. Bu nedenle yoğun kimyasal kullanımını, yoğun su kullanımını, yoğun enerji kullanımını zorunlu kılan endüstriyel tarım sistemi İklim Krizi’nin de sebeplerinden birisini oluşturmuştur. Kullanılan yoğun enerjinin ortaya çıkarttığı karbon salınımı yanı sıra, kullanılan kimyasallar havayı, suyu ve toprağı kirletmekte, havanın kirletilmesi havada sera etkisi yapmakta, suyun ve toprağın kirletilmesi de topraktaki, sudaki binlerce canlı yaşamını yok ederek toprağın canlılığını ve toprağın karbon emme özelliğini ortadan kaldırmakta, karbonu emme yerine atmosfere yansıtmasına neden olmaktadır.

    Kapitalizm her zaman olduğu gibi kendi yarattığı olumsuz sonuçtan yeni kârlar elde etmenin yolunu da bulmuştur; tıpkı iklim krizinden yararlanarak karbon alım-satım borsaları kurması havayı metalaştırmaya başlaması gibi, yüzyıllardır toprağın oluşumunda ve verimliliğinde önemli işlevler üstlenen solucanların, çiftçilere kullandırdıkları kimyasallarla yok olmasını fırsata çevirmiş, solucan gübresinin yararlarından bahsederek, solucan gübresi üretim tesisleri kurmuş/kurdurmuş solucan gübresini de alınıp satılan bir meta haline getirmiştir. Uygulanan “Yeşil Devrim” politikalarına uyup kimyasallarla toprağının canlılığını öldüren birçok üretici şimdide toprağını iyileştirmek için bu gübreleri satın alarak şirketlerin para kazanmasına yardımcı olmak zorunda kalmaktadır. Halbuki yapılması gereken şey bellidir: sermayenin metalaştırdığı solucan gübresini para vererek satın alıp toprağa takviye etmek değil, endüstriyel tarım sisteminden vazgeçerek, doğayla uyumlu bir tarımsal üretim sistemi için mücadele etmek, toprakta solucanların yaşayabileceği bir gıda sistemi kurmaktır. Çiftçi-Sen’in de bileşeni olduğu küçük çiftçilerin  küresel örgütü La Via Campesina (Çiftçi Yolu) bu sisteme “Gıda Egemenliği” demiştir.

    Kısacası iklim krizine de gerçekçi bir çözüm aranıyorsa kapitalizmin tarımsal üretim sistemi olan ve gıda da dahil her şeyi metalaştıran endüstriyel tarım sistemine karşı mücadele etmek, halkın gıda sistemi olan Gıda Egemenliği’ni kurmak aynı zamanda ekoloji mücadelesinin önemli bir hedefi olmak zorundadır. Ekoloji mücadelesi bundan bağımsız düşünülemez. Bu yönüyle baktığımızda koronovirüs salgını ve yaşanan, yaşanabilecek olan gıda krizleri ekoloji hareketinin güçlenmesi, toplumda bilince çıkartılabilmesi için yeni olanaklar doğurmaktadır. 

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Küresel ekolojik krizin Türkiye’ye yansıması da dünyadaki diğer ülkelerden farklı değil. Doğanın dengeleriyle fazla oynanmamalı. Ekosistemlerin toprağıyla, suyuyla, hayvanlarıyla, bitkileriyle, mantarlarıyla, bakterileriyle, virüsleriyle, iklim koşullarıyla bir bütün olduğu ve kendi aralarında  diyalektik bağlarının olduğu kabul edilerek, sadece insanlar için politikalar değil tüm canlıları düşünen politikalar üretilmelidir. Gıda meta olmaktan çıkartılarak sağlıklı gıdaya erişim bir hak olarak kabul edilmeli ve devletler halklarının sağlıklı gıdaya erişimi için gerekli tedbirleri almalıdır. Yoğun makine ve enerji kullanımı gerektiren endüstriyel tarım sisteminden vazgeçilmelidir. Virüsün en çok etkilediği insanların bağışıklık sistemi zayıf olan insanlar olduğunu bütün Tıp camiası söylemektedir. Besin değeri düşük, hatta zehirli kimyasallarla kirletilmiş gıdalar ile beslenme bağışıklık sistemini de olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle de mevcut gıda sistemi en önemli ekolojik problemlerin başında gelmektedir.

    Yeni sermaye birikimleri sağlamak için yapılan ve telafisi mümkün olmayan ekolojik yıkımlara neden olan her türlü (RES, GES, JES, Termik Santral, Nükleer santral vb.) enerji yatırımlarından vazgeçilmeli. Enerji tüketimini azaltacak politikalar öne çıkmalı, tarım arazilerinin ve ormanların amaç dışı kullanımının önüne geçilmelidir. Çünkü her ikisi de aynı zamanda önemli karbon yutaklarıdır, bu özellikleriyle atmosferi temizlerler iklim değişikliğini engelleyici bir işlev görürler. Büyük barajlardan vazgeçilmelidir. Büyük barajlar doğal su yollarını kesintiye uğratmakta, bu su yolları üzerinde var olan ekosistemlerin değişmesine neden olmaktadırlar. Bunun yanı sıra kuruldukları alanda ciddi bir su buharı yoğunlaşması oluşturarak ortam nemini arttırıp olağan hava sıcaklıklarını da olumsuz etkilemektedirler.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Aslında koronovirüs öncesi de iklim krizi,  iklim krizinin ortaya çıkarttığı iklim mültecileri, gıda krizi vb. sorunlar gündemdeydi. Bu sorunları yol açanların çözüm önerileriyle bu sorunlardan olumsuz etkilenenlerin çözüm önerileri farklılaşıyordu. Sorunu yaratanlar çözümden de para kazanmanın, kâr elde etmenin yollarını arıyor, karbon ticareti borsaları kuruyor, “insanları besleme” adı altında tohumların genleriyle oynuyor, patentliyor, “akıllı tarım uygulamaları” veya “iklim değişikliğine uyum” adı altında tarımsal sistemi kontrol altına almaya, insanları gıda da kendilerine tamamen bağımlı hale getirmeye çalışıyorlardı. Bu sorunlardan olumsuz etkilenenler ise GDO’ya, tohumun patentlenmesine, enerji politikalarına vb. karşı çıkıyor, toprağı, havayı, suyu temiz tutacak politika ve uygulamalar için mücadele ediyorlardı. Yaşanan koronovirüs salgını bu farklılaşmayı daha da gün yüzüne çıkarttı. Bu iki farklı kesimin önerileri ve çatışması (bir anlamıyla sınıf çatışması) bundan sonraki sürecin yöneliminin belirleyeni olacaktır.

    Küçük çiftçilerin bu konudaki önerisi bellidir: Gıda Egemenliği.

     Peki Gıda Egemenliği nedir?; kapitalizmin dayattığı gıda sistemine karşı durmak, gıdayı meta olmaktan çıkararak, piyasayla hesaplaşmaktır. Yerel tohumlara sahip çıkmak, tohumların patentlenmesine, GDO’lu tohumlara ve ürünlere karşı mücadele etmektir. Küresel İklim Krizi’ne gerçekçi çözüm sunmaktır. Daha az su, ilaç ve enerji kullanımı gerektiren ve dünyayı soğutacak bir üretim sistemi olan küçük aile tarımına sahip çıkmaktır. Doğanın ve tüm canlıların kimyasal ilaçlarla zehirlenmesine karşı çıkmak, kimyasal ilaç üreten şirketlere karşı mücadele etmek, ekolojik dengeyi korunmak demektir. Gıda egemenliği tüm canlıların gıdaya ve suya erişim hakkını savunmak suların ve su kaynaklarının özelleştirilmesine karşı mücadele etmektir. Toprağa sahip çıkmak, tarım arazilerinin şirketler tarafından enerji ve maden yatırımları, otoyollar, konut ve fabrikalar için gasp edilmesine karşı mücadele etmektir. Gıda egemenliği; insanların geçimini yok eden, dolayısıyla onları göçe zorlayan sermayenin ve metaların serbest dolaşımını değil; halkların özgür hareketini istemektir. Üreticiler ve tüketiciler arasında rekabet ve çatışma yerine işbirliğini ve dayanışmayı geliştirmektir. Tarım ve gıda politikalarının; gıdaya erişim hakkına dayanmasını, açlık ve yoksulluğun giderilmesini, temel insani ihtiyaçların karşılamasını, cinsiyetler arası eşitsizliğin kaldırılmasını savunmak ve bunun için mücadele etmektir.

    Tüm insanların, gıda sistemlerini nasıl örgütleyeceğini kolektif olarak karar vererek, kamu yararını ilgilendiren tüm konularda ve kamu politikalarında karar alma süreçlerinde katılımcı olabilmesini sağlamak ve bunun için mücadele etmektir. Ortak varlıklarımızın yönetiminin kolektif ve demokratik olmasını, toplumsal denetim süreçlerine dayanmasını amaçlayan yeni bir toplumsal düzen istemek ve bu toplumsal düzen için mücadele etmek demektir.

    Eklemek istediginiz başka bir şey var mı?

    La Via Campesina ekoloji mücadelesini de içinde barındıran Gıda Egemenliği fikrini ve  mücadelesini geliştirmek/pekiştirmek için kısaca  “Köylü Hakları” diye ifade edilen “Köylüler ve Kırsal Bölgelerde Çalışan Diğer Kişilerin Hakları” deklarasyonunu hazırlamış ve yoğun mücadelesi ve çabaları sonucu BM Genel Kurulu’nda kabul ettirmiştir. Türkiye bu oylamada “çekimser” oy kullanmıştır. “Köylü Hakları” deklarasyonunda ekoloji konusunda kısaca neler vardır?:

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların doğal kaynaklara erişim, doğal kaynakları geliştirme hakkı vardır. Bu hakka bağlı olarak devletler de doğal kaynakları korumalı, bunun için önlemler almalı ve geliştirmelidir.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların doğrudan ve/veya temsilci örgütleri aracılığıyla kendi hayatlarını, topraklarını ve geçimlerini etkileyen politika, program ve projelerin oluşturulmasına, uygulanmasına ve değerlendirilmesine aktif, özgür etkili, anlamlı ve bilinçli bir şekilde katılma hakkı vardır. Devletler bu hakkın kullanılması için gerekli önlemleri almalı ve koşulları yaratmalıdır.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların gıda egemenliği hakkı vardır. Gıda egemenliği halkların sağlıklı, toplumun kültürüne uygun adil ve ekolojik bakımdan duyarlı yöntemlerle üretilmiş gıdaya ulaşma hakkını da kapsar. Bu hak, karar alma süreçlerine katılma ve kendi gıda ve tarım sistemlerini belirleme hakkını da kapsar. Devletler bu hakkın kullanılması için gerekli önlemleri almalıdır.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların yeterli yaşam standartlarını elde etmek, güvenli barış içinde ve haysiyetli biçimde yaşanacak bir yere sahip olmak ve kültürlerini geliştirmek için ihtiyaçları olan toprak, su kaynağı, deniz kıyısı, balık avlama alanları, otlak ve ormanlara erişmek, güvenli, temiz ve sağlıklı bir çevre hakkı vardır. Çevrelerinin, topraklarının, bölgelerinin veya kaynaklarının üretim kapasitesinin korunması ve muhafaza edilmesi hakkına sahiptir. Devletler; bu hakkı korumak, bu haklardan tam olarak istifade edilmesini sağlamak için gerekli önlemleri ayrımcılık yapmaksızın almalı, iklim değişikliği ile mücadelede uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmelidir.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların tohum hakkı vardır. Bu hak gıda ve tarım için bitki genetik kaynaklarıyla ilgili geleneksel bilginin korunması, gıda ve tarım için bitki genetik kaynaklarının kullanımından doğan faydaların paylaşımına adil katılım hakkını, gıda ve tarım için bitki genetik kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımıyla ilgili konularda karar verme sürecine katılma hakkını, atalık tohum/üretme ve çoğaltma malzemelerini saklama, kullanma, takas etme ve satma hakkını, geleneksel bilgilerini sürdürme, kontrol etme, koruma ve geliştirme hakkını da kapsar. Devletler; Tohum hakkına saygı duymalı, onu korumalı ve gerçekleştirmeli ve ulusal mevzuatlarında bu hakkı tanımalıdır.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların bireysel veya toplu olarak, tarım, balıkçılık ve hayvancılık alanlarındaki biyolojik çeşitliliği ve bununla ilişkili bilgiyi koruma, devam ettirme ve sürdürülebilir şekilde kullanma ve geliştirme, geçimlerinin ve tarımsal biyoçeşitliliğin yenilenmesinin temelini oluşturan geleneksel tarım, kırsal hayat ve agroekolojik sistemleri sürdürme hakkı vardır. Devletler, bu hakkın kullanılması, biyoçeşitliliğin  ve genetik kaynakların tükenmesinin önlenmesi, ve sürdürülebilir kullanımının güvence altına alınması, köylülerin geleneksel bilgilerinin korunması için gerekli tedbirleri almalıdır.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların Yaşam hakları ve tüm insan haklarından tam olarak faydalanabilmek için hayati önem taşıyan güvenli ve temiz içme suyuna erişim, tarım, balıkçılık, hayvancılık ve diğer suyla ilgili geçim faaliyetlerini güvenceye almak için su hakkı vardır. Bu suya ve su kaynakları yönetim sistemlerine adil erişimi, keyfi kesintiler veya su kaynaklarında kirlenme olmadan yararlanma hakkını da içerir. Devletler; ayırımcılık yapmadan, geleneksel ve topluluk temelli su yönetim sistemleri de dahil olmak üzere, suya erişime saygı göstermeli, bu erişim hakkını korumalı ve güvence altına almalı, aşırı kullanım ve tehlikeli maddelerin, özellikle endüstriyel sıvı atık, konsantre mineral ile ağır ve hızlı zehirlenmeye sebep veren kimyasalların doğurduğu kirlenmeye karşı, doğal su kaynaklarını, havzaları, akiferler ile sulak alanlar, göller, göletler, nehirler ve dereler dahil olmak üzere yer üstü su kaynaklarını korumalı, bunların yenilenmesini sağlamalıdır.

    Köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların Ulusal ve yerel iklim değişikliğine uyum ve hafifletme politikalarının tasarım ve uygulamasına, pratik ve geleneksel bilgilerin kullanımını da kapsayacak biçimde katkıda bulunma hakkı vardır. Devletler köylülerin ve kırsalda yaşayan diğer insanların  toprak veya bölgelerine, onların özgür, önceden verilmiş ve bilinçli onayı olmadan tehlikeli maddelerin atılmasını veya depolanmasını önleyecek etkin önlemler almalıdır.

    Görüldüğü gibi “Köylü Hakları Deklarasyonu” ekoloji mücadelesi için önemli argümanlar sunmaktadır. Türkiye’den ÇİFTÇİ-SEN’in de bileşeni olduğu La Via Campesina önümüzdeki süreçteki mücadelesini devletlerin “Köylü Hakları Deklerasyonu”nu amasız, fakatsız kabul etmeleri ve uygulamaları noktasında yürütecektir. Ekoloji hareketleri de mücadele perspektiflerini çiftçilerin mücadelesi ile bütünleştirebildikleri ölçüde bu sürecin kaybedeni sermaye sınıfı/kapitalist sistem olacaktır.

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    2000 li yılların başlarında  IMF ve Dünya Bankası dayatmalarıyla “15 günde 15 Yasa” adıyla çıkartılan yasaların önemli bir kısmı tarımsal üretime ilişkindi. Tarımsal üretime ilişkin çıkartılan bu yasalardan en fazla olumsuz etkilenenler de küçük çiftçilerdi. Taban fiyat uygulamaları ve  destekleme alımlarımdan vazgeçilmiş, Tarımsal KİT’ler özelleştirilme sürecine girmiş, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri işlevsizleştirilmeye ve işletmeleri tasfiye edilmeye başlanmış, üreticiler şirketlerin insafına bırakılmaya, gıda ve tarımsal üretim  hızla şirketlerin kontrolüne  bırakılmaya başlamıştı. Bu nedenle 2002 yılından itibaren farklı bölgelerde farklı ürünlerde üretici kurultayları yapılarak tarımın sorunlarını tartıştık. Bu kurultaylardan delegasyonlar seçildi. Bende Üzüm Üreticileri Kurultayı’nda delege seçildim. Diğer Üretici Kurultayları’nda seçilen delegelerle  Ankara’da Türkiye Üretici Kurultayı’nda bir araya  bir araya geldik, sorunlarımızı ve neoliberal tarım politikalarına karşı nasıl mücadele edeceğimizi tartıştık. Ürün bazında sendikalaşma ile bunun mümkün olabileceğinin kararını aldık. 2004 yılından itibaren sendikalar kurulmaya başlandı. İlk Üzüm Sen sonra Tütün Sen kuruldu daha sonra da  diğer sendikalar kuruldu. Üzüm-Sen’in Genel Başkanı oldum. Sendikalarımız IMF, Dünya Bankası Üzümden Elini Çek!, IMF, Dünya Bankası Tütünden Elini Çek!, adı altında mitingler örgütledi. Hemen hemen bütün sendikalar kendi ürünlerine ilişkin benzeri taleplerle mitingler düzenledi. 2008 yılında Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu kuruldu. Sendikalara açılmış davalarla uzun süren hukuki süreçlerle uğraşıldı. Üzüm- Sen Genel Başkanlığı yanı sıra  Çiftçi-Sen Genel Örgütlenme  Sekreterliği görevini de yürüttüm.

    Sendikal örgütlenme faaliyetleri yürütürken şirketlerin dayattığı endüstriyel gıda sisteminin sadece küçük çiftçileri yok etmediğini, aynı zamanda ekolojik sistemleri de yok ettiğini gördüm. İklim koşullarındaki değişimlerin bizlerin üretimine zarar verdiğini görüyor, biliyordum, endüstriyel gıda sisteminin, “verimlilik” adına üretimde bizlere kullandırılan kimyasalların toprağı yok ettiğini, iklim değişikliğine yol açtığını öğrendim gördüm. Yaşadığımız ve gördüğümüz her şey bizleri okumaya, araştırmaya itti. Sendikal örgütlenme ve mücadele çabası içindeyken iki yıllık Tarım Yüksek Okulu’nu okudum. Daha sonra Açık Öğretim Fakültesi İktisat Bölümü’nde Uluslar arası İlişkiler okudum. 2019 yılı sonunda da Akdeniz Üniversitesi, Tarım Ekonomisi Bölümü Tezsiz Yüksek Lisans Bitirme Projemi “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Tarımda Kullanımı ve Çevreye Etkileri”  üzerine yaptım.

    ÇİFTÇİ-SEN’de yönetim kurulundaki görevlerimizin yanı sıra  tarımsal üretime ve çiftçilere ilişkin farklı konular üzerinde araştırma yapmak, kendimizi ve birbirimizi bilgilendirmek, geliştirmek için işbölümü yapmaya çalışırdık. Bu işbölümünde bana düşen konulardan birisi de İklim Krizi idi. Paris’teki  COP 21 İklim Zirvesi’ne La Via Campesina ve müttefikleri alternatif etkinliklerle katıldılar. Devletlerden İklim Krizine Gerçekçi Çözüm istediler. Endüstriyel Tarım sisteminin krizinin nedeni olduğunu, endüstriyel tarımdan vazgeçilmesini, doğayla dost üretim yapan küçük aile tarımının desteklenmesinin çözüm olduğunu ifade ettiler. Zirvenin son günü Paris sokaklarında uzun bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Bu alternatif etkinliklere ve yürüyüşe de ÇİFTÇİ-SEN’e temsilen ben katıldım. Üzüm bağları JES istilası altında. Her geçen gün üzüm üretimine daha fazla zarar veriyor. JES’lerin zararları konusunda Alaşehir, Salihli, Sarıgöl bölgelerinde ilk afişlemeyi  yapan, köy köy dolaşıp bildiri dağıtan, defalarca bu konuda köyle kahvelerinde toplantılar, spontane konuşmalar yapanlar Üzüm-Sen üyeleridir. Ekoloji mücadelesi ile ilk bağım/ız üretimde yaşadığımız problemlerle başladı. Gün geçtikçe daha da güçlenmekte. Çünkü ekosistemdeki her değişiklik bizlerin yaşam alanlarını, sosyal yapımızı doğrudan etkiliyor. Üretimden vazgeçmemizi sadece tarım politikaları etkilemiyor, enerji, maden vb. yatırımlar ve bunların tarımsal üretim sisteminin kendisi de doğrudan etkiliyor, ülkemizin ürün deseni de değişiyor. Ürün bazında  sendikalaşma  bütün üreticilerin örgütlenmesi, sendikalaşması ve yukarıda saydığım sorunlar karşısında birlikte mücadele etmesine yetersiz gelmeye başlamıştı bu nedenle 2020’nin Şubat ayında sendikaların temsilcileriyle bir konferans düzenleyip sorunları tartıştık ve çözüm olarak tek sendika çatısı altında birleşme kararı aldık. Böylelikle diğer sendikaları lağvedip kısa adı Çiftçi-Sen olan Çiftçiler Sendikası’nı kurduk. Şu anda Çiftçi-Sen’in Genel Örgütlenme Sekreterliğini yürütüyorum.

  • Erol Malçok ile Söyleşi; “Korona sonrası insanların bizi bu hale getiren ‘normal’lerine dönmemesi için bir ekopolitik hat oluşturmalıyız.”

    Erol Malçok ile Söyleşi; “Korona sonrası insanların bizi bu hale getiren ‘normal’lerine dönmemesi için bir ekopolitik hat oluşturmalıyız.”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri ekoloji aktivisti Erol Malçok ile devam ediyor;

    “Ekoloji hareketi insanlara korona ile iklim krizi arasındaki bağı gösterebilir ve yeni tip virüslerin de kapıda olduğunu anlatabilirse bu kriz bir fırsata çevrilebilir.”

    Söyleşi: Muzaffer Asma / 7 Temmuz 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/ Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz?

    Bir ekoloji hareketi birikiminden rahatlıkla bahsedebiliriz. Bunun fikirsel temellerini ütopyacı filozof Charles Fourier’e kadar götürebiliriz. 1700 lerin sonları yani. Eylemsel anlamda her kıtada bir deneyim oluştuğunu gözleyebiliyoruz. Hindistan’da Chipko kadınları, Kuzey ve Güney Amerika’da yerli direnişleri. Özellikle de son dönemde petrol boru hatlarına karşı. Avrupa’da ZAD, Hambach Ormanı, Yokoluş İsyanı, Fidays For Future (Gelecek İçin Cumalar) gibi hareketler. Türkiye’de birçok maden, HES, termik ve nükleer santral direnişleri. Afrika’da yerkürenin kuzeyine karşı gelişen ekolojik öfke.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Koronavirüs doğanın iyileşmesi konusunda kısmi bir etki sağlarken karbon emisyonu azaldığı için ekoloji hareketinin gelişiminde olumlu bir etki sağladı diyemeyiz. Biraraya gelmek zorlaştığı için birçok ülke fırsatçılık yapıp bu süreçte dolu dizgin doğa talanı projelerine devam ettiler. Ancak ekoloji hareketi insanlara korona ile iklim krizi arasındaki bağı gösterebilir ve yeni tip virüslerin de kapıda olduğunu anlatabilirse bu kriz bir fırsata çevrilebilir. Kspitalist eklnomik işleyişin insana, fauna ve floraya ne kadar zarar verdiğini ortaya koymak için de çok veri oluştu aslında bunu da kullanmak lazım.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir? 

    Türkiye ekolojik krizin etkilerini yaşıyor ancak Hindistan, Çin, Afrika, Meksika’daki gibi büyük etkilenmeler henüz görülmediği için tehlikenin yakınlığı anlaşılamıyor toplum nezdinde. En büyük sorunların altın madenleri ve nükleer santrallar olduğunu düşünüyorum. Tabii dünya kadar sorun var saymakla bitmez. Neden nükleer? Çünkü nükleer santral doğada on bin yıl sorun olmaya devam ediyor. Sonradan santralı istemeseniz bile yapabileceğiniz bir şey yok. Fukişima örneğini görüyoruz. Japonya ne yapsa durduramıyor nükleer etkiyi. Altın madenine gelince siyanür inanılmaz bir boyutta hem suyu hem toprağı hem de havayı kirletiyor.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Sanırım hareket öncelikle pandemide hızla hayata geçirilmeye çalışılan doğa düşmanı projelerle meşgul olacak önümüzdeki süreçte. Korona sonrası insanların bizi bu hale getiren “normal”lerine dönmemesi için bir ekopolitik hat oluşturmalıyız. Ekonomi-ekoloji ilişkisini daha çok gündeme getirmeliyiz. Bir de hareketler tüm dünyada bir koordinasyon içerisinde hareket etmeli çünkü o kadar çok bağlı ki iklim krizinden etkilenen halkların kaderi birbirine.

    Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

    Şunu ekleyebilirim ekoloji meselesini eksen almayan hiçbir politik hareket gelecek vaadedemez. Hiyerarşik siyaset yapan hiçbir parti ya da grup da gelecek vaadedemez. Çünkü insanın kendi sosyal yaşamındaki kurduğu ilişki biçimi doğayla kurduğu ilişkiyi de belirler. Eğer türcülük tahakkümüne karşı çıkmıyorsanız et süt yumurta endütrisi fosil yakıtlar kadar doğayı kirletmeye devam edecektir örneğin.Ve bunun temelini insanın insana kurduğu tahakkümle atarsınız. Bunun tersi de geçerlidir doğaya ve hayvanlara nadıl davranıyorsanız insanlara da öyle davranırsınız. Ne diyordu Adarno “Auswitzsch’e giden yol mezbahalardan geçer”

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Kendimi naçizane ekoloji aktivisti olarak tanımlayabilirim belki. Gıda topluluğu ve ekoloji inisiyatifinde elimden geldiğince yer almaya çalışıyorum. Bireysel olarak da vegan yaşıyorum. Daha önceleri Bianet, Bir Gün Gazetesi, Cumhuriyet, Radikal İki, Gaia Dergi, İnsancıl, Evrensel Kültür dergilerinde yazılarım yayınlandı. Şimdilerde ağarlıklı olarak Gazete Duvar’a ekoloji politik ve edebiyat eleştirisi içerikli yazılar yazıyorum. Doğu Batı Dergisinin kadımda çıkacak olan iklim krizi konulu sayısı için editörlük görevini üstlendim. Elimden geldiğince de yurtiçi ve dışında ekoloji sunumları veya forumları yapıyorum.

  • İbrahim Karaca ile Söyleşi; “Eskiden beri, bir ‘Ekoloji Gerillacılığı’ beslemişimdir aklımda!”

    İbrahim Karaca ile Söyleşi; “Eskiden beri, bir ‘Ekoloji Gerillacılığı’ beslemişimdir aklımda!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri şair, yazar, aktivist İbrahim Karaca ile devam ediyor;

    “Sonuç olarak demem o ki; bu işler tarladan karga kovalamaya benzemiyor. Ahaliyi kararlı, uzun soluklu ve “tehlikenin farkında” bir kitleye dönüştürmek, ekoloji öncelikli bir kültür yaratmak zorundayız. Yaşadıklarını bilince dönüştürebilen, edindiği birikimi sonraki kuşaklara aktarabilen, “ahali” olmaktan kurtulup “halk” haline gelebilen bir kocaman toplumdur özlediğim.”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 30 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/ Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz?

    Ekoloji Hareketi, halk hareketi gibidir. Şu dernek bu vakıf veya o çevrenin birbirinden bağımsız çevresel duyarlılıklarıyla işleyen, kendiliğinden gelişen, örgütlü olan veya olmayan hepsini içeren bir reflekstir. Türkiye’de var olan “Ekoloji Hareketlenmesi” ne kadar “Ekoloji Hareketi” olabilmiştir bilmiyorum ama böyle bir hareket yeni olsa da var elbette ki. Canı yanan her yerde bir çevre bilinci teorik olarak belki gelişebilir fakat sadece buna güvenip bekleyen daha çok bekler. Tahrip sürecinde yaşadıklarını bilince dönüştür(ebil)se de, geride yaşam alanı elinden alınmış bir halk kalmaktadır çoğunlukla. Yerel ahali büyük oranda kendi yaşam alanına yapılan saldırıya kayıtsızdır, “dışarıdan akıl verenlere” ise kötü gözle bakmaktadır. Bölge insanları arasındaki politik, mezhepsel veya etnik farklılıklar her zaman bir ayrıştırıcı olarak kullanılır, satın alınır, ahali içeriden ele geçirilir. Farklı bölgelerde edinilen birikimi ortak birikim olarak düşünüp yol alan bir hareketi kalıcılaştırmak bu yüzden ihtiyaçtır. Felaket kapıyı çaldığında “dışarıdan” bilinç vermeye çalışmak gerekli olsa da geç kalmış bir hamledir belki fakat “ahval ve şerait” budur.  Ekolojik bir sorun yaşansın ve yaşanmasın her yerde çevre bilinci geliştirmek önemlidir. Özellikle hayata “soldan” bakan yapılarda bir ekoloji departmanı oluşturmak bu yüzden şarttır. Hem bayramda hem seyranda, yaklaşan bir seçime endeksli olmayan çalışmalara ve örgütlenmelere ihtiyaç vardır. Günümüzde böyle bir birime sahip olmayan siyasal yapıların hayata müdahil olamayacağını düşünüyorum.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Koronavirüs süreci psikolojik olarak olumlu bir etki uyandırmış olabilir. Yani “dünyaya bu kadar eziyet edilirse olacağı budur” düşüncesi kaba olarak. Fakat bu süreçte yapılan doğa katliamlarını da okuyoruz haber olarak. Yani dünyadaki hayat tehlike altında bile olsa saldırmaktan vazgeçmeyen “kapitalizm” adlı azgın bir canavar var karşısında hayatın. Ekoloji Hareketi bu yüzden politik bir hareket olmak zorundadır aynı zamanda. Kaba, gündelik politik hırlaşmalardan söz etmiyorum, eylemde ve söylemde ekoloji ağırlıklı bir dil kullanarak sistemin köküne vurmak gerekir.  Ben bir adım daha ötesini düşünmüşümdür eskiden beri, bir “Ekoloji Gerillacılığı” beslemişimdir aklımda. Salgın olması kendiliğinden bir güçlenme sağlamaz ve sağlamadı da… Ama insanlar “ne oluyoruz” deyip durdu ve düşündü bence. Ekolojik tahribatın sonuçlarının ne kadar yıkıcı olabileceği düşünüldü bir an… Bu ‘an’ı iyi değerlendirmek, insanları sadece düşünmekten öteye kışkırtmak gerekir. Yaşam alanlarını zehirleyip talan eden şirketler olsa da, onlara karşı çıktığımızda karşımızda bulduğumuz güç devletindir. Bütün zor araçları şirketler lehine kullanılmaktadır. İçinde bulunduğumuz koşullar sürekli dezavantaj üretmektedir. Çünkü karşımızdaki saldırgan, deneyim ve birikimlerinin hep üstüne üstüne koymaktadır. Onlar yapmaları gerekeni yapmaktalar, tutarlılar. Problem bizdedir. Niye böyledir, çünkü şirketler devlete hâkimdir, yürüttükleri faaliyet yasaldır… Ama meşru değildir. Hepsi ‘yerli ve milli’ olsa da kazıdığımızda altından yabancı bir yüz çıkmaktadır. Globalleşme dedikleri şey de budur. Sermayenin, saldırının, sömürünün, soygun ve talanın globalleştiği bir çağdır bu çağ! 

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Ekoloji Hareketi parti olmayan bir parti gibi merkezileşmeli, birbiriyle sürekli irtibat halinde bölgesel temsilcilikler oluşturmalı. İlla da her şehirde kira ile tutulmuş birer bürosunun olması gerekmiyor ama her şehirde “militan” kadrolar oluşturmaya ağırlık vermeli. Bu yerel kadrolar, yereldeki fiili veya olası ekolojik saldırılara karşı ahali arasında çalışmalar yürütmeli. Çevre bilinci bizim ülkemizde geç uyanan bir bilinçtir. Ağırlıklı olarak HES problemleri nedeniyle hayatımıza girdi, ve çeşitlenen saldırılar karşısında kalıcılaştı. Bir sorunu yaşayan bir bölge, o sorunu yaşamayan bölge halkı tarafından görmezden gelinir hep. Bunun nedeni toplumsal bilinç eksikliğidir. Sihirli bir sözcük olarak “Yatırım” denildiği anda akan sular durmakta, HES’e dolmaktadır. Bir zenginlik yaratamayanlar, var olan zenginliği yağmalar. Vahşi kapitalizm bunu dayatır diyoruz ama vahşi olmayan kapitalizm yok ki! İnsanları bir lokma ekmeğe muhtaç ettiğinizde, ederinden iki kuruş fazla vererek elinde olan her şeyi satın alırsınız. Benim köyümde bizzat yaşadığım bir taş ocağı mücadelesinden edindiğim “dersler” ışığında bir şeyler daha söyleyebilirim belki. Rize-Artvin Havaalanı için, Pazar ilçesinde deniz doldurulacak, dolgu için köyün arka tarafında açılacak taş ocağına kadar Haçapit Vadisi boyunca akan köy deresini takip eden geniş bir yol yapılacaktı. Buna karşı çıktık, geçmişte burada siyasal mücadele içerisinde bulunmuş köydeki bir avuç insan karşı çıktık. Köyümüz okur-yazar olmaktan öte, üniversite bitirenlerin yoğun olduğu bir köydür. Çeşitli bürokratik kademelerde bulunmuş, konuşulduğunda “bizim köye yetki verilse hükümeti bile kurar” denilen bir köydür. Fakat iş makineleri vadinin dibine dayandığında, yanımızda bir avuç insan vardı. Öncesinde yapılan toplantılara kimse itibar etmedi, protesto eylemlerine sessiz kaldılar. Köyün ekmeğini yiyerek “adam” olan büyük adamlar, kaybedecek çok şeyleri vardır diye belki, sessiz kaldılar… Onlara bakan köylüler de “bunların bir bildiği var” diye düşünerek sessiz kaldılar. Kalmakla kalmadılar, köylümüz olmasa da bu yörenin çocuğu tanıdığımız “yabancılarla” yapmış olduğumuz toplantılara kuşkuyla baktılar, köyü mahvedilmesine göstermedikleri tavrı bize gösterdiler. Havaalanına gerek olmadığı yönünde bir çalışma yerine, “köyümüzde taş ocağı istemiyoruz, taşınızı nereden bulacağınız bizim derdimiz değil, isterseniz Çin’den ithal edin” içerikli bir çalışma yürütmüştük. Köyün bazı yerleşimleri ve komşu bazı köyler “bu çevre işleriyle niye hep komünistler uğraşıyor, her şeye karşı çıkıyor” cümlesiyle başlayan küfürlü yaklaşımlarda bile bulundular. Vadinin ucunda kuracağımız bir çadır yeri tespit etmek için indiğimiz akşamın sabahında, saat 07’de iş makineleriyle birlikte çevik kuvvet polisi, özel harekât askerleri, jandarmalar ve zırhlı araçlar ve araçların üzerine yerleştirilmiş makineli tüfeklerden oluşan bir güç bulduk karşımızda. Yakın tepeleri tuttular, bizi kuşatmaya aldılar. Elimizde pankartımız, birer şişe suyumuz ve tulum çalan kardeşimiz vardı. Yaşlılar, gençler ve kadınlarımızla iki köyden 200 kadar insan, akşam 16’ya kadar alanı terk etmedik, yemek yemedik, direndik, horon oynadık, konuşmalar yaptık, kolluk güçleri ve şirket yetkilileriyle tartıştık, makineleri vadiye sokmadık. Yaptığımız şey bir “vatan savunması” sayılırdı aslında ve vatanı kapımıza dayanan “düşmana” karşı savunmaktaydık. Akşamüzeri yaşlılarımız ve yorulanlarımız evlerine gittiler, geride kalan 20 kişi içerisinde sesi en çok çıkanlardan biri (ben) gözaltına alınınca olay bitti, zaten arazilerden gelecek para ile Pazar’da bir daire satın alma hesabı yapan köylüler de “rahatlamış” oldular. Sonuç olarak demem o ki, bu işler bir tarladan karga kovalamaya benzemiyor. Ahaliyi kararlı, uzun soluklu ve “tehlikenin farkında” bir kitleye dönüştürmek, ekoloji öncelikli bir kültür yaratmak zorundayız.

    Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

    Yaşadıklarını bilince dönüştürebilen, edindiği birikimi sonraki kuşaklara aktarabilen, “ahali” olmaktan kurtulup “halk” haline gelebilen bir kocaman toplumdur özlediğim.

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Rize, Pazar, 1960 doğumluyum. 1977 yılında Rize Lisesi’nden mezun olana kadar hep bölgede yaşadım. Evlenip giden iki oğul babasıyım. İ. Ü. İktisat Fakültesi mezunuyum. İyi bir Şiir-Edebiyat dostu sayılırım. Birkaç kitabım var: Ardından, Phoenix, Sokak Feneri ve Bıraktığımız Gibi Bekle Bizi adlı baskısı tükenmiş kitaplarımdan ve yayınlanmamış yeni şiirlerimden oluşan bir dosya, Memleket ve Gül adıyla toplu şiir kitabı olarak yayınlandı (Ayrıntı Yayınları). Kültür, sanat ve hayat üzerine yazılardan oluşan Ters Akıntılar adlı bir kitabım ile; halkbilimi, dil, kültür, tarih araştırması olan Bir Avuç Hemşin adlı kitabım da Su Yayınevi tarafından yayınlandı. Çeşitli müzisyen ve müzik gruplarınca bestelenip şarkı yapılan 100 civarında eserim vardır.

  • Hayvan Özgürlük İnsiyatifi (HÖİ) sorularımıza yanıt verdi: “Bütün örgütlülüklerin hayvan özgürlüğü ile yüzleşmesi gerekiyor!”

    Hayvan Özgürlük İnsiyatifi (HÖİ) sorularımıza yanıt verdi: “Bütün örgütlülüklerin hayvan özgürlüğü ile yüzleşmesi gerekiyor!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Hayvan Özgürlük İnsiyatifi (HÖİ) grubu ile devam ediyor:

    “Ekolojiye tek bir noktadan bakmak büyük bir hata olur. Doğa hayvan ve insan bir bütündür ve hepsine bütünsel bakmak gerekir. Doğayı koruyamazsak insan ve hayvan olumsuz etkilenir. İnsan ve hayvanı da kendi yaşam alanlarında özgür bırakmaz, alanlarına müdahale edersek ekolojiyi bozmuş oluruz. İnsanı dil, din, ırk, cinsiyet olarak ayıramayız. Örneğin lgbti+ bir bireye heteronormatif kalıplar dayatılırsa bu ekolojiye aykırıdır. Bir siyahi kişiye yapılan ayrımcılık da aynı şekilde ekolojiye zıt düşmektedir. Hayvanları kafeslere koymak, onları yaşam alanlarından uzaklaştırmak, insana ve hayvana yapılan taciz tecavüz ve şiddet ekolojiye aykırı durumlardır. Bir bütün olarak insanın durup düşünmesi ve vegan olması gerekmektedir ki ekolojiyi, hayatı koruyabilelim.” 

    “Doğaya, bitkilere, ormanlara, su kaynaklarına, toprağa, havaya kısacası ekosisteme büyük oranda zarar veren yegane şey, hayvan kullanımı ve hayvancılıktır.”

    “Nasıl ki solun vakti zamanında ekoloji, feminizm ve eşcinsel hareketle yüzleşmesi gereksinimi olduğu gibi, kendini özgürlük ve adalet şiarıyla var eden bütün örgütlülüklerin de hayvan özgürlüğü ile yüzleşmesi gerekiyor.”

    “Salgının dönüşütrücü bir avantajından bahsedecek olursak, ekolojik harekette, veganlığın, hareketin odağına giren bir siyaset olarak ele alınmaya başlanmasını bekliyoruz.”

    “İnsan yaşam hak ve özgürlüğünü doğa-hayvan yaşam hak ve özgürlüğünden ayrı düşünmeden savunmalıyız.”

    “Hayvan kanıyla boğulmakta olan dünyada hepimiz için adaleti sağlayabilmek, hayvan katliam ve kullanımını derhal terk etmekten, bu kanı ve köleliği bitirmekten geçiyor.”

    Not: Gruptan 4 kişiye bireysel olarak yönelttiğimiz sorulara HÖİ toplu olarak yanıt vermeyi tercih etti

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 22 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Öncesini yazılı metinlerden okuduklarımızın dışında, Türkiye’de ekolojik hareketin seslerini, bizim de kulaklarımız tahakküm karşıtlığı ve aktivizme delinmeye başladığı yıllar olan 2010 ve sonrasında, “Karadeniz İsyandadır”, “Küresel Eylem Grubu”, “Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu”, “Kuzey Ormanları Savunması” gibi oluşumlarının aktivizmleri ile duymaya başladık.

    HES ve baraj karşıtlığı üzerinden yerellerde “yeşeren” direnişlerin, yaşam alanlarının talanına karşı koyuşunu izledik. Türkiye’nin birçok yerinde dereye, ormana, ağaca sahip çıkan direnişler gördük. Kırsal alanlarda gördüğümüz direniş ruhu, sonrasında şehirdeki “üç beş ağaç” meselesiyle karşımıza Gezi olarak çıktı. Bu anlamda pratikler bir diğerine güç verdi.

    Öte yandan ekolojik harekete hayvan özgürlüğü içinden de bakmayı ihmal etmedik. 

    “Hayvan yetiştiriciliği” devasa boyutlarda karasal alan, enerji, gıda ve su kullanımın gereksinim duymaktadır. Hayvan kaynaklı endüstrilerin hava ve su kirletmedeki rolü ciddi derecededir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bütün tarım alanlarının yüzde 80’inin “hayvan yetiştirmek” için kullanıldığını düşündüğümüzde, ekoloji ve hayvan kullanımı arasındaki bu bağlantıyı keşfetmek, ekolojistler için zor olmayacaktı. 

    Gelgelelim ekolojist harekette; kapitalizme, hükümetlerin çevre ve enerji politikalarına, petrol-gaz-madencilik şirketlerinin insan haklar ihlallerine ve iklim değişikliğine olan olumsuz katkısına, neoliberal politikalara, erkek egemenliğine, militarizme, doğrudan olmayan demokrasiye, otoriter-tahakkümcü yapılara ve içindeki canlılarla gezegeni tehdit eden ya da bunlara yönelik tahakküm içinde olan nice unsura karşıtlık yüksek sesle dillendirilirken, yeryüzünü yaşanmaz hale getirmekte listenin en başlarında yer alan ve hissedebilir canlılar olan hayvanların doğuştan gelen vücut dokunulmazlıklarını doğrudan ihlal ederek onlara şiddet ve tahakküm uygulayarak metalaştıran hayvan kullanımı pratiğine karşı kuvvetli bir ses işitmemiş olmak hayvan özgürlükçüleri olarak bize tutarlı gelmiş bir edim olarak yansımadı. 

    Nasıl ki solun vakti zamanında ekoloji, feminizm ve eşcinsel hareketle yüzleşmesi gereksinimi olduğu gibi, kendini özgürlük ve adalet şiarıyla var eden bütün örgütlülüklerin de hayvan özgürlüğü ile yüzleşmesi gerekiyor. Böylesi bir yüzleşme neticesinde daha zengin ve derinlemesine teori ve pratiklerin ortaya çıkacağını bekliyoruz.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

    Yeryüzünün geleceği ve insan hayatının devamı noktasında, hayvan meselesininin bundan böyle -salgın sürecinin oluşturduğu şok bakımından- insanlar nezdinde “üzerine daha çok kafa yorulacak” şekilde; ekloloji hareketlerinde ise daha yüksek sesle gündeme gelmesini bekliyoruz.

    Hayli insanın yeni tip koronavirüs salgını öncesinde pandemilerin çoğunluğunun hayvan kaynaklı olduğu bilgisine sahip olmadığına dair fikrimiz varken, mevcut süreçte naveganların, Çin’deki “yaban hayvan pazarları”nın kapatılması yönünde taleplerini işitir olduk. Bu taleplerin, pek tabii ki, işin ucunun insan menfaatine dokunması hasebiyle gündeme geldiği aşikar olsa da, bütün bu süreç, genelin gözünde hayvanlar ile olan ilişkimizi gözden geçirmemiz açısından dikkat çekici bir niteliğe sahip olmaya başladı.

    Viral ya da bakteriyel, bir sonraki öldürücü patojen kuvvetle muhtemel yine hayvan kullanımı kaynaklı olacak ve bunun sonucunda köle ettiğimiz, öldürdüğümüz hayvanlara yaşattığımız bu deneyimlerin bir sonucu olarak yüz binler ile, milyonlarla ifade edilecek sayıda insanın ölümünü izleyeceğiz.

    Hayvanlar ile olan ilişkimizde, onları vücutlarına dokunma hakkımızın olmadığı birer birey olarak görmemiz, bizler için her daim etik bir mesele olmuşken, bundan böyle, konunun etik noktasıya ilgilenmeyen kişiler için insanlığın devamı bakımından bir hayatta kalma konusu olarak okunabilecek. İnsanların vegan olmasındaki temel “menfaat”, sinir sistemi olan hissedebilir canlıların kullanılmaması üzerinden o hayvanlara dönük iken; veganlığın sağlık ve ekoloji gibi alanlardaki pozitif etkileri vegan olmanın olumlu getirileri olarak görülebilmektedir. Şimdi bu pozitif etkilere bir de “pandemi” unsuru eklenebilecek.

    Salgının dönüşütrücü bir avantajından bahsedecek olursak, ekolojik harekette, veganlığın, hareketin odağına giren bir siyaset olarak ele alınmaya başlanmasını bekliyoruz.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir? 

    İnsan kaynaklı ortaya çıkan ekolojik kriz, doğayı, hayvanları ve sonunda insanları en kötü biçimde etkilemektedir. Türkiye ekonomisi betona dayalı bir ekonomi olarak yürütülmeye çalışılırken, daha fazla “gelişme” adına yapılan üçüncü köprü, barajlar, termik santraller, yapılmak istenilen bölgenin doğasını yok ediyor ve o bölgede yaşayan hayvanların ölmesine, hayatta kalanların ise yaşam alanlarını terk etmesine sebep oluyor.

    Yaşam alanları olan ormanların talan edilmesiyle “şehre inen” hayvanların görüntüleri haber oluyorken, ormanların katledilmesi “medeniyetin” sıradan bir edimi olarak gösteriliyor. Neden-sonuç ilişkisinin basit mantığının kurulamadığı bu durumlarda, evleri yok edilen hayvanların yaşamaya devam edebilmek için hareket ediyor oluşu, anaakım medya üzerinden yansıtılan “endişe verici” algısından ötede, “tahribat hayvanların dengesini bozdu” üzerinden bir göç durumu olarak okunmalı.

    Doğanın ikinci plana atılmasının en büyük sebeplerinden biri de tarıma önem verilmemesidir. Çiftçilerin yeterli desteği alamamaları sonucu tarım arazilerini emlak arazilerine çevirmesi betonlaşmayı desteklemiştir. Halihazırda tüm dünyada tarıma elverişli binlerce dönüm araziye “hayvan üretme çiftliği”, “süt çiftliği”, “tavuk çiftliği” ve mezbahalar yapılmıştır. Hayvanları gıda, giysi, araç, ilaç, denek olarak görmek zaten başlı başına sorun ve şiddet iken bu “çiftliklerin” doğaya verdiği zarar ciddi olarak konuşulmamıştır. 

    “Çiftliklerde” ve mezbahalarda kullanılan su miktarı, tarım için kullanılan su miktarından kat ve kat daha fazladır. Hayvanların idrarları, dışkıları ve kanları, suları ve toprağı bitirmekte, ineklerin çıkardığı metan gazı ise küresel ısınmayı etkileyen en büyük etkenlerden biri  olmakta.

    OUR WORLD IN DATA’nın en son raporuna göre, canlı hayvan yetiştiriciliğinin dünyada kapladığı alan -hem yetiştirmek hem de hayvanları beslemek için kullanılan tarımsal alanların toplamı- Kuzey Amerika, Orta Amerika ve Doğu Amerika’nın toplam karasal alanına eşit olduğu belirtiliyor. Can alıcı kısım ise, bu toplam alanın dünya üzerindeki yaşanabilir toplam alanın yarısına eşit olmasıdır. 

    Tarıma, doğa’ya önem vermek daha fazla yaşam alanı, açlığın ortadan kalkması, daha az su kullanımı, daha fazla hayvanın huzurla yaşaması, daha temiz havaya ulaşmamız üzerinden bize daha adaletli ve mutlu bir dünya tahayyül ettiriyor.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Ekolojik hareketin, hayvan özgürlüğü meselesini, kültürel alışkanlıklardan ötede, türcü, insan-merkezci dogmalara meydan okuyan bir devrimsellikle, bir “zevkler renkler” konusu ya da hayvanların köleleştirilmesinin soslanarak süregitmesinden taraf olan hayvan refahı akımından uzakta, içindeki bütün unsurlarıyla sürdürülebilir adaletli ve özgür başka bir gezegenin mümkün oluşunun gerçekliğinde, yeryüzündeki en hareketli ve büyük siyasi öneme haiz görece yeni özgürlük hareketlerinden biri olarak okumasını ve odağına almasını bekliyoruz.

    Doğaya, bitkilere, ormanlara, su kaynaklarına, toprağa, havaya kısacası ekosisteme büyük oranda zarar veren yegane şey, hayvan kullanımı ve hayvancılıktır.

    İnsan kaynaklı türler arası adaletsizliğin, açlığın en büyük nedeni bir kuzunun-koyunun-keçinin-ineğin… yaşam hakkına kayıtsız kalınmasıyla desteklenen/finanse edilen hayvan endüstrisi, hayvan çiftlikleri, ufak ya da büyük fabrika ya da kırsal farketmeksizin hayvancılıktır. Hayvan endüstrisi ve hayvan çiftliklerindeki sömürü-cinayet geleneğinin kaynağı-modeli ise, insanın hayvana ilk mızrağı saplamasından göçebe hayata, göçebe hayattan yerleşik yaşama geçiş süreçlerinin tamamında, hayvanları kendisinin hizmetçisi, kölesi, kullanabileceği bir kaynak/meta olarak görmesi şeklindeki türcü algı ve bu algının oluşturduğu eylemlerdir. 

    İnsanların hayvan kullanımı ve hayvanların  öldürülmelerine dayalı yaşamlarıyla destekledikleri hayvan endüstrisi, hayvan çiftlikleri suni döllenme denilen uygulamayla her yıl 150 milyara yakın hayvanı öldürmek için dünyaya getirip bu hayvanların yem ihtiyacını karşılamak için, her gün 1 kilogram hayvan bedeni için 60 metre kare ormanı katledip buralara hayvanlara yedireceği bitkileri ekiyor. 

    Yani her gün 1 kilogram hayvan cesedi üretimi için 60 metrekare orman katlediliyor. 

    Afrika’daki tarıma elverişli arazileri olan devletler kendi insanları açlıktan ölürken tarlalarında yetiştirdikleri tahılları Avrupa, Amerika ve dünyanın diğer ülkelerindeki hayvan çiftliklerine satıyor.  Yani hayvan kullanımı üzerinden insan hakları devletler tarafından hiçe sayılıyor.

    Her yıl devletlerin “ekonomi” adı altında insanların damak zevki için katlettiği milyarlarca hayvanın sera etkisi yaratan gazı küresel iklim değişikliğinin ciddi oranda sebeplerinden bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor.

    Hayvan endüstrisinin, hayvan çiftliklerinin bir yılda tükettiği bitkilerin, açlıkla mücadelede kullanılması durumunda dünyada aç insan kalmayacağını biliyoruz. Dünyada “kıtlık” değil, kaynakların yanlış/adaletsiz kullanımı neticesinde açlık olduğunu biliyoruz. Dünyada üretilen “gıda”nın üçte birinin çöpe gittiği bir gerçeklikte yaşıyoruz. 

    Dünyanın ekolojik dengesinin en önemli unsurlarından birisi, bünyesinde büyük çaplı biyoçeşitliliği barındıran, atmosferdeki karbon gazının büyük bir bölümünü üzerine çekerek temizleyen yağmur ormanlarının yüzde yetmişe yakınını hayvan endüstrisi, hayvancılık yok etti.

    Dünyadaki içilebilir su kaynaklarının yarısından fazlasını hayvan endüstrisi, hayvan çiftlikleri yok etti. “Hayvancılık”, öldürdüğü milyarlarca hayvanın dışkısını denize ve toprağa vererek büyük çaplı çevre kirliliğine, verimli toprakların yok olmasına, denizlerde oluşturduğu kirlilikle bir çok deniz canlısının ölümüne sebebiyet veriyor. 

    Küresel iklim değişikliğinin önemli oranda nedenini hayvan endüstrisinin, hayvan çiftliklerinin  her yıl öldürmek için dünyaya getirdiği 150 milyara yakın hayvanın öldürülünceye kadarki süre boyunca çıkarttıkları gazlardaki, gevişlerindeki, dışkılardaki metan, nitröz oksit oluşturuyor.

    Hayvanclık sektörü, insan eliyle sera gazlarının salımınında %14.5’lik orana sahip. Bu haliyle, insan eliyle sera gazlarının salınımında, fosil yakıtlardan sonra gelen ikinci en büyük faktör ve ormansızlaşmanın, hava ve su kirliliği ile biyolojik çeşitlilik kaybının önde gelen nedeni.

    “Hayvancılık” aynı zamanda amonyak salınımının yüzde yetmişine neden oluyor. Bu durum önemli ölçüde asit yağmuru ve onu takiben biyolojik çeşitlilik kaybına yol açıyor, bitkiler ölüyor, hayvanlar ölüyor, insanlar ölüyor, gezegenimizle ilgili olarak her şey giderek azalıyor.

    Tüm bunlardan hareketle dünyadaki insan kaynaklı türler arası adaletsizliğin, açlığın, ekolojik yıkımın; su kaynaklarının, tarlaların, ormanların yok oluşunun mümkün olduğunca karşısında durabilmek, bu olumsuzlukların sebebi olan her türlü devlet yapısının doğayı, hayvanı, insanı sömüren-köleleştiren politikalarının destekleyicisi konumunda yer almamak; bizler gibi aileye-sosyal hayata-duygulara sahip, kendi hayatlarının öznesi olmak suretiyle birer birey olan hayvanların insan çıkarları için öldürülmelerinin oluşturduğu adaletsizliğin bir parçası olmamak için hayvan sömürüsüne, hayvanların insan çıkarları için kullanılmasına, öldürülmelerine dayalı bir yaşam sürmeyip, insan yaşam hak ve özgürlüğünü doğa-hayvan yaşam hak ve özgürlüğünden ayrı düşünmeden savunmalıyız.

    Dünyada milyarlarca insanın çeşitli bahaneler ardında (damak zevki, inanç, kültür) gerçekleştirdiği hayvan kullanımını, hayvanların özgürlük ve yaşam haklarından daha değerli görülüp, örneğin, “büyükbaş hayvan yetiştiriciliği” adı altında, bazı tür hayvanlar, öldürülecekleri ana kadar onlara verilen olan tonlarca bitkiyi (bu bitkilerin yetiştirilmesi için tonlarca suyun harcandığını hatırlatalım) yemiş oluyor. Vegan olmadığımız bir gerçeklikte, o bitkilerin yetiştirileceği tarım alanlarını açmak için talan edilen milyonlarca hektar ormanlık alanın katledilmesini ve buna bağlı olarak gerçekleşen büyük çaplı ekolojik yıkımı desteklemiş oluyoruz.

    Hayvan özgürlüğü, uzun yıllardır, hayvan kullanımının ekosistemler ve doğal yaşam alanları üzerindeki yıkıcı etkilerinin nasıl insan hayatını olumsuz etkilediğini; hayvan kullanımının nasıl yağmur ormanlarını yok ettiğini, dünyayı çölleştirdiğini, küresel ısınmanın, dünya üzerindeki açlığın ve susuzluğun en önde gelen nedenlerinden biri olduğunu; hayvana uygulanan şiddetin şiddet olgusunu yeniden inşa ettiğini anlattı; türcülüğün iktidar, kölelik, cinsiyetçilik, ırkçılık, hiyerarşi ile türlü ayrımcılık ile bağlantılardan ve hayvan kullanımının salgın hastalıklara neden oluşundan bahsetti durdu.

    Gezegendeki türlerin birbiriyle olan ilişkisinin bir diğerini nasıl etkilediğini gözümüzle gördüğümüz bu pandemi sürecinde, hayvan kullanımının insan türü üzerindeki yıkıcı etkisi 7’den 70’e hemen herkese aşikar oldu.

    Salgın sürecinde, hayvan kullanımı yüzünden, bütün dünyanın nasıl apokaliptik bir hale dönüştüğünü izlediğimiz bu “fragman” henüz bitmiş değil. 

    Ekoloji ve hayvan özgürlüğü hareketlerinin bundan böyle bu fragmanın uzun metraj filme dönüşmesine karşı ortak hareket etmesi gerekir.

    Ekolojik hareketin yönelimi, “insana hayvana yeryüzüne özgürlük” şiarında, veganlığı, “olmazsa olmaz” bir gereksinim olarak siyaseten argümanlaştırması yönünde olmalıdır.

    Eklemek istediginiz başka bir şey var mı?

    Ekolojiye tek bir noktadan bakmak büyük bir hata olur. Doğa hayvan ve insan bir bütündür ve hepsine bütünsel bakmak gerekir. Doğayı koruyamazsak insan ve hayvan olumsuz etkilenir. İnsan ve hayvanı da kendi yaşam alanlarında özgür bırakmaz, alanlarına müdahale edersek ekolojiyi bozmuş oluruz. İnsanı dil, din, ırk, cinsiyet olarak ayıramayız. Örneğin lgbti+ bir bireye heteronormatif kalıplar dayatılırsa bu ekolojiye aykırıdır. Bir siyahi kişiye yapılan ayrımcılık da aynı şekilde ekolojiye zıt düşmektedir. Hayvanları kafeslere koymak, onları yaşam alanlarından uzaklaştırmak, insana ve hayvana yapılan taciz tecavüz ve şiddet ekolojiye aykırı durumlardır. Bir bütün olarak insanın durup düşünmesi ve vegan olması gerekmektedir ki ekolojiyi, hayatı koruyabilelim. 

    Veganlık, tam da bu noktada, türcü, cinsiyetçi, ırkçı olmadan; şiddet, tecavüz, ayrımcılıktan uzakta mümkündür.

    Gezegende geldiğimiz noktada, insan türünün doğaya verdiği tahribat ile hayvanların yaşam alanlarının yok edilmesindeki korkunç durum itibarıyla türlerin doğadan yok olmaya başlaması Homo Sapiens Sapiens yani insan türünün yeryüzünde var olmasıyla başlamıştır.

    Avcılık, çevre kirliliği, ormansızlaştırma ve hızla artan insan nüfusunun türlerin neslinin tükenmesinde rolü aşikardır. “Alice Harikalar Diyarı”ndan da tanıdığımız Dodo kuşlarının 350 yıl önce soyunun tükenmesi insanların Hint Okyanusu’ndaki Mauritius adasına ayak basmasından kısa süre sonra gerçekleşmiştir. 

    Dünyanın en büyük kuş türü olarak tanınan Moalar, deniz Vizonları, Afrika Zebraları Kuaggalar, gülen Baykuş, Tazmanya Kaplanı, Japon deniz aslanı, Pinta adası kaplumbağası, Batı Siyah Gergedanı insan yüzünden bu gezegende nesli tükenmiş hayvan türlerinden sadece birkaç tanesidir.

    Yeryüzünde sıcaklık artışının en önde gelen nedenlerinden biri hayvan kullanımıyken, insanı, hayvanı ve gezegeni önemsediğini söyleyen herkes için veganlığın, özgür ve adaletli bir dünya için başlama noktası olduğunu işaret ediyoruz çünkü aynı anda hem gezegene hem kendimize hem de bu yeryüzünü paylaştığımız kendi hayatlarının öznesi konumundaki hissedebilir canlılar olan hayvanlara karşı vegan olmaktan daha iyi tek bir şey bulunmuyor.

    Gezegenin hayatta kalması için, köle konumundaki hayvanların özgürleşmesi için, adalet için, topyekun özgürlük için; veganlığı bütün dünyaya yaymak istiyoruz. Veganlığı, bu gezegenin kurtulması için olmazsa olmaz bir gereklilik olarak görüyoruz. 

    Dünya üzerinde insan için yegane sürdürülebilir beslenme şekli olan bitkisel gıda kullanımını “seçime bağlılık” esasına değil; insan, hayvan ve yeryüzü menfaati için olmazsa olmaz bir gereklilik olarak hep beraber ifade etmeye başlamalıyız. Tarımda ise böcekleri, fareleri, yılanları, köstebekleri, kuşları ve nicesini harcanabilir kurbanlar olarak değil, yaşam hakkı olan hayvanlar olarak gören yeni bir bakışa ihtiyacımız var. Bu, hayvanlara karşı etik yükümlülüğümüzdür. Hayvanlara on binlerce yıllık adalet borçluyuz.

    Hayvan kanıyla boğulmakta olan dünyada hepimiz için adaleti sağlayabilmek, hayvan katliam ve kullanımını derhal terk etmekten, bu kanı ve köleliği bitirmekten geçiyor.

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi ismiyle 2018 yılında -öncesinde bireysel ve ya örgütlü şekilde aktivizm yapmakta olan kişiler olarak- “Kitlesel Büyükada Eylemi”nin çağrıcılığını yapmak için biraraya geldik.

    Aynı sene içinde, veganlığın bir diyet ya da hayat stili; moda ya da sağlıklı yaşama trendi olmayıp bir adalet meselesi olduğu bildirimiyle Kadıköy’de geniş katılımlı geçen “Vegan Yürüyüş 2018″i düzenledik.

    Ardından 2020 başında, ülkede süregelen yangınlar neticesinde bir milyarı aşkın yaban hayvanının hayatını kaybetmesi, ormanların küle dönmesi, susadıkları için klimalara yöneldikleri ve etrafa zarar verdikleri bahanesiyle devlet tarafından binlerce devenin katledilmesi gerçekliğinde, gezegenin sıcaklık artışının en önde gelen nedenlerinden birinin hayvan kullanımıyken, Avustralya devletinin su kıtlığının faturasını hayvanlara kesiyor oluşuna karşı İstanbul Avustralya Konsolosluğu önünde eylem organize ettik.

    İletişim

    [email protected]
    m.me/HayvanOzgurluguInisiyatifi
    www.instagram.com/hayvanozgurluguinisiyatifi
    https://twitter.com/HInisiyatifi

  • Ali Bülent Erdem ile Söyleşi; “Gıda Egemenliği her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır!”

    Ali Bülent Erdem ile Söyleşi; “Gıda Egemenliği her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır!”

    .

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Çiftçiler Sendikası Çiftçi Sen kurucu genel başkanı Ali Bülent Erdem ile devam ediyor;

    “Ekolojik krizin ve gıda krizinin çözümü için küçük çiftçilerin önerisi bellidir: Gıda egemenliği mücadelesini inşa etmek. Gıda egemenliği sadece sağlıklı gıdayı üreterek tüketicilere ulaştırma meselesiyle ilgili teknik bir konu değildir. Gıdanın meta olmaktan çıkarılması, ekosistemlerin korunabilmesi ve piyasayla hesaplaşma işidir ve politik bir mücadeledir. Gıda politikalarının küresel tarım ve gıda şirketlerinin ve onların kontrolündeki piyasalar tarafından değil, gıdayı üretenler ve ihtiyaç duyanlar tarafından belirlenmesini savunur. İnsanlığın, yaşamın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, eko sistemlerin tahrip edilmesine neden olan IMF, Dünya Bankası, DTÖ’ne karşı durur, onların her dediklerini yapan hükümetlerle mücadele eder. İki cümleyle anlatılmaya çalışılan Gıda Egemenliği bu perspektifle her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır.

    Mali’nin Nyeleni köyünden başlayarak yapılan bütün gıda egemenliği toplantılarında ve eylemlerinde küçük çiftçilerle beraber balıkçılar, yerli topluluklar, kır işçileri, topraksızlar, göçmenler, göçerler, çobanlar, kadınlar, gençler, tüketiciler, çevre ve kent hareketleri, ekolojistler vb. yer almış mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürmek çabası içine girmişlerdir.“

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 20 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Doğal olarak sorular ekoloji hareketiyle ilgili olarak sorulmuş. Çiftçiler açısından ekolojinin ne ifade ettiğinin anlaşılabilmesi için, tarımla ekoloji arasındaki ilişkinin nasıl olduğu ve nasıl geliştiği konusundan bir iki söz söylemek gerekiyor. Eğer gezegenin ekosistemlerine hiç dokunulmamış olsaydı,  bugün çok daha güçlü bir bitki örtüsü ve fauna var olacaktı. Tarımsal üretim başlamamış olacağından insan nüfusu da bugünkü gibi olmayacaktı. Dünyanın var olan kaynakları bilim insanlarının söylediğine göre avcılık ve toplayıcılıkla en fazla beş yüz bin insanı ancak besleyebilecekti.

    Bir mucizenin yani tohumun bulunması ve tarımsal üretimin başlamasıyla insanlığın kaderi değişti, toprağa bağlı olarak yaşamaya başladı, site devletlerden başlayarak bugünkü devletlere ve devasa kentlere gelindi.

    İlk tarım uygulamaları su kaynaklarının yakınında, suların taşıdığı alüvyonlar üzerinde, zaten verimli ve düzleştirme gerektirmeyen topraklarda yapıldı. Giderek yaygınlaşarak her bölgeye özgü tarım biçimleri ortaya çıktı. Bitki ve hayvan yetiştirilmeye başlanmasıyla ekolojik sistemler ciddi olarak alt üst edildi. Daha verimli olan bitki çeşitleri kültüre alındı, daha kolay evcilleşebilecek hayvanlar seçildi. Ormanlar kesilerek tarıma açıldı. Teraslamalar yapıldı. Benzeri bir çok uygulamalar ekolojik yapıyı etkiledi.  

    Bitkilerin özelliği fotosentez yapabilme yeteneklerine sahip olmasıdır. Bitkiler güneş ışığı, su, toprak ve havadan aldıkları unsurlarla insanların ve hayvanların kullanacağı besin enerjisini sağlarlar. Burada toprağın yaratıcı gücü önemlidir. Onun için bitki atıkları ve hayvan dışkıları toprağa besleyiciler olarak döndürülür. Nadas yöntemleri uygulanılır. Bitkisel üretimle hayvan yetiştiriciliği bir arada yapılır, çünkü bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinin birbirlerini tamamlar. Tarımın doğal döngüsü içinde sistemin kendisini yenileme özelliği vardır ve “işlenmiş ekosistem” olarak adlandırılır.

    “İşlenmiş ekosistem” ile doğal ekosistem karşılıklı etkileşim içerisindedir. Birinde yaşanan bir değişim diğerini etkiler, ekolojik tarım için doğal ekolojinin önemi büyüktür. Günümüzden örnek vermek gerekirse, Doğu Karadeniz’de üreticinin korkulu rüyası haline gelen, bitkinin özsuyunu çeken vampir kelebekler doğal ekosistemin HES’lerle bozulmasının sonucudur. Vampir kelebeklerin lavraları ile beslenen ve popülasyonunun artmasını engelleyen yusufçukların yaşam alanları olan derelerin yok edilmesi yusufçukları yok ederken, vampir kelebek istilasına neden olmuştur. Balıkesir Havran’da benzer bir durum yaşanmıştır. Yarasaların yaşadığı mağaraların baraj nedeniyle yok edilmesi sonucu zeytin sineği popülasyonu artmıştır.

    Binlerce yıl tarım toplulukları olarak yaşayan insanlığın kabaca ve özetle ekoloji ile bağlantısı böyleydi. Endüstrinin tarıma müdahalesi bu bağlantıyı kopardı. Mono ekimle başlayan süreç makinelerin, kimyasal gübrelerin, kimyasal zehirlerin, hormonların, hibrit tohumların, GDO’lu tohumların tarımsal üretime girmesiyle devam etti. Ekolojik ilkeler endüstriyel tarım için yok sayıldı. Amaçlanan birim alandan en fazla ürünü elde etmekti. Tarlalar bir yandan girdilerin girdiği diğer ürünlerin çıktığı üstü açık fabrikalara dönüştü. Bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliği birbirinden ayrıldı. Hayvanlar dar alana sıkıştırılarak otlakları, çayırları, meraları görmeden yaşatıldı. Güneşten besin enerjisi elde etme faaliyeti olan tarımsal üretim petrolden besin enerjisi elde etmeye dönüştü. Biyoçeşitlilik azaldı.

    Görüldüğü gibi, tarımın ekosistemler ile bağlantısı yapılan üretim tarzına göre değişmektedir. Ekolojik köylü tarımı yapan küçük çiftçilerin mücadelesinin ekoloji mücadelesiyle birlikteliğinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Küçük çiftçilerin mücadele birikimleri ekoloji mücadelesinin güçlenmesi anlamına da gelir.

    Bugün 200 milyon üyesiyle La Via Campesina küçük çiftçilerin en büyük politik küresel örgütüdür ve Çiftçi Sen 2004 yılından itibaren bu örgütün üyesidir. Daha sonra DTÖ’ye dönüşecek GATT (Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması) Uruguay görüşmelerinde tarım ile ilgili kararların görüşülmeye başlanmasıyla 1993 yılında İsviçre’nin Mons köyünde La Via Campesina kuruldu. GATT, 1995 yılında DTÖ’ye dönüştü ve tarım ürünleri serbest ticarete konu edildi.

    La Via Campesina 1996 yılında BM-FAO’nun düzenlediği Dünya Gıda Zirvesinde ilk defa Gıda Egemenliği kavramını dillendirdi. Ardından 2007’de Mali’de Köylülerin, kır işçilerinin, balıkçıların, yerli halkların, göçerlerin, ekoloji hareketlerinin 80 ülkeden gelen temsilcileriyle Gıda Egemenliği deklarasyonu yayınlandı. O günden sonra dünyanın her yerinde topraklarımızı, tohumlarımızı, bölgelerimizi, sularımızı, hayvanlarımızı, biyo çeşitliğimizi koruyacak ekoljik köylü tarımı temelli daha adil bir gıda sistemi için, halkın gıda sistemini kurmak için mücadele başladı.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

    Ekosistemi tahrip eden uygulamalar, bu uygulamalara endüstriyel tarım tarzının kendisi de dahildir, hayvanların kapalı alanlarda tutulması yaşadığımız salgının nedenidir. Virüsler mutasyona uğrayarak yeni konukçular aramakta ve Koronovirüs  salgınları ortaya çıkmaktadır, son yaşadığımız Covid19 pandemisi onlardan biridir.  “Bu arada, doğaya karşı zaferlerimizle fazla böbürlenmeyelim. Her birinin öcünü teker teker bizden alıyor. Her bir zafer hiç kuşku yok ki ilk kertede bize beklediğimiz sonuçları getiriyor ama ikinci ve üçüncü kertede çoğunlukla ilk sonuçları tahrip eden tümüyle farklı ve öngörülemeyen etkilere yol açıyor.” F. Engels’in söylediği gibi doğa öcünü bizlerden çok acı sonuçlarıyla alıyor.

     Bugüne kadar uygulanan politikalarda ısrar edilmesi insanlığı yeni salgınlarla karşı karşıya bırakacak ve hatta insan türünün devamını riske sokacaktır. Yine tarım ve gıda açısından bakıldığında endüstriyel tarım uygulamaları virüslerin ortaya çıkmasında rol oynadıkları gibi virüsle mücadelede gerekli olan güçlü bağışıklık sistemlerinin zayıflamasında da rol oynamaktadır. Çeşitliliği azalttığı gibi ürünlerin eski besleyici özellikleri de kalmamaktadır. Ekosistemler ve gıda sistemleri ile bağlantılı bir salgın yaşadığımız bilim insanları tarafından da ifade edilmektedir. İnsan  sağlığını tehdit eden pandemi, daha fazla insanı ekoloji ve tarım konusunda duyarlı hale getirmiştir ve mücadelenin kendisi için bu bir olanaktır.

    Salgının dünyanın her bölgesine hızla yayılmaya başlamasıyla birlikte neredeyse her ülkenin yetkilileri yaptığı açıklamalarda dünyada artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını söylemişlerdir. Görüyoruz ki; yürüttükleri politikalarda en ufak bir değişiklik olmamaktadır, yine rant için doğa tahribatına devam edilmekte, yine endüstriyel tarım temelli şirket tarımcılığının önü açılmaktadır.

    Ülkemizde de pandemi sürecinin bile durduramadığı rant için kırsal alan tahribatı hız kesmeden devam etmektedir. İktidarın kırsal alana yönelik bu uygulamaları tepkiyle ve direnişle karşılaşmaktadır. Çoğunlukla saldırıya maruz kalan köylülerin ve bir gurup ekolojist veya çevrecinin katıldığı bu direnişler lokal kalmakta ya yenilmekte, ya da sönümlenmektedir.

    Elbette farklı olanları da vardır. Örneğin meclise yedi kez gelen Zeytin Yasası çıkarılamamıştı. Yasa’nın çıkmaması için mücadeleyi yürütenler belki de o güne kadar yan yana gelememiş, gelmemiş kurum, topluluk ve bireylerden oluşmuştu. Zeytin üreticilerinin, tüketicilerinin, zeytin kültürüne sahip çıkanların, doğa dostlarının, ekolojistlerin, çevrecilerin, kent hareketlerinin verdikleri ortak mücadele, aslında bizlere ipucunu vermektedir.

    Yaşadığım kentten de bir örnek vermek istiyorum. 301 madencinin katliamından hemen sonra Soma’nın Yırca köyünde Kolin termik santral yapmak istemiş, direnişle karşılamıştı. Kolin 6600 ağacı katletmesine rağmen santrali oraya yapamadı. Kolin bu kez Soma’nın Kayrakaltı köyünün topraklarını satın aldı. 2001 yılında Tütün Yasası çıkmış, tütün ve tütüncülüğümüz küresel tütün kartellerinin insafına terk edilmişti. Tütüncülükten para kazanamayan köylüler topraklarını satmış, santralde iş bulacaklarını düşünmüşlerdi. Kolin santralin bir bölümü bitirdi ve çalıştırmaya başladı. Köylülerin bir bölümü bugün pişman ama olan olmuştu. Direnişlerin esas özneleri olan köylüleri topraktan koparan tarım politikalarına karşı mücadele etmeden kalıcı bir başarı şansı olamayacağı açıktır.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Bugün yaşadığımız pandeminin kendisi küresel ekolojik krizin yansımasıdır. Yine değişken hava koşulları, ani sıcaklık ve soğukluk, don ve sel gibi hava olayları küresel ekolojik kriz temelli küresel iklim değişikliğinin sonucudur ve tarımsal üretimi vurmaktadır. Yaşanan salgınla beraber ekonomik olarak zor duruma düşmüş, geçim sıkıntısı içindeki geniş kitleleri saran korku, gıda krizi ve onun ortaya çıkaracağı açlık korkusudur. Tarım ve gıdanın denetiminin ve kontrolünün şirketlerin eline büyük oranda geçmiş olması açlık korkusunu daha da büyütmektedir.

     Bugün dağlar, taşlar, ovalar, akarsular, sular, denizler, ormanlar, vadiler, yaylalar, otlaklar, meralar aklımıza gelen gelmeyen her şey ama her şey sermayenin hizmetine sunulmuş durumdadır. Ülkenin en ücra köşesi dahi rant uğruna tahrip edilmektedir. Şimdi bu saldırılardan hangisi diğerlerine göre daha yakıcı diye sorarsanız, herkesten farklı cevap alırsınız. Çünkü insan neresi ağrıyorsa orası üzerinden düşünür. Bu soru Soma’da yaşayan biri olarak bana sorulduğunda cevabım açıktır: termik santraller, madencilik faaliyetleri, çimento fabrikaları, taş ocakları, RES’ler, yetmedi şimdi GES’ler. Küçük bir yerde bile saldırının boyutunun büyüklüğünü görüyor musunuz! Kül, sulama, soğutma barajlarından bahsetmedim bile. Aynı soruyu aynı ilin ilçeleri olan Alaşehir ve Salihli’de sorarsanız JES diyeceklerdir. Gördes ve Turgutlu’da sorarsanız, nikel madeni.

    Bu soru farklı bölgelerde çok daha çeşitlenmektedir. Her ilde farklı olduğu gibi, her ilçede hatta her köyde farklı olabilmektedir. Şunu söyleyebiliriz ki, şirketlerin adları farklı olsa da kaynakları bir ve aynıdır.

     Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Bir önceki sorudan devam edersek, sorunun kaynağı üzerinde durmak gerekir Doğanın ve insanlığın maruz kaldığı bütün bu saldırıların kaynağı bir ve aynıdır. Kapitalist sistemin kendi krizini atlatabilmesi için insanı sömürdüğü gibi doğayı acımasızca sömürmesidir.

    Bilindiği gibi, kapitalizm 1970’li yıllarda yaşadığı krizini aşabilmek için neo-liberal politikaları uygulamaya sokmuştu. Hedeflenen devletin her alandan çekilmesi, çok uluslu sermayenin önündeki bütün engellerin dünya ölçeğinde kaldırılmasıydı. Bunun için sosyal devlet anlayışı terk edilerek kamu harcamaları azaltıldı, özelleştirilmeler yapıldı, esnek üretim, taşeronlaşma yaygınlaştırılarak çalışanlar örgütsüzleştirildi. Devlet tarımdan çekildi, tarım şirketleştirilmeye başlandı, kırsal alan boşalmaya başladı.

    Kapitalizmin kendini yeniden yapılandırma süreci yeni düzenlemeleri de gerektiriyordu. Devreye IMF ve Dünya Bankası girdi ve onların marifetiyle borç batağı içerisinde olan ülkelere “yapısal uyum programları” dayatıldı. Ardından GATT (Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması)  Uruguay raundunda uluslararası ticareti aşan fikri mülkiyet, tarım yatırımlarıyla ilgili yeni kurallar getirildi. GATS (Hizmetlerin Ticareti Genel Anlaşması) yoluyla hizmetlerde ticarete konu edildi. Ve ardından GATT, DTÖ’ye dönüşerek rolünü oynamaya başladı. DTÖ’ye bütün istediği her şeyi yapabilecek bütün donanımlar sağlanmıştı. Ortak doğal varlıklar talana açılmıştı. Bilinen, tekrarı belki de sıkıcı olan bunları söylememin nedeni sorunun kaynağına vurgu yapabilmek içindi.

    Ekolojik krizin ve gıda krizinin çözümü için küçük çiftçilerin önerisi bellidir: Gıda egemenliği mücadelesini inşa etmek. Gıda egemenliği sadece sağlıklı gıdayı üreterek tüketicilere ulaştırma meselesiyle ilgili teknik bir konu değildir. Gıdanın meta olmaktan çıkarılması, ekosistemlerin korunabilmesi ve piyasayla hesaplaşma işidir ve politik bir mücadeledir. Gıda politikalarının küresel tarım ve gıda şirketlerinin ve onların kontrolündeki piyasalar tarafından değil, gıdayı üretenler ve ihtiyaç duyanlar tarafından belirlenmesini savunur. İnsanlığın, yaşamın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, eko sistemlerin tahrip edilmesine neden olan IMF, Dünya Bankası, DTÖ’ne karşı durur, onların her dediklerini yapan hükümetlerle mücadele eder. İki cümleyle anlatılmaya çalışılan Gıda Egemenliği bu perspektifle her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır.

    Mali’nin Nyeleni köyünden başlayarak yapılan bütün gıda egemenliği toplantılarında ve eylemlerinde küçük çiftçilerle beraber balıkçılar, yerli topluluklar, kır işçileri, topraksızlar, göçmenler, göçerler, çobanlar, kadınlar, gençler, tüketiciler, çevre ve kent hareketleri, ekolojistler vb. yer almış mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürmek çabası içine girmişlerdir.

    Gıda Egemenliği mücadelesi içerisinde tanımlanması gereken birçok örgütlenmeler ve eylemler bugün ülkemizde yürütülmektedir. Yürütülen bu mücadelelerin gıda egemenliği mücadelesini güçlendirdiğinin farkında olmayanlar dahi vardır. Sorunumuz bu mücadeleleri ortaklaştırarak, ortak bir hedefe yönlendirmek ise gıda egemenliği ana eksendir ve demokratik bir biçimde bir araya gelişin şemsiyesi olabilir.

    Yine La via Campesina ve yukarıda sayılan hareketlerin temsilcileri Köylülerin ve Kırsalda Çalışan İnsanların Hakları için bir araya gelerek deklarasyon hazırlamışlar ve bu deklarasyonu Birleşmiş Milletler’e taşımışlardır. 2018 Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylanan deklarasyon kabul edildi ama Türkiye çekimser oy kullandı. O günden sonra hükümetlerin köylü haklarını kabul ederek, iç hukuk düzenlemeleri yapmalarını talep eden “Gıda Egemenliği için Köylü Hakları Hemen Şimdi” başlığıyla etkinlikler, eylemler, kampanyalar yapılmaya başlandı. Zehirsiz ve sağlıklı gıdaları üretme ve ulaşma hakkının güvenceye alındığı, biyoçeşitliliğin ve ortak varlıkların korunmasının ve ekolojik köylü tarımının kabul edildiği Köylü Hakları’nın uygulanmasını iktidardan talep etmek sadece köylülerin ve küçük çiftçilerin değil sağlıklı gıdalara ulaşmak isteyenlerin de, ekoloji mücadelesi yürütenlerin de ortak talebi olmalıdır. Bu talebin yükseltilmesi yeni bir başlangıcın adımı olabilir.

    Son sözü Rob Wallace’e bırakmak istiyorum: “Gıda sistemlerinin, bu tehlikeli patojenlerin ilk etapta ortaya çıkmasını önleyecek şekilde kamulaştırılmasını talep etmeliyiz. Bu, gıda üretiminin öncelikle kırsal toplulukların ihtiyaçlarına yeniden entegre edilmesini gerektirecektir. Bunun için çevreyi ve çiftçileri yiyeceklerimizi yetiştirirken koruyan agroekolojik pratikler gerekecektir. Büyük resimde, ekolojimizi ekonomimizden ayıran metabolik uçurumları kapatmamız gerekir. Sözün kısası, kazanmamız gereken bir gezegen var.”

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    1980 darbesiyle ülkemizde uygulanmaya başlayan neo liberal politikalardan tarım da nasibini almış, devlet tarımdan el çektirilmeye başlanmıştı. 1999 ve 2001 yıllarında IMF ve Dünya Bankası marifetiyle “tarımda dönüşüm”, “tarımda yeniden yapılandırma” adı altında uygulanan politikalarla tarımda yaşanan tahribat hız kazandı. 2002 yılından itibaren farklı bölgelerde farklı ürünlerde üretici kurultayları yapılarak tarımın sorunları tartışıldı ve delegasyonlar seçildi. 2003’ün Aralık ayında Ankara’da seçilmiş delegasyonlarla Türkiye Kurultayı yapılarak ürün bazında sendikalaşma kararı alındı. 2004 yılından itibaren sendikalar kurulmaya başlandı. İlk Üzüm Sen sonra Tütün Sen kuruldu ve ardından diğerleri. 2008 yılında Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu kuruldu. Sendikalara açılmış davalarla uzun süren hukuki süreçlerle uğraşıldı. Tütün Sen Genel Başkanlığı ve Çiftçi Sen Genel Sekreterliği görevini yürüttüm. Bütün çabalara rağmen tarımda yaşanan tahribat durdurulamadı, ülkenin ürün deseni bile değişti. Ürün bazında örgütlenme bütün üreticilerin örgütlenmesine engel teşkil etmeye başlamıştı. 2020’nin Şubat ayında sendikaların temsilcileriyle tek çatı altında birleşme kararı alınarak Çiftçiler Sendikası Çiftçi Sen kuruldu. Sendikanın kurucu genel başkanlığını yürütüyorum.

  • Av. Semra Kabasakal ile söyleşi; “Bu talana karşı cephemizi genişletmeliyiz. Maddi ve manevi gücümüzü artırmalıyız”

    Av. Semra Kabasakal ile söyleşi; “Bu talana karşı cephemizi genişletmeliyiz. Maddi ve manevi gücümüzü artırmalıyız”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Tarsus Çevre Koruma Kültür ve Sanat Merkezi Derneği başkanı Av. Semra Kabasakal ile devam ediyor;

    “Dünya talan ediliyor. Ancak Türkiye’de talan hızla artmakta. Bu talana karşı cephemizi genişletmeliyiz. Kişilerin egolarını bir kenara bırakarak, ortak paydada birleşmeliyiz. Ortak hareket etme noktasındaki zayıflığımızı kuvvetlendirmeliyiz. Ekoloji birliğini oluşturan birimler arasındaki bağı kuvvetlendirmeliyiz. Sosyal medya aracıyla tüm Doğa tahribatlarına karşı çözüm önerilerini ortaya koymalıyız. Kampanyalarımızın sayısını artırmalıyız”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 17 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Ekoloji hareketinin tarihsel birikiminden söz edebiliriz. Bugüne kadar ekoloji hareketi Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine tüm Doğa tahribatlarına karşı bir bütün olarak topyekün mücadele başlatmıştır. Kaz Dağları’ndaki altın madeninden, Sinop ve Akkuyu’da ki nükleer santrallere, kömürlü ve fosil yakıtlı termik santrallere, taş ocaklarına, HES ve JESlere, endüstriyel atık yakma tesislerine, Doğaya zarar veren ve ranta dayalı tüm tesislere karşı ortak bir mücadele yürütülmesini sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu çalışmalar yeterli olmamıştır. Mücadelemiz geniş çevrelere ulaşmamıştır. Bu yöndeki çalışmalarımızı daha da güçlendirmeliyiz.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Koronavirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu rol oynamıştır. Salgın ekoloji hareketi güçlenmesi için yeni olanaklar doğurmuştur. İnsanın sokağa çıkmadığı sürede Doğa kendini yenilemiş, Denizlerimiz, havamız, suyumuz, toprağımız temizlenmiştir. Ancak bu salgının dezavantajları ise, maalesef AKP iktidarının bu salgına rağmen, tüm dünya neredeyse çalışmalarını durdurmasına rağmen, Türkiye’nin doğasını talan etmeye devam etmiş, Kanal İstanbul ihalesi, Salda gönlündeki millet bahçesi ihalesi, Mersindeki polipropilen tesisi ve Tarsusta ki Biyokütle Enerji Santrali ÇED olumlu kararları çıkarması ve buna benzer birçok Doğa talanının hız kesmeden devam etmesi dezavantaj olarak karşımıza çıkmıştır.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Küresel ekolojik kriz Türkiyeyi de etkilemiştir. Öncelikle hava kirliliği tüm Türkiyede Doğa tahribatının yapıldığı yerlerde en üst seviyeye ulaşmıştır. Dikkat çekici bir nokta ise bu virüsün solunum yolu enfeksiyonu ile insanların nefes almasına engel olduğu ve bağışıklık sistemi zayıf olanları daha fazla etkilediğidir. Şu anda Zonguldak, Kahramanmaraş, Adana, Muğla, Manisa, İzmir, Hatay gibi kömürlü termik santrallerinin bulunduğu illerde hava kirliliği had safhada, iklim değişikliğini olumsuz etkilemekte, HESler ile ırmaklar kuruyarak içme suları kaynakları yok olmaktadır. Akkuyu Nükleer santral projesi ile toprağımız, havamız, suyumuz, denizimizi radyasyon atıkları ile kirlenecek, polipropilen tesisi, endüstriyel atık yakma tesisleri, Biyokütle Enerji Santrallerin, maden ve altın ocakları ile tarım ürünleri zarar görmekte, GDOlu ürünler nedeniyle, sağlıklı gıdaya erişim yok olmaktadır. Bu doğa talanları daha da maalesef çoğaltılabilir

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Ekoloji hareketinin bundan sonraki yönelmesi, halka daha iyi bir şekilde Doğa talanını anlatmalıyız. Koronavirüs salgının doğa tahribatındaki değişimleri daha bilimsel olarak ortaya çıkaracak araştırmalar yapılmalı ve bilim adamlarından daha fazla yararlanmalıyız. Ortak hareket etme noktasındaki zayıflığımızı kuvvetlendirmeliyiz. Ekoloji birliğini oluşturan birimler arasındaki bağı kuvvetlendirmeliyiz. Sosyal medya aracıyla tüm Doğa tahribatlarına karşı çözüm önerilerini ortaya koymalıyız. Kampanyalarımızın sayısını artırmalıyız. Bu konudaki önerilerimiz daha da olabilir. Bu konuda ayrıca bir çalışma yapmalıyız.

    Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

    Dünya talan ediliyor. Ancak Türkiyede talan hızla artmakta. Bu talana karşı cephemizi genişletmeliyiz. Kişilerin egolarını bir kenara bırakarak, ortak paydada birleşmeliyiz. Muhalif Belediyelerle irtibata geçip, onlardan destek almalıyız. Maddi ve manevi gücümüzü artırmalıyız.

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Ben Tarsus Çevre Koruma Kültür ve Sanat Merkezi Derneği başkanı, Mersin Çevre ve Doğa Derneği kurucu, yönetim kurulu üyesi ve avukatı Semra Kabasakal. 12 yıldır Tarsus ÇEKSAM Derneği Başkanlığı yapıyorum. Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri platformu (DAÇE), TÜRÇEP, EKOLOJİ BİRLİĞİ, MERSİN Barosu çevre komisyon üyesi ve avukatı Tarsus Kent konseyi bileşeni ve aynı zamanda, çevre davalarının gönüllü avukatı olarak görev yapıyorum

  • Mehmet Vergili ile Söyleyşi: “Dünyanın bütün emekçileri, dünyanın bütün ekolojistleri birleşiniz!”

    Mehmet Vergili ile Söyleyşi: “Dünyanın bütün emekçileri, dünyanın bütün ekolojistleri birleşiniz!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri AYÇEP Başkanı Mehmet Vergili ile devam ediyor: “Emek mücadelesi edenlerle ekoloji mücadelesi edenler ayrılmaz. İkisi birleşmek zorundadır. Bu ikisi birleşirse, bu mücadele beraber yürütüldüğünde başarılı olunur.”

    (daha&helliip;)
  • Süleyman Eryılmaz ile söyleşi: “Yaşamı savunmanın ideolojisidir ekoloji!”

    Süleyman Eryılmaz ile söyleşi: “Yaşamı savunmanın ideolojisidir ekoloji!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Burhaniye Çevre Platformu ve Yeşil Sol Parti yürütme kurulu üyesi Süleyman Eryılmaz ile devam ediyor;

    “Son yıllarda neredeyse tüm siyaset kurumları birden bire “çevreci” oluverdiler. Buradan ifade etmekte yarar var ekolojik yıkımlara karşı verilecek mücadele 19. Yüzyıl terminolojileri ile yapılamaz. Yeni söz gerekmektedir. Ve hiç kuşkusuz bu sözü yaşam savunucuları söylüyorlar. Tavsiyem tüm siyasetlerin bu hareketleri nasıl yönetirim, nasıl öncüleri ben olurum diye çabalamaktan vazgeçip ekoloji hareketleri içerisinde aktivist olarak yer almalarıdır.”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 15 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eger yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir degerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Böyle bir birikimden elbette söz edebiliriz. 70’li yılların sonlarında  hem Dünya’da hem de bu topraklarda ekoloji hareketleri  ( koruma ve çevre hareketleri) ve Yeşil partiler ortaya çıkmaya başladı.  Türkiye’de de özellikle Foça’da Gencelli Termik Santral yapımına karşı 12 Aralık 1989 günü başlayan ve 6 Mayıs 1990 günü İzmir Konak’tan başlayan ve 50km insan zinciri ile Gencelli’ye ulaşan eylem Türkiye’deki en büyük çevre eylemi olarak tarihe geçmiştir. Sonuçta termik santral yapımından vaz geçtiren bu eylemde Yeşiller Partisi hem ciddi bir damga vurmuş hem de Türkiye’de yeşil hareketin görünür olmasını sağlamıştır. Ve elbette 1990 yılların başında filizlenen Bergama Altın Madeni Direnişi ekoloji  hareketlerini kitleselleştirmiştir. Bu direnişlerin ışığında önce çevre hareketleri yerel düzeyde ortaya çıkmaya başlamış, sonra da ülkenin her yerinde platform, hareket , dernekler oluşmaya başlamıştır. Bu hareketler önceleri “çiçek böcek” hareketleri diye küçümsenmiş, ciddiye alınmamıştır. Ancak bugün gelinen noktada söz konusu hareketler  endüstriyalizme karşı çıkan, kapitalizm karşıtı  topluluklar olarak karşımızdadır. Özellikle endüstri ilişkilerinin 19. yüzyıldaki gibi olmadığı değiştiği bir kapitalist sistemde artık doğa bir meta haline gelmiş/getirilmiş ve sömürü doğanın katledilmesine dönüşmüştür. Bu sömürü öyle büyük bir vurguna dönmüştür ki önü alınamazsa yaşam alanlarımız yok olacaktır. Ve bundan dolayıdır ki yaşamı savunmak, doğanın katledilmesine karşı çıkmak kapitalizmin karşısında yer almaktır. 

    Koronovirüs salgini ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakimindan olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güclenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşullarin avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Bu pandemi aslında yaşam savunucularının neye karşı mücadele ettiklerini somut olarak kitlelere gösteren kendisi olumsuz ama sonuçları itibarı ile olumlu bir olanak sağlamış durumdadır. Pandemi süresince özellikle hava kirliliği düzeyinin görece azalması, yabanıl yaşama  insanlar tarafından müdahale edilirse neler olacağının görülmesi, endüstriyalizmin yavaşlaması ile carbon salınımının azalması,  biz bir avuç yaşam savunucusunun canımızı dişimize takarak anlatmaya çalıştığımız şeyleri  kısa zamanda göstermiştir. Aynı zamanda pandemi yüz yüze toplantılara olanak vermediği için çevrim içi yapılan video toplantılar, konferanslar ve paneller ile ekoloji örgütleri arasında daha sıkı bir iletişim sağlanmış, yüz yüze  toplantılara gelmeyen/gelemeyen insanların bir araya gelmesi kolaylaşmıştır ( Umarım bu başka bir sorun yaratmaz. Tembellik vb.)

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugun ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Küresel ekolojik kriz elbette en başta iklim krizidir. Bu gezegenimizin en başta gelen ortak belasıdır. Dolayısı ile Türkiye’nin de en büyük krizidir. Diğer bütün ekolojik yıkımları bir öncelik sıralamasına sokmak bana göre yanlıştır. Hangi ekolojik yıkımı daha yakın ve yakıcı olarak yaşıyor ve ona karşı mücadele ediyorsak o bizim için birincidir. Hiçbir ekolojik yıkım bir diğerinden daha hafif ve önemsiz değildir, olmamalıdır. Yani Aydın Kuyucular ve Beyköy köylülerine JES’ler nasıl birincilse, Elbistan’da yaşayanlar için termik santraller birincidir. Mersin, Sinop’ta yaşayanlar için nükleer santraller birincil ise Diyarbakır halkı için Hewsel Bahçelerinin yok edilmesi birincildir. Büyükmenderes havzasında yaşayanlar için havzanın kirletilmesi birincil ise Madra Dağı’nda, Kozak Yaylası’nda, Kazdağları’nda, Efemçukuru’nda, Fatsa’da, Erzincan Çöpler’de, Uşak Kışladağı’nda yaşayanlar için metalik madencilik birincildir. Dolayısı ile bu topraklardaki her ekolojik yıkım birincildir ve karşısında olmak gerekir.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasil bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Ekoloji hareketi bundan sonra kendini tanımlarken artık bir ideoloji olduğunu belirtmelidir. Yaşamı savunmanın ideolojisidir ekoloji. Ekoloji hareketleri, kalkınma odaklı büyümeye, endüstriyalizme karşı olmayı, küçük, dayanışmacı ve çoğulcu olmayı hedefleyen bir topluma işaret etmelidir. Ve dolayısı ile ekoloji hareketleri  yeni bir düzen ve yeni bir siyaset çağrısı yapma cesaretini göstermelidir.  Burada şunu da belirtmek isterim; özellikle son yıllarda neredeyse tüm siyaset kurumları birden bire “çevreci” oluverdiler. Daha düne kadar “şirin çocukların yaptığı çiçek böcek işi “olarak tanımladıkları ekoloji mücadelesine sahip çıkmaya, en iyisini biz yaparız demeye başladılar. Kapitalizmin koç başı olan partiler bile seçim bildirgelerinde “çevreyi en iyi biz  koruruz” diye başlıklar açtılar, vaatlerde bulundular. Buradan ifade etmekte yarar var ekolojik yıkımlara karşı verilecek mücadele 19. Yüzyıl terminolojileri ile yapılamaz. O geride kalmış, köprünün altından çok su akmıştır. Yani duruma yeni söz gerekmektedir. Ve hiç kuşkusuz bu sözü yaşam savunucuları söylüyorlar, söylemeye de devam edeceklerdir. Tavsiyem tüm siyasetlerin bu hareketleri nasıl yönetirim, nasıl öncüleri ben olurum diye çabalamaktan vazgeçip ekoloji hareketleri içerisinde aktivist olarak yer almalarıdır.

    Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

    Bana böyle bir olanak verdiğiniz için teşekkür ediyor ve gazetenize başarılar diliyorum.

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Ben sendika kökenli bir arkadaşınızım. Kamu çalışanları sendika kurma çalışmalarında aktif olarak yer aldım ve Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası Kurucu Genel Sekreteriyim. 1991 yılından 2000 yılına kadar bu görevi yürüttüm. Daha sonra bazı siyasi partilerde yer aldım(ÖDP, EDP). Şimdi de Yeşil Sol Parti MYK üyesi olarak görev yapıyorum. Ekoloji mücadelesi ile öncelikle demiryolcu olduğum için demir yollarının ulaşım tercihleri içerisinde en az ekolojik yıkıma neden verdiğini görüp ve savunmaya başladıktan sonra tanıştım. 1996 yılında Bergama Altın Madeni Direnişi ve direnişçileri ile tanışmam bir bilinç sıçraması yaratmıştır bende. 2010 yılında İzmir’de EGEÇEP aktivisti oldum. Ve 2016 yılına kadar birkaç kez EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi olarak çalıştım. 2017 yılında Burhaniye’ye taşındım ve Burhaniye Çevre Platformu kuruluş aşamasında yer aldım ve halen BURÇEP Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev yapıyorum..

  • ‘Doğanın Çocukları’ konuşuyor; “Ekolojik krizin içerisindeyiz; Covid-19’da bunun bir fragmanı oldu!”

    ‘Doğanın Çocukları’ konuşuyor; “Ekolojik krizin içerisindeyiz; Covid-19’da bunun bir fragmanı oldu!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Doğanın -neşe ve dinamizmiyle ile dolu- Çocukları Selver, Utku, Beyza ve Baran ile devam ediyor;

    “Pandemi süreci yeni bir toplum arayışlarının başladığı bir süreç olarak kendini göstermektedir.”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 13 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Baran: Dünya genelinde 1970’lerden itibaren kapitalizmin teşhiri ile birlikte büyüyen/güçlenen ekoloji hareketi bir tarihsel birikime sahiptir. Türkiye’de Bergama direnişi ve Gezi direnişi ile bu tarihsel birikimin oluştuğunu düşünüyorum. Bu direnişlere ilham ve yol gösterici olarak Yeşil Yol, Cerattepe, ODTÜ Kavaklık ve şimdi devam etmekte olan Kazdağları mücadelesini tanımlayabiliriz. Verdiğimiz ekoloji mücadelesi böyle bir tarihsel birikimin üzerinde şekillenmektedir.

    Beyza: Ekoloji hareketini tarihselliğinden bağımsız düşünemeyiz. Zaman içinde büyüyen bir güç var. Gezi direnişi yaşım itibariyle en belirgin hatırladığım süreç. Orada güçlenen ruh bugün etkisini göstermeye devam ediyor. Geziden önceki ekoloji hareketlerinin de geziye bir kaynak oluşturduğunu düşünüyorum. Aslında doğaya olan daimi ihtiyacımız, direnişler ve dayanışma halini de daimi kılıyor. Örneğin Bergama’da henüz ben doğmamışken yapılan direniş ve hak arayış bugün bana güç ve ilham veriyor.

    Utku: Türkiye sınırları içerisinde düşünürsek ekoloji hareketinin kendisini açıkça ortaya koyduğu Bergama direnişine bakabiliriz. Burada hukuki mücadelenin yanı sıra sivil itaatsizlik eylemlerinin hayata geçtiğini, sermaye karşıtı hareketin kıvılcımlarının oluştuğunu görüyoruz. Daha önceki karşı koyuşlardan farklı olarak devlet olgusunun köylüler tarafından sorgulanmış olmasını da eklemeliyiz.

    Neoliberal politikaların güçlenmesiyle doğaya yönelik saldırılar yayıldı. Saldırılar sonucu oluşan tahribata karşı başta Karadeniz bölgesi olmak üzere direnişler açığa çıktı. 2013 yılına geldiğimizde sadece kır alanları değil, kentler talan edilmeye başlanmıştı. Kent mücadelesi dediğimiz dinamiğin etkisiyle gezi direnişi ortaya çıktı. Öyle büyük bir enerji yarattı ki mevcut potansiyelini aşarak halkın bütün taleplerini içeren bir ayaklanmaya dönüştü.

    Ardından Yeşil Yol, Cerattepe ve şimdi devam etmekte olan Kazdağları mücadelemiz. Yaşadığımız tüm bu deneyimler büyük bir birikim oluşturdu. Özellikle gezi ruhu dediğimiz olgu, kendi ismiyle var olmasa dahi tüm bu direnişlerin yaşam kaynağı oldu.

    Selver: Böyle bir birikim tüm antikapitalist alan dinamiklerinde mevcut olduğu gibi ekoloji hareketinde de mevcut. Bu tarihsellik içinde birikimden söz etmememiz elbette gerçekçi olmaz. Gezi direnişi aslında yeni bir toplumun, yeni bir ruhun doğuşunu en iyi örnekleriyle gösterdi bizlere. Bu direnişte önce 3-5 ağacı bahane ederek başlayan isyan aslında tüm yaşamı, tüm doğayı savunan onlarca insanken milyonlarca insana nasıl dönüştüğünü de gösterdi. Elbette gezi direnişinden önce gerçekleşmiş olan mücadelenin bu noktada etkisi büyük.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

    Selver

    Selver: Aslında bu süreç bizlere ekolojik yıkımı bir kez daha tüm gerçekçiliği ile göstermiş oldu. Doğa talanını kimin yaptığı,  nasıl sistematik bir şekilde ne şekilde uyguladığını da. Şimdiye kadar görmek istemedikleri bir gerçeklikti aslında bu. Bulaşıcı hastalıklara dair bilgilere bakacak olursak, UNEP her 4 ayda bir salgın hastalıkların ortaya çıktığını, CDC ise dünyanın bir köşesinde bir köyden çıkan patojenin 36 saat içinde dünyanın dört bir köşesine erişebileceğini söylüyor. DSÖ ise bu yüzyılın ‘pandemiler yüzyılı’ olduğunu belirtmişti. Olumlu olarak da olumsuz olarak da gördüğümüz noktalar elbette mevcut. Kapatılan AVM’ler insanlara AVM’siz de hayatımızın olabileceğini, şehir içi ulaşımda daha az bireysel araç görüyor oluşumuz, toplu taşıma araçlarının da kullanılabileceğini gösterdi. Bazı sektörlerdeki çalışma durumunun azalması (an itibariyle eski kapasiteye geçiliyor) doğayı daha net görmemizi aslında nasıl da işgal ettiğimizi gösterdi. Yani doğa sonunda nefes alabildi. Hayvanlar kendi yaşam alanlarına gelmeye başladı. Dayanışma ağlarının değerini, ne kadar önemli olduğunun da remini çizdi süreç bize. Aslında hala mücadele edeceğimiz bir hayatın olduğunu gösterdi süreç insanlara. Tek başına değil birlikte daha güçlü olacağımızı da gösterdi tabii ki.


    Utku:
    Avantajları ile başlayalım. Salgın ile birlikte ekolojik yıkımın ne kadar büyük bir sorun olduğunu güçlü bir virüsle gördük. Sermaye düzeni doğayı sınırsız bir kaynak gibi görerek saldırılarını devam ettirdiği sürece, iklim felaketleri, gıda sorunu ve salgın hastalıklarla karşı karşıya olduğumuz anlaşıldı. Kapitalizmin yapısal krizlerinin iç içe ve etkileşim halinde olduğu her zamankinden daha net. Ekonomi, Ekoloji ve Hegemonya krizinden bahsediyorum. Yani ekoloji hareketi her zaman olduğundan daha büyük bir siyasal ağırlık kazanmıştır. Yeni olanakları, alternatif düzen arayışlarını tartışmanın olanakları gelişmiştir.

    Elbette yukarıda avantajları sıralarken mücadeleye olan umudumuz etkili oldu. Ancak riskleri görmeye çalışalım. Ekoloji hareketinin en büyük gücü fiili meşru eylem biçimlerinden geçmektedir. Özellikle geldiğimiz koşullarda hukuki mücadelenin öneminin azalmasıyla birlikte, kentlerde sokakların, kırda köylerin fiziksel direnişi önemini arttırmıştır. Salgın ile birlikte fiziksel mesafe koyma zorunluluğu, sokağa çıkma yasakları eylemlerin gücünü belli düzeyde azalttı. Birey düzeyinde oluşan yalnızlaşma duygusuna karşı ise en güzel panzehir dayanışma ve aktif mücadele. Sosyal medya eylemlerinin güçlendiğini de söylemeden geçmeyelim. Ancak medya düzeyinde sonuç alabilsek dahi karşısında fiziki engel görmeyen devlet destekli sermaye kepçe ve dozerleriyle dağları tepeleri dümdüz edebilir.

    Beyza: Pandemi süreci biz bu gezegene ne yapıyoruz sorusunu tekrar tekrar sordurdu. Tabi bu soruyu sorabilmenin yanında bundan sonra nasıl bir anlayış ve hareketle ilerleyeceğimiz oldukça önemli. Kirazlıyayla, Olimpos, Kazdağları için yükselen sesler HES ve termik santrallere yapılan itirazlar ekoloji hareketini güçlendirdiğimizi gösteriyor.  Bunun yanında yaşamak ve yaşatmak için tüketmekten ziyade var olan cana, doğaya sahip çıkmak gerektiğini anlayabilmemiz ekoloji hareketinin güç kazanmasını sağlıyor. İçinde bulunduğumuz koşulların en belirgin dezavantajı krizi fırsata dönüştürmek isteyen bir anlayışla doğa talanına devam edilmek istenmesi oldu. Bunun yanında ise ekolojik yıkımın azımsanacak ve ertelenecek bir tarafı olmadığını salgın süreci bizlere apaçık anlatıyor. Bu da doğa için verilen mücadelenin ne kadar haklı ve gerçekçi olduğunu bir kez daha gösteriyor.

    Baran: Aslında Pandemi süreci ileride yaşanılacakların bir habercisi olmuştur diyebilirim. İnsan merkezcil bakış açısına sahip olan sermaye doğayı sınırsız bir kaynak olarak görmektedir. Bunun etkisi ve yansıması olarak hepimizin görebileceği üzere bir Ekolojik krizin içerisindeyiz; Covid-19’da bunun bir fragmanı oldu.

    Bu süreç insanlarda Doğa ile olan ilişkisini sorgulamaya yardımcı olduğunu düşünüyorum.  Doğaya yabancılaşan insanın, bir nebze de olsa parçası olduğu doğaya yakınlaşma ihtiyacı artmıştır.  Yeni bir toplumun arayışları, doğaya uyumlu bir sistemin arayışlarının ortaya çıktığını düşünüyorum.

    Fakat bu süreçte tek düşündükleri rant olan Sermaye Kanal İstanbul konusunu sıkça hatırlatıp, Salda Gölüne kamyonetlerle girmiştir, Kirazlıyayla’da tarafını belli etmiştir.

    Özetle Pandemi süreci yeni bir toplum arayışlarının başladığı bir süreç olarak kendini göstermektedir. Fragmanını gördüğümüz geleceği yaşamak istemeyenlerin bu düzeni değiştirme umudu Ekoloji mücadelesine mutlaka yansıyacaktır.

    Utku

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Beyza: Ekolojik kriz dünyada olduğu gibi Türkiye’de de canlı sağlığını ve varlığını hiçe sayıyor. Örneğin Kanal İstanbul bugün itibariyle en belirgin tehditlerden biri. Canlı türlerini, havayı, suyu yok sayan geri dönülemez bir talana işaret ediyor. HES’ler termik santraller, betonlaşma doğayı nefes alamaz hale getiriyor. Kazdağları’nda verilen mücadele gündemdeyken bir anda yeni bir tehdit çıkabiliyor. Bu yüzden hepsinin birbiri kadar önemli ve öncelikli olduğunu düşünüyorum. Çünkü ülkenin her bir yanından Kazdağları’na, Kanal İstanbul’a ya da Olimpos’a hayır diyebilmek, bu ekolojik krize karşı dayanışmayı oluşturmuş olmak demek.

    Baran: Ülke sınırları çizilse de ekolojik kriz bu sınırları çizmez. Ekolojik kriz olgusu evrenseldir, dünya genelinde olan hava kirliliği, su kaynaklarının yetersizliği, sıcaklık artışı, biyoçeşitliliğin azalması vb. birçok sorun Türkiye’yi de ilgilendirmekte ve etkilemektedir.

    Bugün ülkenin en önemli sorunlarını sıralarken öncelikten bahsetmek bence çok zor; dünya da ekoloji sorunları bakımından en sorunlu ülkelerden birisi Türkiye. ‘’Ekonomik Kalkınma’’ başlığı altında planlanan binlerce HES’ler, başta İstanbul’un tüm yapısını mahvedecek Kanal İstanbul projesi, iklim krizini arttıran, sellerin etkisini arttıran asfalt ve beton politikaları.. vb. bütünsel olarak iç içe geçmiş ekoloji sorunlarını içermektedir.

    Selver: Küresel ekolojik krizin Türkiye’deki yansımalarından öne çıkan sorun olarak sıcaklığın aşırı artmasını söyleyebiliriz öncelikle. Hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin ya çok altında ya da çok üstünde oluşu gibi. Betonlaşma ile birlikte oluşan tahribat, toprakların talanının verimsiz gıda ürünlerine sebep olması ya da yenilenebilir enerji santrallerinin halka yansıttıkları gibi basit bir olay olmayışı da gibi.

    Ekolojik krizin sonuçları sadece insanları etkilemiyor, daha da büyümek isteyen sermayenin doğa talanına sebep oluyor ve sistematik şekilde kendini var eden bu yapıda yaşayacağımız başka bir dünya olmadığını unutturuyor.

    Utku: Asfalt, çimento, fosil yakıtlara bağlı sıcaklık artışı ve hava kirliliği, toprakların verimsizleşmesiyle her geçen gün kötüleşen gıda politikalarını başa koyabiliriz. Hemen ardından bir kısmı yenilenebilir zannedilen enerji santralleri geliyor. Örneğin devlet HES’leri yenilenebilir enerji kaynağı olarak açıkladı. Oysa gayet iyi biliyoruz ki dereler eski halinde değil. Madencilik ise ülkenin her yanına aynı anda saldırıyor. Taş ocakları, altın madenciliği vb. örnekler çoğaltılabilir. İktidarın doğaya sınırısız bir kaynak gibi yaklaşması itibariyle geleceğe yönelik bir ekoloji politikasının olmadığını görüyoruz. Yüksek rant hedefli “Kanal İstanbul” ekoloji felaketi projesini de unutmayalım. Ekoloji sorunlarının iç içe geçen daireler şeklinde olduğunu düşünüyorum. Sorunlar birbiriyle bağlantılı ve birbirini tetikliyor.

    Beyza

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Utku: Kapitalizm içinde gezegenin bir geleceğinin olmadığını, eşit, özgür ve adaletli bir toplumsal düzen oluşamayacağını gördük. Kısa vadeli planları gezegeni yok olmaya götürüyor. Bu yok oluş süreci en başta yoksulları, emekçileri vuracak. O halde işçi sınıfı başta olmak üzere, toplumsal mücadele dinamiklerinin ortaklığını büyütmeliyiz. Bireyci kurtuluş çözümlerine, yerelci dar bakış zaaflarına düşmeden muhalefet cephesini en geniş temelde örgütlemeliyiz. İrili ufaklı tüm direnişleri küçümsemeden ciddiye almalıyız. Bürokrasiden uzak, demokratik özgürlükçü işleyiş özelliğini kazanmalı ve en önemlisi örgütlenmeliyiz.

    Beyza: Birlikte hareket edebilmeliyiz. Bu yıkımın gezegen üzerinde her bireye, her coğrafyaya hız kesmeden zarar verebildiğini görerek ve tehdidin yanı başımıza kadar gelmesine fırsat vermeden dayanışma içinde kalabilmeliyiz. Ekoloji örgütleri olarak birlikte hareketi sürdürebilmeli, daha çok insana ulaşabilmeliyiz. Bunun için üniversiteler, sosyal ağ, ekoloji dergi ve gazetelerinin önemine inanıyorum. Bu platformlarda yapılan haber, bilgilendirme, çağrılar vb. oldukça kıymetli.  Bunun yanında ekoloji üzerine hem güncel hem tarihsel yönüyle derinleşebilmeliyiz.

    Baran: Enternasyonel bir mücadele örmeliyiz en başta. Yüzyıllardır doğayı sınırsız kaynak olarak gören Sermaye/Kapitalizm son bulmalıdır. Doğaya uyumlu, özgür, demokratik yeni bir toplumu inşa etmeliyiz. Ekoloji mücadelesini, yerelci dar bakış, siyaset üstü görmek ve  bireyci çözümler zaaflarından arındırarak örmeli ve örgütlemeliyiz. Ekolojik hareketin en önemli özelliği evrensel olmasıdır.

    Selver: Bizler birçok tahribatta gördük ki aniden ve büyük bir patlamayla oluşan mücadele hatlarımız aslında kendiliğinden değildi. Halkın oluşan öfkesinin, isyanının tohumuydu. Tek başına değil birlikte güçlü oluşumuzun da göstergesiydi yaşanılanlar.

    Emek gücünü ve doğayı daha fazla sömürmek isteyen bu sistemin karşısında söyleyecek sözümüzün olduğunu göstermeliyiz. Bireyselliğin değil örgütlü mücadelemizin önemini vurgulamalı, yaşayacak başka havanın, suyun, toprağın yani başka bir gezegenin olmadığını unutmayıp mücadele hattımızı buradan görmeliyiz. Bu mücadele hattında da enternasyonal bir direniş olduğunu görmeli, tüm antikapitalist alan dinamikleriyle de ortaklaşmalıyız.

    Baran

    Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Beyza(Genceli): Doğanın çocukları ekoloji topluluğu ekibindeyim. Daha önceleri bireysel takip ettiğim ekoloji çalışmaları olsa da bir ekip içerisinde ekoloji mücadelesini sürdürmek çok daha verimli.

    Utku(Şahin): Doğanın Çocukları ekoloji topluluğunun kurucularından biriyim. Ekoloji Birliği kuruluş sürecinde yer aldım. Aynı zamanda Kuzey Ormanları Savunması, Kazdağları İstanbul Dayanışması ve Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu içerisinde mücadele etmeye devam ediyorum.

    Baran(Baştaş): Doğanın Çocukları ekoloji topluluğunun bir üyesiyim. 2 yıldır ODTÜ’de ekoloji mücadelesi veriyorum. ODTÜ Kavaklık Direnişinde, Ankara İklim Platformunun kurulum sürecinde yer aldım ve mücadele etmeye devam ediyorum.

    Selver(Büyükkeleş): Doğanın Çocukları ekoloji topluluğunda Antakya’da faaliyet yürütüyorum. Doğanın Çocukları ile üniversitede tanıştım ve öncesinde de içinde bulunduğum örgütlü bir ekoloji hareketi olmamıştı.

  • Av. Diren Cevahir Şen ile söyleşi; “Sol/sosyalist çizgideki siyasi parti ve hareketlerin tamamı  ekolojik çizgiden çok çok uzakta!”

    Av. Diren Cevahir Şen ile söyleşi; “Sol/sosyalist çizgideki siyasi parti ve hareketlerin tamamı ekolojik çizgiden çok çok uzakta!”

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Av. Diren Cevahir Şen ile devam ediyor;

    “Yeşil/ ekoloji hareketleri antikapitalist ve feministdir. Ancak böyle davranmayan yeşil parti ve hareketler de var maalesef. Yine, Türkiye’de geleneksel sol/sosyalist çizginin muhafazakar alışkanlık ve adetlerini ısrarla sürdüren, laf ile “yeşil” ya da “eko” öneki alan hareketler de var. İnsan merkezlilik yeşil düşüncenin de ekoloji hareketinin doğasında yoktur. Hem solcular hem de insan hakları savunucuları bu bağlamda kendilerini değerlendirmek zorundadırlar.”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 8 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eger yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir degerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Yeşil hareket tüm dünyada teker teker örgütlü ve doğrudan tüm hayatların savunusunu yapan bir hareket. Özellikle iklim hareketleri ile biraz daha ön planda ve görünür olan ama yine hayvan hakları meseleleri ile de gündemimize giren bir hareket. Tüm yerellerde bölgenin özgül koşullarına göre oluşan hareketler toplamda yeşil hareketin birikimidir. Örneğin bugün Türkiye’deki Hes, maden ve termik santral karşıtı hareket ile Kuzey Avrupa’daki iklim değişikliği karşıtı hareket, nükleer karşıtı hareket bir bütün esasında. Yine Latin Amerika’daki çiftçi hareketi de bu birikimin bir parçası. Bu birikimlerden faydalanmak yeşil hareketi ilerletmek açısından çok önemli. Yine Avrupa ülkelerindeki yeşil partilerin parlamentodaki umut veren temsiliyeti, hükümet ortağı ya da doğrudan iktidar olan yeşil partiler (örneğin İzlanda’da Sol Yeşil hareket, Hollanda’da Yeşil Sol parti) göz önünde bulundurulduğunda, yeşil hareket birikiminin artık dünyanın bir yerlerinde başarıya doğru gidişinden söz edebiliriz. Şunu not etmem gerekir ki; Yeşil siyaset eşitlikçi ve özgürlükçüdür. Emekten yanadır ve sermayenin karşısında yaşam için yer alır, almalıdır. Bu neden yeşil hareketler antikapitalist ve feministdir de. Ancak böyle davranmayan yeşil parti ve hareketler de var maalesef. Yine, Türkiye’de geleneksel sol/sosyalist çizginin muhafazakar alışkanlık ve adetlerini ısrarla sürdüren, laf ile “yeşil” ya da “eko” olan hareketler de var. Sosyalist çizgideki siyasi parti ve hareketlerin tamamı yeşil ya da ekolojik çizgiden çok çok uzakta Türkiye’de. Gezegeni korumayı esas mesele olarak almıyorlar Ancak ben yine bu sol/sosyalist hareket ve partilere nazaran bir miktar fazla yeşil siyaset yapan ve adı da yeşil olan ve babamın da içinde siyaset yaptığı Yeşil Sol Partiyi -her ne kadar aralarında ekofeminist ve ekososyalistler olsa da- yeşil bulmuyor muhafazakâr/sol buluyorum. Meselenin başka bir boyutu da şu. Örneğin Ege bölgesinde yeşil harekete yönünü dönmüş Kemalistler var. Ancak büyük şehirlerdeki ve Karadeniz’deki bazı yeşil arkadaşlar gerek Ermeni gerek Kürt meselesi konusunda epeyi mücadele veriyorlar. Çünkü yeşil siyaset insanlığa karşı yapılan fiillerin de karşısında durur ve eşit, özgür bir yaşamı savunur. Tek başına Yeşil Sol Parti kurmakla yeşil solcu olunmadığı gibi, HES’e ya da termik santrale karşı söz söylemekle, sol yumruğu sıkıp ‘kahrolsun filanca şirket’ demekle de ekolojik bir yaşamdan, doğadan yana olunmuyor. O nedenle ülkedeki sol/sosyalist partiler yeşil siyasetin yanında geçmediği gibi, ülkenin tek yeşil partisi olan Yeşil Sol Parti’nin üyelerinin bir çoğunun yeşil siyaset, yeşil ideoloji ve yeşil hareketlerden haberdar olduklarını düşünmüyorum. Bir yeşil hareket ve parti, başta gezegen ve onun tüm doğası olmak üzere tüm canlıların yaşamını savunur. Çevreci olmaktan farkı budur bir yeşilin. Ermeni’lerden ya da Kürtler’den söz açılınca rahatsızlık duyuyorsa o kişi aslında ırkçıdır ve burada yeri yoktur. Yahut birileri doğamız yok ediliyor, tabiat katlediliyor diye haykırdığında ‘ama insanlar ölüyor, şimdi sırası mı?’ diyorsa ona da güle güle. İnsan merkezlilik yeşil düşüncenin de ekoloji hareketinin doğasında yoktur. Hem solcular hem de insan hakları savunucuları bu bağlamda kendilerini değerlendirmek zorundadırlar. Irkçı ya da milliyetçilere ya da ulusalcılara zaten söyleyecek bir sözümüz yok. Aynı yerde olma ihtimalimiz dahi yok.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın, hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Koronavirüsün doğrudan doğruya hayatımızı yavaşlattığı gündeliklerimizi kökünden değiştirdiği çok açık. Korona virus bana göre yeşil hareket için kendini geliştirmesi ve büyütmesi bakımından fırsattır. Evlere kapandığımız dönemde havanın nasıl temizlendiğini durulaştığını, berraklastığını açıkça gördük. Egzoz uçak ve insan sirkülasyonunu azaldığı zaman ozon tabakasının kendini hızla toparladığını gördük. Bunu yeşil hareket kendisi anlatmak için değerlendirirse çok güzel şeyler başarabiliriz. “Bakınız biz dünyayı biraz olsun rahat bıraktık ve neler oldu” diyebilmelidir yeşil hareket. Sokağa çıkamıyoruz, bunu sokakta örgütlemek şu aşamada çok zor. Ancak online ortamda örgütlenmek de artık çok kolay.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Küresel ekolojik krizin en çok etkilediği coğrafya Türkiye’dir belki de. Belirgin bir iklim değişikliği var ve bu konuda en eğitimsiz insanlar bile farkında. Ülkede delirmişcesine taş ocağı ve maden katliamı baş gösteriyor. Bir zamanların en popüler doğa katletme biçimi termik santraller ve hesler de elbette varlığını sürdürüyor. Bu nedenle örneğin Zonguldak, 31 büyük şehirle birlikte özel korona yaptırımına maruz kalıyor. Çünkü Zonguldak bir termik santral cehennemi. İnsanlar hasta oluyorlar normal zamanlarda da. Siyasi iktidar ise delicesine santral yapma derdinde hala. Bir de imara açılan doğal varlıklar var. Salda gölü ve şimdi de Olimpos. Ekolojik kriz kapitalizmin krizinden bağımsız değil bana göre. Kapitalizm her gün daha çok daha çok daha da çok tüketiyor. Dünyayı bitirene kadar durmamak niyetindeler. Ancak yaşam bir bütün ve bizim bunu anlatmamız örgütlenmemiz şart. İnsan yaşamını önceleyen anlayışları bertaraf etmemiz gerekiyor. Bugün şu an ülkede en büyük ekolojik sorunlardan biri artık avuç kalan orman alanlarının şirketlerin ve devletin insafına terk edilmesidir. Bir diğeri ise doğal varlıkların inşaat için katledilmesi. İnşaatlar her yerde. Beton yaşam alanlarımızı öldürüyor. Betona ve madene boğulmuş bir ülkeyiz artık. Buna nasıl dur deriz bence en önemli sorunlardan biri adına ne dersek diyelim yeşil hareket, ekoloji hareketi, doğa için hareket ya da yaşam için hareket vb. mücadelemiz ve hedeflerimiz yalın ve kolay anlaşılır olmalıdır. Militan değiliz. Antimilitarist ve antikapitalist olmak zorundayız ama bunu izah ederken anlaşılmak zorundayız. Önce anlaşılalım ve kapsayıcı olalım ki hak verilen olalım. Yeşil hareket yaşamını savunan hayatına sahip çıkanların yanında onlarla birlikte mücadele etmek zorundadır. Sözünü yukarıdan değil eşitce kurmalıdır. Politik hareketlerin çoğunun sorunu bu; anlaşılır olmamak. Ancak yeşil hareket anlaşılır olmak zorundayız. Başka türlü hayatı kurtarmayacagiz. Bu nedenle yerellerdeki çevre ve hayvan hakları örgütleri, inisiyatifleri, kolektifleri ve platformları hatta bireyler ile doğrudan ilişkiye geçmeliyiz. Bizim ortak paydamız yaşamı savunmak doğayı koruyup doğallığını muhafaza etmesini sağlamak ve hasarı onarmak.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.

    Biraz daha hızlı hareket etmemiz gerekiyor. Doğa her gün devletlerce ve şirketlerce katlediliyor. Türlü bahaneler uyduruluyor; terörle mücadele, istikrar, ekonomik büyüme ve sair. Su akar Türk bakar sözü nasıl heslerin bahanesi yapılıp buradan taraftar toplandıysa yarın başka şeyler olacaktır. Bizim biraz acelemiz var.

    Kendinizi kisaca tanitabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Hukuk fakültesi mezunuyum ve serbest avukatım. Bartın’da doğdum ve orada büyüdüm. Yeşil bir kasabada yaşamış olmak en büyük şansımdı belki de. Orta okul yıllarında belki de zorunluluktan (termik santral gerçeği) çevreci oldum. İlk sokak eylemim Bartın Mobil santraline karşı eylemdi. Lise yıllarında biraz daha anlamaya başladım çevre hareketlerini. Üniversite’de ise okuyarak izleyerek çiftçi hareketleri ile tanıştım ve aktivist oldum iyice. Okul bitip avukatlık stajına başladığımda ise artık yaşamını savunanların yanında hukukçu olarak var olmaya karar vermiştim. İlk dava deneyimim Cide Loç Vadisi HES Ceza davasıdır. O süreçten sonra kendime artık Yeşil diyordum. Yeşil olarak da tanımlıyorum kendimi doğa korumacı olarak da. Loç Vadisi Koruma Platformu, Karadeniz İsyandadır Patformu, Bartın Çevre Gönüllüleri gibi platformların içinde yer aldım. Şimdilerde bir ağ olan Karıncalar’dayım ve bir kaç yeşil avukat olarak zaman zaman bir araya gelerek konuşuyoruz. Bir de Kurtuluş Komşu Ağı Ekoloji grubundayım. Yeryüzü Dernegi’nin etkinliklerini elimden geldiğince takip ediyorum. Daha da çok parçası olmayı umuyorum.