Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Kaş Kolektif’ten Okan Nalçacı ile devam ediyor;
“Ekoloji hareketi yeni dönemde sabırla ve yılmadan sistemi iyileştirmek değil sistemi değiştirmek üzere söylem ve eylem bütünlüğüne daha çok vurgu yapmalı. Yapılması gereken kendi tekil gücünü değil kolektif bilinci önceleyen işlevsellikleri aramak ve değişimin tüm öznelerini dikkate alarak mücadeleyi sürdürmektir. Bu konuda ekoloji hareketinin önünde öncü bir güç olarak önemli bir görev durmaktadır.”
Söyleşi: İsmail Akyıldız/ 7 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eger yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir degerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ekoloji hareketi çok eski bir pratik tarihine sahip değil fakat çevre/ekoloji bilimi (felsefesi) temelinde bakıldığında kökleri eskiye gider. Özellikle doğa (toprak, orman otlak vd) ve kullanım hakları tanziminde ortada olan mülkiyet rejimleri içerik olarak bu bazda ele alındığında ekoloji tarihine de aittir diye düşünüyorum. Bu mülkiyet rejiminin kronolojik akışı içinde sonuçları sosyo-politik olan dönüştürücü olayların maddi temellerini ekoloji konusunu dışarıda tutarak teorileştirme aksaklığı nedeniyle bu sorunun kestirme yanıtı ne yazıktır ki 20.yüzyılın son çeyreğinde milat buldu. Oysa insanın doğa ile kurduğu ilişkinin tarihi kadar eski olan bu disiplin çevre tarihinin ana kulvarı olarak teorik ve pratik geçmişini alet ile doğayı ihtiyacı için dönüştüren tarım toplumlarına kadar götürüyor. Bu nedenle ekoloji birlikte anıldığı disiplinler (mikrobiyoloji, fizik, klimotoloji vd) ile de evrilen teorik bir geçmişi vardır. Ve ekolojik mücadelenin tarihçesi için de veri kaynağı olarak kullanıldığı için böyle bir birikim vardır. Pratik olarak (ya da eylemsellik olarak) ise ilk köylü ayaklanmasından Zapatista hareketine, oradan Bergama ve Gezi direnişine kadar uzayan direnişlerin oluşturduğu birikim ekopolitikanın iktidar karşısında doğanın yeniden işgal ve tahakkümüne karşı ciddi bir birikim sağlamıştır.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın, hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Çok saçaklı bir yanıt olmamasına dikkat edeceğim. Ama pragmatik açıdan yanıtlamak kolay. İşte insanlar temel tüketim malları ile yetinip evde kaldıkları için çevre çöküşleri yavaşladı, hava kirliliği azaldı vd argümanlarına rağmen bu salgınlar ile ekolojik endişelerin ilintisini ifşa eden teorik olarak geniş toplulukları bilgilendirecek kanalları yaratamadığı için, ekoloji hareketi lehinedir demekten imtina edeceğim. Yeni normal olarak adlandırılan koşulların ekoloji hareketi açısından avantajları değil ama dezavantajlarını salgın öncesi iktidarın diline pelesenk ettiği, terörize ederek kullandığı kavramlardan çıkarmak zor değil. Ekonomi/politik mücadele birikimlerinin üstünden atlayarak yeni dönemde koşulların ekoloji hareketlerini güçlendirecek koşulları yaratacağına inanmakta zorluk çekiyorum. Mücadele kolektif bir birikim üzerinde ve paydaşlık ilkeleri ile zenginleşerek sürebilir. Dikkati doğadan tekrar insanın kendine sabitlenmiş ve ciddi olarak ürkmüş bir insan modeline “nerede kalmıştık?” demek bana biraz sancılı bir sürecin dezavantajları ile bizi beklediğini düşündürüyor. Üstüne üstlük “yeşil kapitalizm” kulisten sahneye çıkmaya hazırlanıyor. Bu salgın ekoloji başta olmak üzere sistemin çürük yüzünü algılayan insanların bu sistemden kurtuluşu gerçekleştirecek yaratıcı ve kolektif özneleri beklediğini düşünüyorum.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Bu soruda daha net olarak söylemek zorundayım ki kavramsal olarak küresel ekolojik krizin neden sonuç ilişkisini ben başka bir teorik öneri ile karşılamayı uygun bulanlardanım. Kapitalizmin küresel krizinin ekonomik ve politik saldırganlığının sonuçları olarak çöküşün kriz gibi devrevi ve aşılma ihtimali olduğunu karşılayan bir kavramlaştırma, olanı tam izah edemiyor diye düşünüyorum. Ekoloji sorunlarının bana göre en önemlisi sınıfsal niteliğini koymadığı bir sorunun çözümünü üretirken teorik zaafiyeti hümanist bir çizgide dengelemeye çalışması. Oysa yukarıda söylediğim gibi sınıfsal eğilimleri denklem dışına koyarsak daima pirus zaferini alkışlar dururuz. Bugüne kadar nedenler üzerine kafa yoran bir mücadele çeşitliliğinden bugün sonuçları üzerine mücadele geliştiren bir dönemde artık neden sonuç ilişkisini bütüncül bir metodoloji ile kolektif bir yapıya kavuşturmak gerekiyor.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.
Bir yüzme havuzunun kulvarlarından yalnızca bir tanesi olarak ekoloji yeni dönemde sabırla ve yılmadan sistemi iyileştirmek değil sistemi değiştirmek üzere söylem ve eylem bütünlüğüne daha çok vurgu yapmalı diye düşünüyorum. Böylesi bir zorunluluk için tarihin topluma sunduğu rol devrimci bir roldür. Kapitalizmin gömlek değiştirerek antogonist çelişkilerini daha gerçek ötesi pozisyonlarda kitleleri bir başka boyutta illüze etmesinin önüne geçmelidir. Bu da politik mücadelenin tüm paydaşlarının kolektif mücadelesi için irade göstermesi ile olabilecektir. Yapılması gereken en önemli şey ise kendi tekil gücünü değil kolektif bilinci önceleyen işlevsellikleri aramak ve değişimin tüm öznelerini dikkate alarak mücadeleyi sürdürmektir. Bu konuda ekoloji hareketinin önünde öncü bir güç olarak önemli bir görev durmaktadır diye düşünüyorum. Ve bu görevden tarihsel moment olarak sakınacak durumda da değildir.
Eklemek istediginiz başka bir şey var mı?
Eklemek istediğim yeni sınıf konumlarındaki değişimin dikkate alınarak bir çizgi oluşturulmasının önemi üzerine olacak. 21. yüzyılın teorik verilerini iyi okumak gerekiyor. Sınıfsal olarak konumu kaybolan yeni proleterleşme veya Antonio Negri’nin önermesinde ifade edilen “çokluk” verili mücadele alanları için yeni paydaşlar olarak beliriyor. Yapay zeka/teknoloji ile çözülebilecek işler aracılığıyla sınıfsal zemin yok edilmeye çalışılıyor. İşçi sınıfı bilgi toplumu içinde gücünü kaybetmişti bu yüzyıl ise bilginin insandan yapay zekaya geçmesi ile orta sınıfın da “harcanabilir” sınıf konumuna düşeceğini gösteriyor.
Şimdiden kişisel veri toplayarak bunu şahıs bazında güncelleyen yazılımlar gelecekte “safra”atmış kapitalizm’in (imparatorluk heveslilerinin) sermayeyi tek elde toplama savaşının acı sonuçlarını insanlığa dayatacağının örnekleri ile dolup taşıyor. Kısaca ifade etmek gerekirse çöken kapitalizmden değil yükselen yeni kapitalizmden söz edilebilir. Çünkü sistem çokluğun iradi müdahalesi olmadan, kendiliğinden çökeceğini düşünmek naiflik olur. Sistem “malların serbestçe dolaşımı” söz konusu olduğu sürece amfibik yaratık gibi kendini yenileyerek yoluna devam eder. Bu nedenle ekolojik hareketin kalıcı olarak sürmesi yeni politik gelişmeleri iyi izlemesi ve anlamlandırması gerekiyor diye düşünüyorum.
Kendinizi kisaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
1960 İstanbul doğumluyum. 12 Eylül faşist cunta döneminde 4 sene tutuklu olarak kaldım. 38 senedir Kaş’ta son 28 senedir de Kaş’a bağlı bir köyde oturuyorum. Uzun zamandır çevre felsefesi ve Marksist sol üzerine okuyup araştırmalarda bulunuyorum. Alan savunması gerektiren pek çok eylemde düşüncelerimi paylaşarak destekte bulunmaya çalıştım. Kaş Kolektif siber bir platform olarak yaşadığımız bölgedeki sorunlara düşünce geliştirerek katkı sunuyor. Ben de bu platformun kurucularından birisi olarak çalışmaktayım.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Prof. Dr. Aykut Çoban’la devam ediyor;
“Salgın sonrası ekonomik kriz koşullarının da ağırlaşmasıyla, AKP-MHP koalisyonu daha da otoriterleşecektir. Ekolojik yıkım projeleri aynı hızla yürütülürken ekoloji muhalefetinin engellenmesi için zor yöntemleri, pervasızca uygulanacaktır. Bu durumda, hem yerel ekoloji mücadelelerin kendi aralarında, hem de ekoloji hareketiyle sınıfsal, sendikal, sosyalist, kadın, barış ve benzeri hareketler arasında çapraz bağların, birlikte mücadele yapılarının kurulması daha da kritik bir öneme sahiptir!”
(Not: Aykut hoca sorularımıza uygun başlıklar atarak yanıt vermeyi tercih etti. Bizler de hem soruları hem başlıkları alt alta yazdık)
Söyleşi: Cemil Aksu / 6 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eger yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir degerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ekoloji Hareketinin Tarihsel Birikimi
Ekoloji hareketini birden çok parçası olan bir hareket olarak düşünebiliriz. Kollardan biri, dernekler, vakıflar, STK’lar olarak yapılan projeler, çeşitli etkinlikler. Bunlar daha çok, sürdürülebilir kalkınma gibi uygulamadaki merkezi ve yerel politikaların iyileştirilmesinde, geliştirilmesinde, yaşama geçirilmesinde etkin (proaktif) olmaya, “paydaş” olmaya çalışırlar. Daha geniş ve etkili asıl gövde olarak, çeşitli zararlı projelere, doğanın talanına karşı çıkan, direnen mücadeleler var. Bunlar dernek gibi biçimsel örgütlenmeler altında ya da daha çok, resmi bir örgüt formu olmadan da gelişen, projenin yaşama geçirilmemesi için çaba gösteren tepkisel (reaktif) girişimlerdir. Oldukça çelimsiz kalan öteki kol olarak da yeşiller adı altında partileşme çabalarından söz edilebilir. Parti örgütlenmesi yoluyla ekoloji gündeminde yer almayı geniş düşünürsek, çeşitli sol ya da sosyalist partilerin, ekoloji hareketine mütevazi desteğini de anmak gerekir.
Her üç parçanın, otuz küsur yıldır kendi kulvarlarında yarattıkları tarihsel bir birikim oluştu. Yapılan işlerin bir tortusu birikti. Özellikle ana gövdeyi oluşturan mücadele pratikleri, Türkiye’nin her yerinde pıtrak gibi çıkıp serpildiler. Zararlı faaliyetin sahibi şirket ne kadar azman olursa olsun, onu kollayan devlet ne denli hukuktan uzaklaşırsa uzaklaşsın, mücadeleler direşken biçimde rotalarını korudular. Birikimin ilk öğesi, direşkenliktir, kararlılıktır. İkinci öğesi, mücadelenin şirketle birlikte, ona destek olan, önünü açan, ruhsatları veren devleti de karşısına almasıdır. Mücadelede yer alanlar, börtü böceğin, çocuklarının ve kendilerinin haklarını birlikte savundular. Savunma hattı, insanlar yanında derenin, yaylanın, kuşun, ağacın, ormanın da iyiliği gözetilerek oluşturuldu. Böylece, birikimin üçüncü öğesi, insanla doğa arasındaki ilişkilerin bütünlüğünün mücadelede ete kemiğe büründürülmesidir.
Mücadeleyi yürütenler, hem adliye koridorlarında yargısal mücadele yollarını kullanarak şirketin ve devletin hukuka aykırı işlem ve eylemlerine set çekmeye uğraştılar… Hem de anayasal haklarını kullanarak çeşitli, yaratıcı, demokratik eylemlerle toplumsal taleplerinin, seslerinin duyulması için çaba gösterdiler. Birikimin dördüncü öğesi, dava dilekçelerinde, mahkeme kararlarında somut olaya uygulanan hukuk ilkelerinin, anayasal hakların somut olaya uygulanmasıyla yargısal mücadelede elde edilen kazanımlardır. Pek çok kaybedilen dava da hukuk mücadelesinin sınırlarını göstermesi bakımından birikimin başka bir yönüdür. Birikimin beşinci öğesi de alanlardaki toplumsal mücadelenin nasıl kurulduğunu, nasıl büyütüldüğünü, ittifaklarını, repertuarında hangi eylemlerin yer aldığını, uygulamaya koyduğu yaratıcı eylemleri, sönümlenip dağılma ya da yenilme nedenlerini içeren bölümdür.
Kendi mücadelelerini geliştirmek isteyenler, başkalarının bu beş öğeyi içeren deneyimlerinden yarar sağlamak isteyenler, ekoloji hareketinin birikimini sindirerek, bunun üstüne koyarak hızlıca ilerleyebilirler.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın, hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Korono Salgını ve Kapitalizmin Ekolojisi
Korono salgınının tarihsel nedenleriyle konjonktürel yönlerini ayrı ayrı ele almalıyız. Korono salgınının tarihsel nedeni, doğanın sermayeleştirilmesidir. Kapitalizmde doğadaki varlıkların metalaştırılması ve ticarileştirilmesi, bunun yanında madencilik, kentsel yayılma, endüstriyel tarım ve hayvancılık için arazi kullanımındaki değişiklikler; insan-doğa etkileşiminin çeşitlerini, katmanlarını, boyutlarını, kapsamını ve hızını artırdı.
Doğa, kapitalizmde hammaddeler, madenler, enerji kaynakları, metalaştırılacak ve ticarileştirilecek maddeler bütünüdür. Bu doğa, insanlardan ayrılır, çünkü ayrılması sayesinde talanı kolaylaşır. Buna doğa gözüyle bakılmaz, ineğin parçalar halinde satılan kaburgası, budu, kıyması, antrikodu, dili, sütü gibi doğanın da madeni, elementi, taş ocağı, turizme açılacak yaylası var. Bunlar sermayenin payı olarak kenara ayrılır. Öbürü, yaban yaşamı, yabanıl hayvanları, yeşili mavisiyle, mis kokusu ve ağaç gölgesiyle doğa olarak çağrılandır. “Bitti, yok oldu” diye buna hayıflanılır. Hafta sonu pikniğe gidilerek bununla barış yapılır. Çiftlikte henüz et olarak parçalanmamış dananın yüzünü okşamak gibi kucak açılan, geri gelmesi istenen, salgın günlerinde insanlar evlerinde hapisken denizde yunus, asfaltta yaban domuzu suretinde “geri döndü” denilen de bu doğadır. Sermayenin payı olan doğayla korunan alan olarak romantik biçimlerde dikkatimize sunulan doğa, böylece ikiye ayrılmış doğa, burjuvazinin kendi imgesinde yarattığı bir dünyaya denk düşer. Her ikisi de insandan ayrılmış, insandan bağımsız kılınmış, insana dışsal doğa kavrayışlarıdır.
Oysa insan doğadan ayrı değildir, tarihin hiçbir döneminde ayrı olmamıştır. Ontolojik olarak insan doğaya aittir, doğaldır ve doğa sayesinde var olur. Toplumsal olarak da insanla doğa arasında sürekli bir karşılıklı etkileşim olur. Bu etkileşimin kapitalist niteliği artıp yoğunlaştıkça ekolojik sorunlar, iklim krizi, korono tipi salgınlar gündelik yaşamı tehdit eder ölçüde yoğunlaşır. İnsan doğadan ayrı olmadığı için, doğada bırakılan yoğun kapitalist toplumsal etkilerin, korono krizi, iklim krizi gibi yoğun toplumsal sonuçları oluşur.
Salgının nedeni kapitalizm, salgının kıvılcımı ise, egzotik hayvan pazarıdır. Şimdilik eldeki bilgilere göre, yabanıl hayvanlardaki insan vücudunun tanımadığı Kovid-19 virüsü, pazar yerindeki temasla insana bulaşmıştır. 1990’larda Çin, endüstriyel hayvancılığı yaygınlaştırır. Küçük çiftçiler, büyük işletmelerle rekabet edemez, çareyi yabanıl hayvan ticaretinde bulurlar. Kovid-19’un pazara düşmesi, böyle olur. Pendergrass ve Vettese’nin yazdığına göre, daha önce Avrupalılar da Batı Afrika’da yoğun ticaret için balıkları yağmalamışlardı. Aç kalan Afrikalı nüfus da yabanıl hayvanlarla karnını doyurmaya başlamıştı. Ebola salgını ve AIDS için hayvan-insan bağlantısı da böyle oluşmuştu. (Ayrıntılı bilgi için burayı tıklayınız)
Korono salgınının konjonktürel yönleri, şöylece özetlenebilir: Yeryüzünün tümünün kapitalist bir pazara dönüşmesi, meta ve sermaye hareketliliği, bulaşmayı hızlandırır; özelleştirilmiş sağlık sistemi, hastalıkla mücadele olanaklarının zayıf kalmasını sonuçlandırır; sermaye birikimi sürsün diye emekçilerin çalışmaya devam ettirilmesi, yoksul, işsiz, göçmen kesimlerin yetersiz beslenme, sağlıksız barınma koşullarında salgına açık bırakılmaları ve iyileşmelerinin güç olması, en çok emekçilerin ve yoksulların etkilenmesine yol açar.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.
Ekoloji Hareketinin Kozası
Salgının ekoloji mücadelesi bakımından bir etkisi, evde hapis olma durumudur. Türkiye’de salgın döneminde ekolojik yıkım projeleri, hız kaybetmeden sürdürüldüler. Salgında evde kalabilme fırsatına sahip olanların eve kapanmaları, dönem dönem sokağa çıkma yasakları, ekoloji mücadelesini sokaktan çok sosyal medyaya yöneltti. Ancak bu geçici bir durum. İş, alışveriş, ulaşım, turizm, ibadet vs. normalleşirken ekoloji mücadelesi de olağan mecrasına kavuşacaktır.
İyi tarafından bakarsak salgın, kapitalizmle ekolojik yıkım arasındaki bağların daha çok konuşulmasına, daha geniş kesimlerce farkına varılmasına yaradı. Salgından en çok emekçilerin etkilenmesi, sınıfsal kavramlarla konuşmayı ve çözümleme yapmayı popülerleştirdi.
Sınıfsal kavrayış uzun ömürlü olursa, bunun ekoloji mücadelesinin dönüşümünde önemli sıçramalar yaratmasını bekleyebiliriz. Yukarıda, salgının tarihselliğini vurgulamamın nedeni de bu. Şirketi ve kapitalist devleti karşına alan ekoloji mücadelesi, genellikle kendisini, yapılmasını istemediği projeyle sınırlı görüyor. Mücadele, o projenin altında yatan mekanizmalarla, doğaya saldırının ve ekolojik direnişin sınıfsallığıyla, kısacası kapitalizmle bağları kurulmadan yürütülüyor. Bu saptamanın hem kanıtı, hem de sonuçları üç başlıkta belirginleştirilebilir: yalnızca projeyi durdurmaya odaklanmış, yerele sıkışmış ve siyasetler ya da sınıflar-üstü bir mücadele. Ekoloji hareketi, kendisine ördüğü bu strateji kozasını kırmaya uzak duruyor. Oysa, sermayenin devleti arkasına alarak yaptığı sınıfsal saldırıya karşı köylülerin, sendikalı-sendikasız emekçilerin, işsizlerin, yoksulların, küçük esnafın sınıfsal, birleşik, güçlü karşı duruşu gerekiyor. O projenin belirli bir yerel alandaki tahribatına karşı çıkarken, aynı zamanda onu yaratıp besleyen kapitalizmi de yerinden etmeyi amaçlayan bir mücadele, Türkiye’de ekoloji hareketinin yeni bir çağ başlatması demektir.
Mera, yayla, balıkçılık, tarım toprakları, meyvelik, zeytinlik arazileri, dere suyu gibi geçim araçları ekolojik olarak yıkıcı projelerle tehdit edilen, zarar gören, çeşitli biçimlerde el konulan toplum kesimleri, doğayı savunurken kendi geçim araçlarını da savunmuş oluyorlar. Öte yandan emek gücünden başka “geçim aracı” olmayan, tarım işçisinin, hizmet ve sanayi sektörü çalışanlarının ekolojik sorunları görmezden gelinemez. Ekolojik sorunlar, emek gücünden başka bir şeyi olmayan ücretli emekçilerin emeğini, biyolojik ve toplumsal yeniden üretimini, bedenini, yaşamını tehdit eder. Bu sayılan tehditler, aynı ölçüde geçim araçları için mücadele eden köylüler için de geçerli. Bu iki kesimin ekolojik bakımdan tehdide maruz kalmalarının nedeni, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan sermaye sınıflarının, hem üreticilerin geçim araçlarını talan etmeleri hem de emekçileri sömürmeleridir.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Birikimin İçerilerek Aşılması
Salgın sonrası hareketi kısırlaştıracak etmenlerden birisi, kendine özgülük fetişizmi yaratılması olabilir. Eskilerin deyimiyle, nevi şahsına münhasır. Benzersiz olma, başkalarından öğrenecek bir şeyi olmama hali. Türünün tek örneğiymiş gibi kavradıkları bir mücadeleyi yürütenler, tarihsel birikime bakmazlar, tortudaki benzerlerinden yararlanmayı anlamsız bulurlar. Yeni projelere karşı yeni gelişecek mücadeleler için önemli bir tehlike budur. Yeni bir mücadelenin kendine özgülük iddiası, ekoloji hareketinin tarihinin de göz ardı edilmesidir. Mücadele, o yeni direnişle ilk kez, yeni baştan, en başından başlıyormuşçasına bir yanılsama doğar. Eşi benzeri bulunmayan, eşsizlik niteliğinde ısrar, aynı zamanda tek başına kalmanın gerekçesini yaratır. 2014’te kurulan Ekoloji Meclisi’nin yürümemesinde, 2018’de kurulan Ekoloji Birliği’nin daha hızlı ve kapsamlı biçimde büyüyememesinde, kimi yerel mücadelelerde gözlenen kendine özgülük fetişizminin etkili olduğu ileri sürülebilir. Kendi yerel mücadelesinin benzersiz olduğunu düşününler, başka mücadelelerle birlikte, bir arada örgütlenmeye değer vermezler.
Demek ki, salgın sonrası ekoloji hareketinin avantajları ya da dezavantajları, kendi tarihsel birikiminden, uyguladığı stratejiden nasıl yararlanacağına ve kozasını kırıp kıramayacağına bağlı. Salgın sonrası ekoloji hareketinin bileşenleri, kendine özgülükte ısrar ederek birikime gözünü kapatabilir, siyasetler/sınıflar üstü stratejinin sadık takipçisi olabilir, en iyisi de tarihsel birikimi içererek aşmaya girişebilir, yani ekolojik, sınıfsal ve toplumsal potansiyelini seferber edebilir. Sokağa çıkma yasaklarına alıştırılmış bir toplumda, salgın sonrası ekonomik kriz koşullarının da ağırlaşmasıyla, AKP-MHP koalisyonu daha da otoriterleşecektir. Ekolojik yıkım projeleri aynı hızla yürütülürken ekoloji muhalefetinin engellenmesi için zor yöntemleri, pervasızca uygulanacaktır. Bu durumda, hem yerel ekoloji mücadelelerin kendi aralarında, hem de ekoloji hareketiyle sınıfsal, sendikal, sosyalist, kadın, barış ve benzeri hareketler arasında çapraz bağların, birlikte mücadele yapılarının kurulması daha da kritik bir öneme sahiptir.
Eklemek istediginiz baska bir şey var mı?
Ekolojik Sorunların Bütünlüğü
Kim hangi sorunla cebelleşiyorsa, en acil sorun odur. İnsan hakları konusunda da aynı şey geçerli. Çimento fabrikasının etrafa yaydığı toz, hem insan sağlığını bozar hem tarımsal üretkenliği ve verimliliği düşürür, böylece çevre hakkıyla ilgili bir sorun olan fabrika, barınma, beslenme, çalışma ve nihayet yaşam hakkıyla ilgili bir sorun olur. Bir topluluğun şu an etkilendiği ekolojik bir sorun, o topluluk için en yakıcı sorundur.
Bununla birlikte, ekolojik sorunlar birbirlerinden bağımsız da değildir. Taş ocakları sorunu Kanal İstanbul’dan; hafriyat sorunu, kentsel asbest sorunundan; kıyı yağmacılığı, biyolojik çeşitlilik kaybı sorunundan; Yeşil Yol, yaylaların ve yol erişen yerlerdeki doğal varlıkların, madenlerin, üzerine HES yapılacak derelerin talana açılması sorunundan; kömür madenciliği, termik santral sorunundan, her ikisi iklim değişikliği sorunundan; sel, kuraklık, don gibi aşırı hava olaylarından etkilenme sorunu, toplumsal eşitsizliklerden, emek sömürüsünden, yoksulluktan ayrılamaz.
Bu sorunların hepsi siyasal basiretsizlik ve yönetememe sorunundan ve nihayet ekolojik, iktisadi ve siyasal sorunlar, kapitalizmin yapısal özelliklerinden ayrı değildir.
Kendinizi kisaca tanitabilir misiniz? Bugune kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Aykut Çoban, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli öğretim üyesi. Çevre ve iklim politikaları, ekoloji mücadelesi, yeşil siyasal düşünceler, eko-Marksizm konularında pek çok yayını var. Yazı ve konuşmalarına, burayı tıklayarak erişilebilir.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Samsun Çevre Platformu sözcüsü ve Ekoloji Birliği yürütme kurulu üyesi Mehmet Özdağ ile devam ediyor;
“Akıl ve vicdana aykırı tüm doğa ihlallerini en etkin şekilde teşhir ederek topluca üzerine gidebilmeliyiz. Bu da ancak sahada insanları kazanmayla olur, halkımızın siyaset farkı gözetmeksizin bizlere güven duymasını sağlamalıyız. Halkımızla iletişimde dürüstlükle, akıl ve bilimle, sağduyuyla konulara yaklaşmalıyız. Anlatmaktan, mücadele etmekten usanmamalıyız. En önemlisi de umudumuzu hep diri tutmalıyız. Asla teslim olmamalıyız, vazgeçmemeliyiz. Bunun içinde birbirimizi güç ve cesaret vermeliyiz.”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 4 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Yeşil/Ekoloji hareketini Samsun yerlinde TMMOB’ye bağlı meslek odalarının bilgi birikimleri ile usta-çırak ilişkisi içerisinde oda genel merkez politikalarımız doğrultusunda öğrenme ve kendimizi geliştirme fırsatı bulduk. Meslek odalarımızın Şube düzeyinde idari yapılanmalarına bağlı olarak Samsun ve hinterlandı durumundaki Orta Karadeniz Bölgesinin enerji, imar, inşaat, maden kaynaklı tüm ekoloji sorunlarından haberdar olarak yerel inisiyatiflerle ilişki içerisinde olduk. Ancak yerellerde verilen mücadelenin tek başına başarı şansının kalmadığı bir dönemdeyiz artık. Dolayısıyla yaşam alanlarımzı korumak, sağlıklı yaşam hakkı için diğer yerel mücadele örgütlenmeleri ile birleşerek güç birliği ve deneyim zenginliği zorunlu oldu artık.
Son 20 yıldır ülke olarak vahşi kapitalizmin en ağır ekolojik saldırsına karşı yaşam mücadelesi içerisindeiz. Başlangıçta yerel halkın örgütlenme ve direnme hakkının göreceli olarak daha kolay olduğunu düşünüyorum. Gezi deneyiminde travma yaşayan AKP yönetimi çareyi otokraside buldu. Gezi sürci fetullahçı yargı ve güvenlik kadrolarının sınırsız yetkilendirilmesi ile bastırıldıktan sonra 20 Temmuz 2016 dan sonraki OHAL devrinde ÇED süreçlerinin tamamen formaliteye dönüştürülmesi, kamudaki iş güvencesinin fiilen kaldırılması, meslek odalarının ve emek örgütlenmelerinin her anlamda etkisizleştirilmesi ile sahada fiilen yürütülen ekoloji mücadleleri daha çok önceden kurgulanmış dava süreçleriyle mahkeme salonlarına sıkıştırılmaya başlanıldı. Mahkemelerde kazanılan pek çok davaya rağmen de kazanımların fiili karşılığı alınamadı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla parlamentodan seçilmiş bir hükümet ve bakanlar kurulunun olmaması mücedeleyi daha da zorlaştırmış durumda. Her türlü yetkinin tek elde toplandığı bu yeni dönem, bütün toplumsal kazanımların da ortadan kaldırıldğı bir dönem oldu.
Kısacası günümüzde sahada fiili mücadele yürütmek büyük ölçüde kriminaize edildi.
Eskinin geleneksel mücadele yöntemleri yerine yeni yaratıcı yöntemler geliştirmek, teknolojinin imkanlarını kullanmak, başarılı yerel mücadele örneklerini çoğaltmanın yollarını aramak, sorunu çözmek zorunda olan kamu görevlilerini görev yapmaya zorlayacak eylemlilikler yapmak gibi konularda kafa yormamız gerekir.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?
Koronavirüs salgını tüketim çılgınlığının temposunu düşürdü, dolayısıyla da fosil kökenli kapitalizm çarkları yavaşladı, bu durumun ekoloji açısında olumlu yansımaları doğada kendisini gösterdi, emisyonlar azaldı vs.. Doğa-Yaşam hakkı ihlallerine karşı omuz omuza sahada yürütülen örgütlenme ve mücadele şartları da mecburen durma noktasına geldi, 65 yaş üstüne getirilen karantina ekoloji hareketine de olumsuz yansıdı bence. AKP ekolojik yıkım projelerini gerçekleştirmek için koronavirüs salgınını fırsata çevirdi. İnsanlar evde kalırken şirketler şantiyelerde vardiyalı çalışmaya hiç ara vermedi.
Salgın sanal örgütlenmenin önemini artırdı, insanlara doğanın kendini yenileyebileceğini gösterdi. Yaşam temposunun düşürülebileceğini, çok uzun mesai saatlerinin gereksizliğini gösterdi. Tarımın önemi daha da belirginleşti. Yenilenebilir enerji kaynaklarımızın potansiyeli bir kez daha ortaya çıktı. AVM’siz bir yaşamın mümkün olduğu görüldü vs…
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Küresel ekolojik kriz aynı zamanda iklim krizini de tetikleyen en önemli etken. İklim krizinin bize göre en görünür etkisi de aşırı iklim olaylarındaki artış. 1990’lı yıllara kadar ülke genelinde yılda 100 civarında aşırı iklim olayı yaşanırken, bu sayı 2019 da neredeyse 1o kat artmış durumda. Giderek de kötüleşiyor. Her yıl Karadeniz ve Akdeniz Bölgesi’nde en az bir ilçe, il mutlaka sel felaketine maruz kalıyor, coğrafyamızda artık hortum olayları sıradan olmaya başlıyor.
Dolayısıyla bana göre 20 yıldır aralıksız devam eden inşaat, imar, enerji, maden gibi rant odaklı politikalarla hızlanan ekolojik yıkımın etkilerini aşırı iklim olayları ile birlikte yaşıyoruz. Çevresel ve sağlık etkilerine girmiyorum.
Ülkenin en önemli sorunu yasama-yürütme-yargı kuvvetler ayrılığının anlamsızlaşması, tek adam yönetimi. Diğer taraftan, Orman, Maden, Çevre gibi kanunlarda yapılan değişikliliklerle her sermaye sahibine istediği yerde, istediği teknoloji ile, istediği kapasitede üretim, imalat, inşaat yapma olanağı verilmesi. Ormanları, hassas koruma alanlarını, tarım topraklarını, kentlerde kamusal açık alanları, yeşil alanları yok etme yollarının bir şekilde kolaylaşması. Siyaset-Sermaye-Bürokrasi üçgeninin kamusal çıkarlar dışında örgütlenmesi. Meslek odalarının, birliklerin özerklik kırıntılarının da ortadan kaldırılması.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Aramızdaki ayrışma noktalarını öteleyerek yaşam alanlarımız için ortak mücadele yürütmenin yollarını bulmamız gerekiyor.
Teknolojiyi daha iyi kullanabilmeliyiz, akıl ve vicdana aykırı tüm doğa ihlallerini en etkin şekilde teşhir ederek topluca üzerine gidebilmeliyiz. TBMM üzerindeki etkiyi artırmalıyız, bu da ancak sahada insanları kazanmayla olur, halkımızın siyaset farkı gözetmeksizin bizlere güven duymasını sağlamaıyız. Halkımızla iletişimde dürüstlükle, akıl ve bilimle, sağduyuyla konulara yaklaşmalıyız. Anlatmaktan, mücadele etmekten usanmamalıyız.
En önemlisi de umudumuzu hep diri tutmalıyız. Asla teslim olmamalıyız, vazgeçmemeliyiz. Bunun içinde birbirimizi güç ve cesaret vermeliyiz.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
1966 Samsun Çarşamba doğumluyum. 1987 Uludağ Ün. Müh. Fak. Elektronik ve Haberleşme Böl.’den Mezun oldum – Elektronik Mühendisiyim.
1988 yılından buyana Elektrik Mühendisleri Odasının (EMO) aktif bir üyesiyim. EMO Samsun Şubesi Yönetim Kurullarında çeşitli görevler aldım. 3 dönem Şube Başkanlığı yaptım. 1996-1998 Türk Mühendis Odarı Samsun il Koordinasyon Kurulu Sekreterliği yaptım. Samsun-Sarp Karadeniz oto Yolunun en başından itibaren ekolojik yıkım ve kıyı tahribatına karşı mücadele içerisinde yer aldım. Aynı yıllada Fırtına Vadisi’nde HES yatırımlarının gündeme gelmesi, Samsun doğu sahillerinde fueloil, kömür ve doğal gaz enerji santrallarına karşı çevre mücadelelerine destek oldum.
1996 yılından buyana Sinop Nükleer Santral projesine karşı mücadelenin içerisinde aktif olarak yer aldım, Samsun NKP’in kurulmasında etkin oldum, NKP eylemliliklerinin hemen hepsine aktivist olarak, konuşmacı olarak katıldım. Nükleer Enerji ve özellikle Sinop Nükleer Santral projesi konusunda pek çok ilde ve örgütte sunumlar yaptım.
2016 yılında Samsun Çevre Platformu SAMÇEP’in kurulmasına ön ayak oldum, kuruluşundan bu yana da SAMÇEP Sözcülüğü görevini yürütüyorum. 2018 yılında Ekoloji Birliği (EB) içerisinde yer aldık, an itibariyle EB Yürütme Kurulundayım. Nükleer karşıtı faaliyetleri de SAMÇEP bünyesinde yürütmekteyiz.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Munzur Çevre Derneği yönetim kurulu üyesi Sevil Doğan ile devam ediyor;
“Ekoloji hareketine yön veren düşünce ve pratiğin sistem içilikten kurtarılarak, sadece yarattığı sonuçlara karşı mücadele etmekten sıyrılarak, sistemi hedefleyen bir zemine ilerleyeceğini öngörüyoruz. Ekoloji hareketinin sistemi hedefleyen bir mücadeleyi pratiğine hakim hale getirmeye hazırlandığını söylemek abartı olmayacaktır. Biz elimizden geldiğince ekoloji hareketinin net ve berrak bir çizgiye, kitlelerle bütünleşen bir mücadeleye doğru yol alması için durmaksızın mücadele edeceğiz”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 12 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Böylesine bir birikimden haklı olarak söz edebiliriz. Ekoloji hareketinin tarihsel gelişimi ve mücadelesi olmasaydı üzerinde yaşadığımız dünyanın uğradığı yıkım tüm kuşatılmışlığına rağmen çok daha boyutlu olurdu. Sınırsız şekilde sömürüye açılan, talan edilen doğa ve yaşamın geri dönülmez kayıpları ve yıkımın bilançosu artar, daha da ağırlaşırdı. İnsanın ihtiyacı kadar olandan fazlası için doğayı ve yaşamı sömürmeye, talan etmeye başladığı günden günümüze direniş kimi zaman “sessiz” kimi zamanda mücadeleye dönüşerek süregelmiştir. Kapitalist sistem kendinden önceki toplumlarda görülmeyecek ölçüde doğayı kar ve sömürünün aracı haline getirmiş, rantın, talanın, kıyımın sınırları genişlemiştir. Ekoloji hareketi de doğayı ve yaşamı kapitalist sistemin egemenliği ve tahakkümü altıma alma, sınırsızca sömürüye ve talana açma saldırısı karşısında gelişmiş, tarihsel birikimini, deneyimini biriktirmiştir. Bugün doğa ve yaşama dair geri dönülmez olan ne varsa tek sorumlusu kapitalist sistemdir. Ekoloji hareketi, direnişi ve mücadelesi olmaksızın kapitalist sistemin daha fazla talanı, yıkımı ve sömürüsü engellenemezdi. İçinden geçtiğimiz tarihsel süreçte doğaya egemenliğini dayatarak tahakküm altına almak isteyenlerle onu özgürleştirmek isteyenlerin mücadelesine tanıklık etmektedir. Ve biliyoruz doğanın özgürleşmesi insanlığın özgürleşmesinden, sömürü zincirinin, ücretli kölelik düzeninin parçalanıp atılmasından bağımsız değildir. Doğa ve insanlığın özgürleşeceği günler ancak mücadeleyle, direnişle yakınlaşacaktır.
Koronavirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Korona virüs salgını ekolojik krizin, genel mana da ise dünyaya egemen olan ekonomik ve siyasi krizi içinde ortaya çıkmıştır. Hiç kuşkusuz ki doğanın ve insanlığın boğuştuğu sorunların, pandemilerin kapitalist sistemin aşırı üretim ve kar hırsıyla, sınırsız talanıyla kopmaz bir bağı vardır. Kapitalist sistemin yarattığı pandemi vb. gibi sonuçlar doğanın ve insanlığın özgürleşmesi yönündeki mücadelenin hedefinde bir değişikliğe yol açmayacaksa da hareketi ve onun geleceği üzerinde etkileri kaçınılmaz olacaktır. Hiç kuşkusuz salgınla birlikte doğayı ve yaşamı kuşatan sorunların kaynağı daha görünür hale gelmiş, ekoloji mücadelesinin kapitalist sisteme yöneltilmesi hedefi belirginleşmiştir. Sömürünün, talanın ekoloji mücadelenin konusu haline getirilmesinin yanında sadece yarattığı ağır sonuçlara değil kapitalist sistem karşısında mevzilenmenin, pozisyon almanın zorunluluğu da anlaşılır olmuştur. Salgın sürecinde belirginleşen ve anlaşılır olan bu gelişmelerle birlikte ekoloji hareketi kapitalist sitem karşısında daha da netleşmenin, mücadele çizgisi inşa etmenin doğumunu yaşayacaktır. Bunun kolayca olacağını söylemek ise yanılgıdır!
Salgın sürecinin bize kendiliğinden gösterdikleri ekoloji hareketinin yönelimini, çizgisini şekillendirmek için yoğun tartışmalara, pratikte sınanmaya ihtiyacı vardır. Sistemin yarattığı sonuçlar yerine onun karşısında konumlanan bir mücadele çizgisine ulaşması ekoloji mücadelesinin bu günü ve geleceği bakımından tayin edici olacaktır. Ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi, salgın sürecinin oynayacağı olumlu ve olumsuz rol asıl olarak buralarda açığa çıkacaktır. Bizler salgın sürecini kendiliğinden gösterdiği gerçeklerin ekoloji hareketinin hanesine mücadelenin gelişimi yönünde bir etkide bulunacağını düşünüyoruz. Ekoloji hareketine yön veren düşünce ve pratiğin sistem içilikten kurtarılarak, sadece yarattığı sonuçlara karşı mücadele etmekten sıyrılarak, sistemi hedefleyen bir zemine ilerleyeceğini öngörüyoruz. Ekoloji hareketinin sistemi hedefleyen bir mücadeleyi pratiğine hakim hale getirmeye hazırlandığını söylemek abartı olmayacaktır. Biz elimizden geldiğince ekoloji hareketinin net ve berrak bir çizgiye, kitlelerle bütünleşen bir mücadeleye doğru yol alması için durmaksızın mücadele edeceğiz. Ekoloji hareketine mücadele ve direniş çizgisi hakim olmaksızın doğa ve insanlık yıkıma uğramaya, ağır bedeller ödemeye devam edecektir. Hareketi güçlendirecek ve ileri mevzilere taşıyacak asıl şey mücadele çizgisidir. Bu mücadele çizgisi olmaksızın olanakları, mücadelenin gelişme zeminini değerlendirmek, büyütmek mümkün olamayacaktır. Ekoloji hareketinin en büyük dezavantajı ekoloji mücadelesiyle bu zeminde buluşmada yaşadığı handikaptır. Salgın süreci bu handikabın aşılmasına uygun zemin hazırlamıştır. Salgın gibi her türlü sonuca, yok edilen ormanlara, kuruyan derelere, delik deşik edilmiş dağlara, yağmalanmış tarım arazilerine, kirletilmiş havaya, denize baktığımızda gördüklerimize vereceğimiz cevap tayin edicidir. Salgın süreci bu cevabı tüm açıklığıyla bize vermektedir. Gördüğümüz sadece virüse yakalanmış insanlar, kesilmiş ağaçlar, kurumuş dereler, nefes alamayan insanlar ya da kıyıya vurmuş balıklar değildir. Gördüğümüz tamda emperyalist kapitalist sistemin kendisidir. Ekoloji hareketi yaratılan her türlü sonuçta, yıkımda sistemi görmeye başladığı zaman doğanın ve yaşamın özgürleşme mücadelesi çarpan etkisi yaşayacaktır. Yinelemekte fayda var: Dayanışma ile çevre mücadelesi çarpan etkisi yaşayacaktır.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Küresel ekolojik krizin tüm dünyaya olduğu gibi yaşadığımız ülkeye yansımaları da çok boyutlu ve yıkıcı olmaktadır. Ekolojik krizin dayandığımız sınırlarına bir anda gelmediğimiz biliniyor. Egemen sınıfların doğanın kalbine doğru ilerleyen, yıkımını ve ölümünü hazırlayan sistemli sömürü ve talan politikalarıyla geri dönülmez bir aşamaya gelindi. Bugün de talan ve rant politikaları doğanın kalbine tünel kazmaya devam etmektedir. Pandemi süreciyle ara verilmesi bir yana halkın mücadelesiyle engellenen rant projelerine yenileri dahil edilerek talan sürdürülmektedir. Doğa bozulan dengesiyle iklimsel öfke yüklüdür. Ormanlar ev sahipliği yaptığı binlerce canlı türüyle birlikte kıyımdan geçirilen, bilinçli çıkarılan orman yangınları ile küle çevrilen yerlerdir. Çıplaklaşmış araziler uluslararası tekellerin talanına açılarak endüstriyel tarımın, madenciliğin, enerji politikalarının yaşama geçirildiği sahalara dönüşmüştür. Denizler, okyanuslar sadece en dip yerlerine ulaşmış plastik atıklarla değil kara parçası üzerinde tüketilen kaynakların sularda aranmaya başlamasıyla da kirletilmektedir. Yer altı suları kurumaya, nehirler denize ulaşmadan yitip gitmeye, toprak kavrulup çoraklaşmaya, hava nefes alamayacak kadar kirlenmeye yüz tuttu. Dünya canlı yaşamı tehdit edecek düzeyde ısınmaya, buzullar erimeye, sular yükselmeye başladı. Yükselen suların kara parçasını yutmaya başlayacağı günler, yaşanacak iklimsel göçler uzağımızda durmuyor. Ülkemizde “fıtrattan saydıkları”, “göklerden gelen” iklimsel öfkenin adresi durumundadır. Heyelanlar, karada ve denizde ortaya çıkan hortumlar, şiddetli yağmurlar, yıkıcı seller ardı arkası kesilmeden yaşanıyor. Doğa çölleşmenin, kuraklığın uçurumuna ilerliyor.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Engels’in isabetli söyleyişiyle “(…) doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır” diyor! Doğanın reaksiyonu tümüyle bunu doğrulamaktadır. Onu aşırı üretim ve kar hırsıyla sömürmekten biran için vazgeçmeyenler sadece doğanın değil ondan ihtiyacı kadar yararlanmak isteyen işçi, emekçi ve köylülerin, doğa ve yaşam savunucularının da öfkesiyle, mücadelesiyle karşılaşıyor. Doğanın mahvına yol açan sömürünün, talanın önüne geçecek olanda biriken bu öfke ve mücadeledir. Ezilen ve tahakküm altında tutulan doğanın en bilinçli ve dinamik parçası olan milyonlar doğayı ve emeği özgürleştirecektir. Dünyayı ve ülkemizi kuşatan ve her gün çeşitlenen ekolojik krize karşı önceliğimiz bu mücadelenin örgütlenmesidir. Doğaya, yaşam alanlarına yönelik saldırıların varlığı, yaygınlığı boyutlu şekilde etkilenen ezilenlerin mücadelesine ve direnişine vesile olacaktır. Sistemin kâr hırsı karşısında doğa bizi mücadeleye çağırıyor. Bu çağrıya ekoloji mücadelesinin özneleri olarak örgütlü bir karşı koyuş ile yanıt vermeliyiz – vermek zorundayız. Ne yapmalı? Sorusunun yanıtı ekoloji mücadelesini örgütsüz, bireysel mücadele hattından çıkarıp örgütlü mücadeleye dönüştürerek verebiliriz. Bursa Kirazlıyayla’da yaşam alanlarını savunan köylüler jandarma barikatı ile karşılaştı. Daha sonra evlerinden jandarma tarafından gözaltına alındılar ve akşamüzeri denetimli serbestlikle bırakıldılar. Yaşam alanlarını savundukları için periyodik bir biçimde imza atmak zorunda bırakıldılar. Düşünün, karşımızda doğaya düşman, geleceğimizi yok etmek isteyen sistematik-örgütlü bir güç var. Bu güce karşı Kirazlıyaylalı kadınların isyanını kuşanmaktan, rotamızı örgütlü mücadeleye çevirmekten başka bir alternatifimiz yok!
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Ekoloji mücadelesine dair söz söyleme olanağını ancak doğa dostu devrimci ve demokrat basın aracılığı ile buluyoruz. Bu anlamda bize bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederiz. Tüm yaşam savunucularına mücadelelerinde başarılar diliyoruz.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Türkiye’nin en büyük çevre davası olarak bilinen Cerattepe davası avukatlarından Yeşil Artvin Derneği yönetim kurulu üyesi Bedrettin Kalın ile devam ediyor;
“İnsanlığa aklını başına almasını hatırlatacak hareket ekoloji hareketidir. Bugün, özellikle bilim insanları 2035 yılını kritik sınır olarak ifade etmekte iken ve bu sınıra en fazla 15 yıl yaklaşmış iken iklim değişikliği ile mücadeleyi önüne koymayan hiçbir ekoloji mücadelesinin başarı şansı olamaz. Elbette HES’lere, madenlere, nükleer santrallere, termik santrallere karşı mücadele edilirken bu faaliyetlerin yerkürenin ısınmasına etkisinin dikkate alınarak mücadelenin bu eksende yürütülmesi gerekir.”
Söyleşi: Cemil Aksu / 3 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi/Foto: Yasin Akgül
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ekoloji hareketinin kuşkusuz ki tarihsel bir birikimi oluşmuştur. 1983 yılında Çevre Kanununun kabulünden sonra 1993 yılında yapılan Rio Zirvesinin etkisi ile de hukuksal anlamda çevre mevzuatının temel yasaları oluşmaya başlamıştır. Çevre hakkı 1982 Anayasasında da bir hak ve görev olarak yer almış, gelişmiş bir yasal zemin oluşmuştur. Bu yasal mevzuatın oluştuğu dönemde çevre hakkı 3. kuşak haklardan sayılmaktadır.
90’lı yıllardan sonra ise küreselleşmenin hız kazanması, kapitalizmin krizlerini çözmek için doğal kaynaklara saldırısının giderek hızlanması ile çevre mücadelesi de oluşmaya başlamıştır. Mücadelenin birikim oluşturmaya başlaması Bergama maden davaları ile olmuştur. Cerattepe süreci de aynı dönemlere denk gelmiş, Cerattepe süreci idari kararlarla o dönemde durdurulmuş iken Bergama süreci davalarla, sivil toplum hareketleri, protest eylemler ile sürmüştür. Bu dönemin hukuksal mücadelesi ve sivil toplum direnişi ülkemizin ekoloji mücadelesi açısından büyük deneyimler oluşturmuştur. Bu dönemde özellikle hukuksal mücadele ve mevzuat oluşumuna katkı anlamında başta büyük hukukçu Av. Noyan Özkan başta olmak üzere İzmir’li avukat meslektaşlarımızın katkısı çok büyük olmuştur.
2000’li yıllarda ülkede siyasi iktidarın değişmesi ile çevre sorunlarında adeta bir sıçrama olmuş, geçmiş 10 yılda oluşturulan çevre mevzuatı da ayak bağı olmaya başlamış, giderek şirketler lehine mevzuatta değişiklikler başlamıştır. Bu dönemde özellikle Bursa’da Cargill davası Av. Ali Arabacı’nın öncülüğünde büyük bir birikime dönüşmüş, sular üzerinde de ilk olarak Fırtına davaları örnek olmuştur.
Siyasi iktidarını güçlendiren totaliter dinci siyasi iktidar 2010 yıllarına gelindiğinde ülkenin neredeyse her akarsuyu üzerinde onlarca HES projelendirmiş, ülke topraklarının neredeyse yarısını maden ruhsatları ile yabancı maden tekellerine terk etmiştir. Sonraki dönemde de örneğin ÇED yönetmeliği 18 kez değiştirilerek aslında başlarda çevreyi koruyan yasal mevzuat, giderek yatırımcıyı koruyan, engelleri kaldıran bir mevzuata dönüştürülmüştür. Bütün bunlar elbette çevre hareketini, ekoloji mücadelesini de güçlendirmiştir.
Bu kapsamda örneğin Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde sürdürülen Cerattepe mücadelesi bütün ülkeye örnek bir mücadele olmuştur. Geçmişte ormanları vatandaştan kamu idaresi korurken bu dönemde ormanları koruma görevi vatandaşa düşmüş, 1750 m kodunda 245 gün aralıksız nöbet tutularak kamu idaresi ve madenciler Cerattepe’ye sokulmamıştır.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Koronavirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi açısından mutlaka olumlu bir rol oynamalıdır. Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım gibi 80-90’lı yıllarda üçüncü kuşak haklardan sayılan çevre hakkı, küresel kapitalizmin azgın saldırıları sonrasında 1. kuşak haklarında üzerine çıkmıştır. Bugün ekonomik, siyasal, temel insan haklarının tümünün uygulanma ve yaşama geçirilme alanı içerisinde yer aldığımız bu ekosistemdir. Ekosistemin devamlılığının sağlanamadığı durumda diğer temel hakların da bir anlamı kalmayacaktır.
Küresel boyuttaki tehlikeler bilim adamları tarafından uzun yıllardır söylenmektedir. Uluslar arası toplantılarda da küresel sorunlar tartışılmakta sorunlara çözümler aranmaktadır. Bu anlamda Kyoto Protokolü ve sonrasında Paris Zirvesi küresel iklim değişikliği sorununa yönelik çözüm arayışlarını göstermektedir. Ancak uluslar arası hukuk ne yazık ki alınan kararları yaptırıma bağlayacak güçte değildir. Dünyanın gelişmiş emperyal ülkeleri bir kuralla sınırlanmayı kabul etmemektedir. Buna rağmen giderek başka çaremizin olmadığı bir dünyaya doğru gidilmektedir. Bilim insanları dünyanın ısınmasının 1,5 derece ile sınırlanmaması halinde 2035 yılından sonra geri dönüşümü olmayan bir aşamaya gelineceğini bilimsel olarak anlatmaktadırlar. Radikal önlemlerin alınmaması halinde dünyamızın 6. yok oluşa doğru gitmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Gelmesi muhtemel 6. yok oluş bundan öncekilerden farklı olarak ilk defa insanlığın kendi eliyle yok oluşu hazırladığı bir süreç olarak yaşanıyor.
Bütün bu durumlar küresel anlamda ekoloji mücadelesinin bilinç düzeyine yükselmesine yol açması gerekirken ve çoktan çok daha radikal önlemler alınması gerekirken maalesef beklenen ölçüde bu gerçekleşmiyor. Ancak tamda bu dönemde ortaya çıkan koronavirüs salgını özellikle bu salgının da iklim değişikliği ile ilgisinin de bilimsel olarak ortaya konması ile birlikte ekoloji mücadelesini bilinç düzeyine yükseltmede önemli bir görev yapıyor. Bu gün herkes artık yeni bir dünya düzeninden, korona öncesi ile sonrasının aynı olamayacağından söz ediyor. Eskilerin deyimi ile bir musibetten bin nasihat doğuyor gibi görünüyor.
Bu gerçeklik önümüzde dururken ekoloji hareketinin ekosistemin sorununu doğru tespit etmesi ve kendini dönüştürmesi gerekiyor. Bu gün, özellikle bilim insanları 2035 yılını kritik sınır olarak ifade etmekte iken ve bu sınıra en fazla 15 yıl yaklaşmış iken iklim değişikliği ile mücadeleyi önüne koymayan hiçbir ekoloji mücadelesinin başarı şansı olamaz. Elbette HES’lere, madenlere, nükleer santrallere, termik santrallere karşı mücadele edilirken bu faaliyetlerin yerkürenin ısınmasına etkisinin dikkate alınarak mücadelenin bu eksende yürütülmesi gerekir.
Şu bir gerçektir ki bilim insanlarının söylediği 2035 yılı gelene kadar eski dünya düzeni devam edecek 2035 yılına gelindiğinde birden felaket olacak değildir. Bu süreç giderek ekolojik felaketlerin artarak süreceği bir dönem olacaktır. Koronavirüs bu felaketlerden birisi olarak algılanmalı ve insanlık uyanmalıdır. Yakın bir gelecekte orta Anadolu’nun çöl olacağı Akdeniz sahillerinde yaşamanın mümkün olmayacağı Afrika’dan kitlesel göçler olacağı söylenmektedir. Bu göç dalgalarına hiçbir ülkenin direnç göstermesi mümkün değildir. Bunlar varsayım değildir, nitekim yüzyılın en yüksek 10 sıcak yılının son 15 yıl içerisinde yaşanmış olması tesadüf değildir. İklim değişikliğinin yol açacağı felaketler bu yazının boyutlarını aşacak niteliktedir. İnsanlık küresel boyuttaki bu sorunlara karşı yok olma sorunu ile karşı karşıya olup aklını başına toplamak durumundadır. İşte insanlığa aklını başına almasını hatırlatacak hareket ekoloji hareketidir. İnsanlığın tek şansı da bu hareketin başarılı olmasına bağlıdır. Bu durum ekoloji hareketi açısından yeni olanaklar yaratmaktadır/yaratacaktır.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
18 yıldır ülkeyi yöneten siyasal iktidar küresel krizi algılamaktan uzaktır. Ülkede üretime dayalı çevreye saygılı bir ekonomik model yerine inşaat sektörüne, ranta ve betona dayalı bir ekonomik modeli tercih eden siyasi iktidar ülke kaynaklarını bitirmiş, ekonomi sürdürülemez bir krizle karşı karşıya kalmıştır. İnşaat sektörünün görece bir rahatlama sağladığı ilk 10 yıllık dönemden sonra ekonomik krizi aşmak için doğal kaynaklara saldıran siyasal iktidar dereleri, madenleri ve diğer kaynakları paraya çevirme yoluna gitmiştir. Doğaya bir saldırıya dönüşen bütün bu etkenler küresel krizin ülkemizde ağır şekilde yaşanmasına sebep olmaktadır. Derelerimiz kurumakta, sulak alanlarımız yok olmakta, ormanlarımız yağma ve talana açılmaktadır. Kıyılarımız betonla kaplanmakta Kanal İstanbul gibi projelerle ekolojik yıkım büyük ölçekte planlanır hale gelmekte, kanalla ayrılan kıyılarda yeni kentler kurularak yeni rant alanları yaratılmaya çalışılmaktadır. Artık tek tek ihalelerle zaman kaybedilmemekte grup ihale yöntemiyle 300-500 ruhsat alanı bir seferde ihale edilmektedir. Vandalizm ülkeye ihanet boyutundadır. Tarım alanları, taş ocakları, jeotermal, maden alanlarının baskısı altında yok olmakta, gıda güvenliği yok edilmektedir. Siyasi iktidar Korona virüs dönemini de fırsata çevirmekte, mücadele eden sivil toplum kuruluşlarının alınan önlemlere saygı duyarak karantinada olduğu koşullarda ihaleler yapmaya, ruhsatlar vermeye devam etmektedir. Ülkenin en önemli ekolojik sorunu öncelikle bu anlayıştır.
Bunun dışında önem sıralamasına göre ülkemizin ekoloji sorunları öncelikle iklim değişikliği olarak görülmelidir. Yakın bir gelecekte orta Anadolu’da çölleşmenin olacağı, zaten başlamış olan nüfus hareketlerinin giderek artacağı dikkate alınmalıdır. Bu süreci hızlandıracağı bilinen nükleer santral, termik santraller, hesler ve maden projeleri önemli ekolojik sorunlardandır. Bunun yanı sıra ormanların yok edilmesi, jeotermal santrallerle tarım alanlarının yok edilmesi önemli ekolojik sorunlardır.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Ülkenin ve dünyanın geleceği ekoloji mücadelesinin başarısına bağlıdır. Doğru stratejik hedeflere halkın daha fazla sahip çıkacağını düşünmek doğru olacaktır. Nitekim küresel felaketler herkesin çare aramak durumunda kalacağı sorunları önümüze koyacaktır. Ekoloji hareketi on yıllardır biriktirdiği deneyimleri ile halkın önüne doğru çözümleri koyabilecek tek harekettir.
Ancak ekoloji hareketinin halka güven vermesi gerekir. Bunun için kısır tartışmalardan, kişisel egolardan kurtulmak gerekir. Mücadelenin yaşamsal olduğuna öncelikle bu mücadelede olanların inanması gerekir. Ekoloji mücadelesinin bütün toplumu kapsayıcı olması, ayrım gözetmemesi gerekir. Farklı toplum kesimleri farklı sebeplerle bu mücadele içerisinde yer alabilir, herkesin aynı sebeple ve aynı oranda aynı güçle bu mücadele içerisinde yer almasını beklemeye gerek yoktur. Ön şartlardan, ilkeler dayatmaktan vazgeçilmelidir. Ekoloji mücadelesinin bütün toplum kesimlerini bir araya getirme, toplumu barıştırma, ayrışmaları önleme, birbirimizi anlama, demokratik bir toplum düzeni kurmada da en verimli alanlardan birisi olduğunu görmemiz gerekiyor. Değişik çevre sorunlarında çalışan çevre örgütlerinin birbirlerini suçlayıcı tutumlarının ekoloji hareketinin güvenilirliğini etkilediğini düşünmek gerekiyor.
Kendinizi kısaca tanıtırmısınız, bu güne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketinin parçası oldunuz.
Ben 1964 Artvin Şavşat doğumluyum. 25 yılı aşkın süredir avukatlık yapmaktayım, halen mesleğime Artvin’de devam etmekteyim. Bir süre İstanbul’da avukatlık yaptıktan sonra 2000 yılında Artvin’e döndüm. Bir dönem Baro başkanlığı yaptım. Çevre sorunlarıyla ilk kez ilgilenmem 2005 yılında Cerattepe’deki maden faaliyetine karşı Erzurum İdare Mahkemesinde Yeşil Artvin Derneği ve Artvin Barosu adına dava açmamla başlamıştır. 2005 yılından itibaren gerek Artvin’deki ve gerekse ülkemizin bir çok yerindeki bir çok çevresel sorunla ilgilendim.
Bu süreçte ilk önce Yeşil Artvin Derneğinin üyesi oldum. 2008 yılından bu yana yönetiminde yer almaktayım. 2009 yılında kurulan Derelerin Kardeşliği Platformunun iki dönem yürütme kurulunda yer aldım. 2010 da oluşan Su Meclisinin iki dönem yürütme kurulunda yer aldım. 2010 yılında kurulan TBB Çevre Komisyonunda 2018 yılında Barolar Birliği makamını işgal eden Metin Feyzioğlu’nun komisyonu dağıtmasına kadar görev yaptım. Yine bu dönemde çevre avukatları tarafından kurulan ÇEHAV içerisinde yer aldım. Halen TBB Çevre Komisyonunun dağıtılmasından sonra oluşturulan Türkiye Baroları Çevre Komisyonları grubunda yer almaktayım. Artvin Barosu Çevre Komisyonu başkanlığını yürütmekteyim.
NOT: Av. Bedrettin Kalın’ın 30 Mart 2016 tarihinde Yeşil Direniş’te yayımlanmış bir yazısını buradan okuyabilirsiniz
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Tayfun Özkaya ile devam ediyor;
“Bütünsel bakmak zorundayız. Örneğin geçim sıkıntısı çekilen bir bölgede bir termik santral veya nükleer santral yapılacaksa sorun sadece bunlar değildir. Burada endüstriyel tarım yapan ve ürünlerini ucuza satan köylülerin içinde bulunduğu durum da çok önemlidir. Bunlar birleştirilmeden ayrı ayrı ele alınırsa başarılı olunamaz. Bu bölgedeki çiftçilerin agroekolojik tarım yapmaları, kentlerdeki gıda grupları, tüketim kooperatifleri ile bağlantılandırılmaları gerekir. Bu durumda kendileri ve çocukları için bir gelecek gören ve bir vizyon geliştirebilen köylüler termik santral veya altın madeni ile işbirliği yapmak yerine mücadele edebileceklerdir.”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 2 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
“Tarımsal üretim tümüyle agroekolojik ilkelere göre düzenlenmediği sürece bu alanda bir kurtuluş olmadığının tüm insanlarca anlaşılması gerekmektedir“
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ülkemizde de ekolojik hareket giderek daha güçlü bir mücadeleyi sadece bir aydın hareketi kısıtları içinde kalmadan da sürdürüyor. Bu alanda halen sorunlar olmaya devam ediyor. Ekolojik, ekonomik, ideolojik vb. birçok alandaki mücadeleyi birleştirerek mücadelenin yürütülmesi gerekiyor. Şu anda parçalı bir mücadele sürüyor. Halkın mücadeleyi üstlenebilmesi için ekonomik sorunlarını içeren konularda da mücadele etmek gerekiyor.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
“Koronavirüs salgını sonrası hiçbir şey aynı olmayacak” sözü hemen hemen her çıkar grubu ve hareket tarafından söylenmektedir. Ancak herkes kendi doğrultusunda dünyanın değişmesini umuyor. Kesin bir şey varsa o da kendi başına hiçbir şey olmayacağıdır. Değişimler ancak mücadele ile olabilir. Örneğin on yıl önce kuş gribi ve domuz gribi salgınlarında endüstriyel hayvancılık sisteminin bu tip çok tehlikeli virüs, bakteri, fungusların (kısaca mikrop diyelim) evrilerek ortaya çıkması yönünde çok elverişli bir ortam yarattığı net bir şekilde anlaşılmıştı. Ancak endüstriyel hayvancılık çevreleri (örneğin tavukçuluk grupları) tarım ve sağlık bakanlarını da arkalarına alarak (Türkiye, Mısır’da bu çok net idi) köy tavukçuluğunun tasfiye edilmesi için harekete geçtiler. Bu zorlukla sınırlandırılabildi. On yıldan beri ne yazık ki örneğin hayvancılık alanında agroekolojik çözümlere geçilmesi, endüstriyel hayvancılığın dönüştürülmesi konusunda gerek bilim çevrelerinde gerekse de Tabipler Birliği, Ziraat Mühendisleri Odası, Veteriner Hekimler Birliği gibi meslek örgütlerinde olumlu bir uyanış gerçekleştiremedi. Bitkisel üretimde de tarım kimyasallarına dayalı endüstriyel tarımın, beşeri ilaçlara karşı direnç oluşturmuş, tedavisi birçok kişide mümkün olamayan, bakteri ve fungusların evrilmesine yol açtığını biliyoruz.
Bütün bu gerçeklere karşı covit-19 hastalığında fatura vahşi hayvanları yiyen Çinli’lere kesiliyor. Hâlbuki en azından son koronovirüs salgınında bunun ispatlanmış bir gerçek olmadığı biliniyor. Bu nedenlerle tarımsal üretim tümüyle agroekolojik ilkelere göre düzenlenmediği sürece bu alanda bir kurtuluş olmadığının tüm insanlarca anlaşılması gerekmektedir. Bütün bu değişimler için çok değişik alanlarda mücadeleler gerekmektedir. Bilim insanları arasında bu bilgilerin paylaşılması, köylülerin agroekolojik üretimlere teşvik edilmesi, tüketicilerin gıda gruplarında örgütlenmesi, politika alanında endüstriyel hayvancılık uygulamalarının kısıtlanması için yasal ve idari kararların alınması vb. birçok alanda mücadele gerekmektedir. Bunlar olmadan dünyanın değişebileceğini düşünmek mümkün değil.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Ülkemiz ve dünyanın karşılaştığı çok acil ekolojik krizler var. Küresel iklim değişikliği hem tarım hem de tehlikeli mikropların ortaya çıkması konusunda çok acil bir durum yaratıyor. Zika virüsünü taşıyan sivrisineklerin daha geniş coğrafyalarda yayılması veya Kırım-Kongo kanamalı hastalığı taşıyan kenelerin ülkemizde yayılması gibi örnekler küresel iklim değişikliğinin sağlık konusundaki etkilerini de ortaya koymaktadır. Sera gazlarının en önemli üreticisi olan termik santraller de hem küresel iklim değişikliğini arttırmakta, hem de çıkan duman içindeki PM5 denilen küçük partiküller kanser, akciğer hastalıkları, kalp ve damar hastalıkları gibi birçok hastalığın oluşumunda çok yüksek oranlarda etkili olmaktadır. Endüstriyel tarım da sera gazlarına katkı ve gıdalardaki tarım kimyasalları kalıntıları nedeniyle ciddi ekolojik sorunlar arasındadır. Bunun dışında birçok sorun bulunmakta. Sorunları birleştirerek ele almak ve her yörede halkın mücadelesini esas alarak çalışmak gerekiyor.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Sorunları birbirlerinden soyutlayarak almak başarı getirmiyor. Örneğin yoksul çiftçilerin yaşadığı bölgelerde altın, termik santral gibi mücadelelerde başarısızlığa uğrama söz konusu oldu. Bu bölgelerde yaşayan ve endüstriyel tarım yapan, aracılara ürünlerini ucuza satan çiftçiler yoksullaşıyor ve bölgede kendileri için bir gelecek hayal edemiyorlar. Bunlara bütünsel bakmak zorundayız. Örneğin geçim sıkıntısı çekilen bir bölgede bir termik santral veya nükleer santral yapılacaksa sorun sadece bunlar değildir. Burada endüstriyel tarım yapan ve ürünlerini ucuza satan köylülerin içinde bulunduğu durum da çok önemlidir. Bunlar birleştirilmeden ayrı ayrı ele alınırsa başarılı olunamaz. Bu bölgedeki çiftçilerin agroekolojik tarım yapmaları, kentlerdeki gıda grupları, tüketim kooperatifleri ile bağlantılandırılmaları gerekir. Bu durumda kendileri ve çocukları için bir gelecek gören ve bir vizyon geliştirebilen köylüler termik santral veya altın madeni ile işbirliği yapmak yerine mücadele edebileceklerdir. Bunun için başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek ve çiftçileri göreli bir otonomiye kavuşturmak gereklidir.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Ziraat Fakültesi mezunuyum. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümünde öğretim üyesi, araştırmacı olarak çalıştım. Tarım politikaları, tarımsal yayım, kırsal kalkınma konularına yoğunlaştım. Katılımcı eylem araştırmaları ile kırsal kalkınma projeleri gerçekleştirdik. İki yıl önce emekli oldum. 2006 yılında tohum kanunu ile yerel tohumları çiftçilerin satması yasaklandı. Tohum şirketleri çıkarlarını gözeten bu yasa üzerine 2010 yılında ilk tohum takas şenliğini arkadaşlar ve değişik kuruluşlarla birlikte Torbalı’da gerçekleştirdik. Yerel tohumları savunma konusunda mücadele oldukça yaygınlaştı. Değişik ekolojik köylü pazarlarının kurulmasına katkı verdim. İzmir’de ilk gıda grubunu sekiz yıl önce kurduk. Arkamızdan Bitot başta olmak üzere bu gruplar İzmir’de yaygınlaştı. 2020 yılında ilk agroekoloji çalıştayını gerçekleştirdik. Bu yaklaşımın yaygınlaştırılması için bir grup arkadaşla birlikte çalışıyoruz. Her hafta tarım politikası, ekoloji, biyoçeşitlilik konularında köşe yazıları yazıyorum.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Kazdağı Koruma Derneği başkanı aynı zamanda Ekoloji Birliği eş sözcüsü ekofeminist Süheyla Doğan ile devam ediyor.
“Tokat’ın Erbaa İlçesi’nde 1957 yılında doğdum. Babam Köy Enstitüsü mezunu, annem evde çalışan kadındır. Liseyi Robert Kolej’de, üniversiteyi ODTÜ İnşaat Mühendisliği fakültesinde okudum. Bir kızım ve bir torunum var. Evliyim. Ankara ve Antalya’da kamuda çalışıp emekli oldum… Ekofeministim. Dünyayı ekofeministlerin kurtaracağına inanıyorum.”
“Ekoloji hareketi emek ve demokrasi ve kadın hareketi ile bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalıdır ve arayacaktır. Kurtuluşun tek başına olmadığı ortadadır. Emeğin de, doğanın da kadının da aynı erkek egemen sistem tarafından sömürüldüğü gerçeğinin ekoloji hareketi içerisinde daha fazla konuşulur olması ve bu konuda somut adımlar atılması gerekmektedir.”
“Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurmuştur. Tepkisel bir ekoloji mücadelesinden çok ekolojik bir yaşamı savunma ve deneyimleme konusunda niyet ve girişimler daha da artmıştır. Evde ekşi mayalı ekmek yapanlar, doğal peynir mayası arayanlar, balkonlarında sebze yetiştirmeye başlayanlar, yerel tohum peşinde koşanlar, sahip oldukları boş tarlaları ekip biçmeye bağlayanlar, tüketim alışkanlıklarını sorgulayanlar, sadeleşmeyi savunanlar artmış ve bu konular daha da tartışılır hale gelmiştir. Marketlere ulaşımın sıkıntılı olduğu bu dönemde gıda ile ilgili aracısız doğal ürün ağlarının ve yerel üreticilerin önemi daha da iyi anlaşılmış ve bu konudaki arayışlar artmıştır. İçinde bulunulan koşulların en olumsuz yanı alanlara çıkamamak olsa da kitlelere ulaşmada daha yaratıcı teknikler kullanılarak istenilen etki yaratılmıştır“
“Birlik, Mücadele, Yaşam ve Dayanışma diyorum”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 30 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Bugünkü ekoloji hareketinin şüphesiz bir tarihi birikimi var. 60’lı yıllarda siyasi hareketler tekil de olsa yerel çevresel sorunlara sahip çıkmışlardır. Daha sonraki yıllarda Yatağan Termik Santralı’na ve ardından Kemerköy Termik Santralına karşı verilen mücadeleler önemli bir birikim yaratmıştır.
90’lı yıllarda ise Cerattepe ve Bergama Altın Maden’lerine karşı yerellerde yükselen mücadelenin meslek odaları ve sivil toplum örgütlerince de desteklenmesi ve ülke çapında desteklenmesi ve yaygınlaşması ile ekolojik mücadele daha etkili olmuştur. Yine 90’lı yılların sonunda Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na karşı yapılan kampanyalar ekoloji hareketine ivme kazandırmıştır. 2000’li yılların başından itibaren Kazdağları’ndaki altın madeni projeleri ve termik santrallara karşı verilen mücadele hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda geniş yankı ve destek bulmuştur. Bazı mücadeleler zaman zaman yenilgiye uğramış olsa da önemli bir birikim yaratmıştır. Altın madenciliği, termik santrallar ve nükleer santrallara karşı verilen mücadelelerin yanı sıra özellikle Karadeniz Bölgesi’nde ve ardından da Akdeniz Bölgesinde HES’lerin ortaya çıkışıyla mücadele daha da geniş bir satha yayılmıştır. Bir dönem yenilenebilir enerji kategorisinde değerlendirilen ve savunulan RES’lerin ve ardından JES’lerin Aydın’da, Manisa’da, Karaburun’da, Çeşme’de ortaya çıkışı ve yol açtıkları ekolojik yıkımlar mücadele alanını daha da büyütmüştür. Biyogaz santrallarına, vahşi çöp depolama alanlarına, balık çiftliklerine, sit alanlarının yağmalanmasına karşı verilen mücadeleler de ekolojik yıkımın çeşitliliğini göstermiştir. Birinci Boğaz Köprüsünden başlayarak, 2., 3. Köprüler, Çanakkale Köprüsü, 3. Havalimanı ve şimdi de Kanal İstanbul gibi mega projelere karşı ağırlıklı olarak kentlerde verilen mücadeleler kır ve kenti birleştirmiştir. Gezi direnişi ile de ekoloji mücadelesi toplumun her kesimi ile kucaklaşmış, hareket ülke çapına yayılmış, barışçıl ve yeni ve yaratıcı bir dilin ekoloji hareketi için ne kadar da önemli olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bu mücadeleler içinden çeşitli yerel örgütler, dernekler, platformlar doğmuş, Yeşil Parti, Yeşil ve Sol Parti gibi siyasi partiler kurulmuştur. Bazı siyasi partiler de ekoloji meclisleri kurarak ekoloji konusunda daha fazla kafa yorar hale gelmiştir. İki yıl önce de Türkiye çapında ekoloji örgütleri ve yerel hareketler bir araya gelerek Ekoloji Birliği’ni kurmuştur. Türkiye’nin dört bir yanından 63 bileşeninin olduğu Ekoloji Birliği, ekoloji hareketinin daha da gelişmesinde önemli bir işlev üstlenecektir.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Koronavirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi açısından olumlu bir rol oynamıştır. Alanlara çıkılamaması nedeniyle hareket içindeki eski kuşak mecburen iletişim için daha önce özellikle gençlerin kullandığı ve aşina olduğu sosyal medya olanaklarından yararlanmayı öğrenmek ve kullanmak durumunda kalmıştır. Belki de eskisinden daha fazla oranda bir iletişim ve haberleşme olanağı bulunmuştur. Sanal toplantılar, webinarlar sayesinde sayesinde daha az karbon ayak izi ve daha az zaman kaybı ile bilgiye erişim ve işbirliği ve dayanışma sağlanmıştır. Koronavirüs salgını, ormansızlaşmanın yabanıl hayat üzerindeki olumsuz etkisi gibi çıkış nedeni ile de ekolojik dengenin ne kadar önemli olduğu konusunda kamuoyunda da önemli bir farkındalık yaratmıştır. Artık toplumda daha fazla kesim ekolojik denge, iklim krizi gibi konularda konuşur olmuştur. Ekolojik yıkım etkilerinden kısmen de olsa daha az etkilenmek için kırsalın, tarımsal üretimin, gıda adaletinin, dayanışma ağlarının ve örgütlenmenin ve ekolojik bir yaşamın önemi daha fazla konuşulur ve tartışılır hale gelmiştir. Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurmuştur. Termik santrallar ve hava kirliliğinin kovid-19’un etkisini arttırdığına dair ortaya çıkan bilimsel çalışmalarla termik santrallara karşı tepkiler daha da artmıştır. Ormansızlaşmaya yol açan projeler daha da dikkatleri ve tepkileri çeker olmuştur. Tepkisel bir ekoloji mücadelesinden çok ekolojik bir yaşamı savunma ve deneyimleme konusunda niyet ve girişimler daha da artmıştır. Evde ekşi mayalı ekmek yapanlar, doğal peynir mayası arayanlar, balkonlarında sebze yetiştirmeye başlayanlar, yerel tohum peşinde koşanlar, sahip oldukları boş tarlaları ekip biçmeye bağlayanlar, tüketim alışkanlıklarını sorgulayanlar, sadeleşmeyi savunanlar artmış ve bu konular daha da tartışılır hale gelmiştir. Marketlere ulaşımın sıkıntılı olduğu bu dönemde gıda ile ilgili aracısız doğal ürün ağlarının ve yerel üreticilerin önemi daha da iyi anlaşılmış ve bu konudaki arayışlar artmıştır. İş yerlerinin kapanması ve kirletici sektörlerin de kapatılması talebi sırasında adil dönüşüm konusunda daha fazla düşünülmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. İçinde bulunulan koşulların en olumsuz yanı alanlara çıkamamak olsa da kitlelere ulaşmada daha yaratıcı teknikler kullanılarak istenilen etki yaratılmıştır.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Küresel ekolojik kriz ülkemizi de tüm dünya ile benzer bir şekilde etkilemektedir. Altın/metalik madencilik, kömür madenciliği, termik santrallar, köprü, havaalanı, kanal İstanbul gibi katil mega projeler, orman yangınları, HES’ler, JES’ler, RES’ler, endüstriyel tarım ve hayvancılık, balık çiftlikleri, biyogaz santralları, vahşi çöplükler, otoyollar, aşırı yapılaşma, arıtma tesisi olmayan sanayi tesisleri, dere ıslahı adı altında derelere yapılan yanlış projeler, korunan alanlara yapılan müdahaleler, endüstriyel plantasyon/gençleştirme vb nedeniyle yapılan ağaç kesimleri gibi proje ve faaliyetler sonucu; ormansızlaşma, havanın, yeraltı ve yerüstü sularının, toprağın kirlenmesi, tarım alanlarının kaybı, kuraklaşma, çölleşme, aşırı yağış, sel, tufan, tayfun, hortum gibi aşırı iklim olayları, termik santraların yarattığı karbon salımı nedeniyle sera gazı etkisinde artış, suyun azalması, orman yangınları, tarımsal gıda üretiminde azalma gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Ekoloji hareketi emek ve demokrasi ve kadın hareketi ile bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalıdır ve arayacaktır. Kurtuluşun tek başına olmadığı ortadadır. Emeğin de, doğanın da kadının da aynı erkek egemen sistem tarafından sömürüldüğü gerçeğinin ekoloji hareketi içerisinde daha fazla konuşulur olması ve bu konuda somut adımlar atılması gerekmektedir. Hareketin yereller üzerinden yükselerek, birleştirilmesi ve dayanışma ağının aktif bir şekilde kullanımı zorunludur. Tüm ekoloji hareketleri bir araya gelmeyi başarmalıdır. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görüp kimseyi ötekileştirmeden bir araya gelebilmeliyiz. Barışçıl bir dille, bilimsel gerçekliklerden yola çıkarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek, türcülüğü, militarizmi, cinsiyetçiliği, ırkçılığı reddederek, çok katmanlı sömürüye karşı çıkarak mücadele etmeliyiz. Ekolojik yıkımlara karşı mücadele ederken yalnızca karşıtlık üzerinden değil, arzulanan ekolojik yaşamın inşaasına yönelik somut politikalar üretmeli ve hayata geçirilmesi için çalışmalıyız.
Kendinizi kısaca tanıtabilir mısınız? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Tokat’ın Erbaa İlçesi’nde 1957 yılında doğdum. Babam Köy Enstitüsü mezunu, annem evde çalışan kadındır. Liseyi Robert Kolej’de, üniversiteyi ODTÜ İnşaat Mühendisliği fakültesinde okudum. Bir kızım ve bir torunum var. Evliyim. Ankara ve Antalya’da kamuda çalışıp emekli oldum. Çanakkale’nin Nusratlı Köyü’nde yaşıyorum. Üniversite yıllarında dönemin siyasi hareketleri içerisinde yer aldım. 78 kuşağıyım. Daha sonraki dönemde çeşitli sivil toplum örgütlerinin kuruluşunda ve yönetimlerinde görev aldım: ODTÜ Mezunları Derneği Antalya Şubesi, Antalya Çağdaş Eğitim ve Kültür Vakfı, Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi, Kadınkurultayı gibi. Nusratlı Köyü’ne taşındıktan sonra köyde bir köy derneği kuruluşunda bulundum. Köy’de yaşayan kadınlardan oluşan Kazdağı Kadınları Kooperatif Girişimi’nin kurucusuyum. 2007 yılında Küçükkuyu yakınlarında ortaya çıkan bir altın madeni projesi üzerine de Kazdağı Koruma Girişimi Grubu’nun kuruluşunda yer aldım. Grubun 2012 yılında dernekleşmeye karar vermesi üzerine Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin kurduk. Halihazırda Kazdağı Koruma Derneği’nin yönetim kurulu başkanıyım. Aynı zamanda Ekoloji Birliği eş sözcüsüyüm. Diğer yandan kadın hareketi içerisinde de aktif olarak yer alıyorum. Bölgede Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması, ülke çapında da EŞİTİZ-Eşitlik İzleme Kadın Grubu içerisinde çalışıyorum. Ekofeministim. Dünyayı ekofeministlerin kurtaracağına inanıyorum.
Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Birlik, Mücadele, Yaşam ve Dayanışma diyorum!
[:en]
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Kazdağı Koruma Derneği başkanı aynı zamanda Ekoloji Birliği eş sözcüsü ekofeminist Süheyla Doğan ile devam ediyor.
“Tokat’ın Erbaa İlçesi’nde 1957 yılında doğdum. Babam Köy Enstitüsü mezunu, annem evde çalışan kadındır. Liseyi Robert Kolej’de, üniversiteyi ODTÜ İnşaat Mühendisliği fakültesinde okudum. Bir kızım ve bir torunum var. Evliyim. Ankara ve Antalya’da kamuda çalışıp emekli oldum… Ekofeministim. Dünyayı ekofeministlerin kurtaracağına inanıyorum.”
“Ekoloji hareketi emek ve demokrasi ve kadın hareketi ile bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalıdır ve arayacaktır. Kurtuluşun tek başına olmadığı ortadadır. Emeğin de, doğanın da kadının da aynı erkek egemen sistem tarafından sömürüldüğü gerçeğinin ekoloji hareketi içerisinde daha fazla konuşulur olması ve bu konuda somut adımlar atılması gerekmektedir.”
“Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurmuştur. Tepkisel bir ekoloji mücadelesinden çok ekolojik bir yaşamı savunma ve deneyimleme konusunda niyet ve girişimler daha da artmıştır. Evde ekşi mayalı ekmek yapanlar, doğal peynir mayası arayanlar, balkonlarında sebze yetiştirmeye başlayanlar, yerel tohum peşinde koşanlar, sahip oldukları boş tarlaları ekip biçmeye bağlayanlar, tüketim alışkanlıklarını sorgulayanlar, sadeleşmeyi savunanlar artmış ve bu konular daha da tartışılır hale gelmiştir. Marketlere ulaşımın sıkıntılı olduğu bu dönemde gıda ile ilgili aracısız doğal ürün ağlarının ve yerel üreticilerin önemi daha da iyi anlaşılmış ve bu konudaki arayışlar artmıştır. İçinde bulunulan koşulların en olumsuz yanı alanlara çıkamamak olsa da kitlelere ulaşmada daha yaratıcı teknikler kullanılarak istenilen etki yaratılmıştır“
“Birlik, Mücadele, Yaşam ve Dayanışma diyorum”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 30 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Bugünkü ekoloji hareketinin şüphesiz bir tarihi birikimi var. 60’lı yıllarda siyasi hareketler tekil de olsa yerel çevresel sorunlara sahip çıkmışlardır. Daha sonraki yıllarda Yatağan Termik Santralı’na ve ardından Kemerköy Termik Santralına karşı verilen mücadeleler önemli bir birikim yaratmıştır.
90’lı yıllarda ise Cerattepe ve Bergama Altın Maden’lerine karşı yerellerde yükselen mücadelenin meslek odaları ve sivil toplum örgütlerince de desteklenmesi ve ülke çapında desteklenmesi ve yaygınlaşması ile ekolojik mücadele daha etkili olmuştur. Yine 90’lı yılların sonunda Akkuyu Nükleer Güç Santralı’na karşı yapılan kampanyalar ekoloji hareketine ivme kazandırmıştır. 2000’li yılların başından itibaren Kazdağları’ndaki altın madeni projeleri ve termik santrallara karşı verilen mücadele hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda geniş yankı ve destek bulmuştur. Bazı mücadeleler zaman zaman yenilgiye uğramış olsa da önemli bir birikim yaratmıştır. Altın madenciliği, termik santrallar ve nükleer santrallara karşı verilen mücadelelerin yanı sıra özellikle Karadeniz Bölgesi’nde ve ardından da Akdeniz Bölgesinde HES’lerin ortaya çıkışıyla mücadele daha da geniş bir satha yayılmıştır. Bir dönem yenilenebilir enerji kategorisinde değerlendirilen ve savunulan RES’lerin ve ardından JES’lerin Aydın’da, Manisa’da, Karaburun’da, Çeşme’de ortaya çıkışı ve yol açtıkları ekolojik yıkımlar mücadele alanını daha da büyütmüştür. Biyogaz santrallarına, vahşi çöp depolama alanlarına, balık çiftliklerine, sit alanlarının yağmalanmasına karşı verilen mücadeleler de ekolojik yıkımın çeşitliliğini göstermiştir. Birinci Boğaz Köprüsünden başlayarak, 2., 3. Köprüler, Çanakkale Köprüsü, 3. Havalimanı ve şimdi de Kanal İstanbul gibi mega projelere karşı ağırlıklı olarak kentlerde verilen mücadeleler kır ve kenti birleştirmiştir. Gezi direnişi ile de ekoloji mücadelesi toplumun her kesimi ile kucaklaşmış, hareket ülke çapına yayılmış, barışçıl ve yeni ve yaratıcı bir dilin ekoloji hareketi için ne kadar da önemli olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bu mücadeleler içinden çeşitli yerel örgütler, dernekler, platformlar doğmuş, Yeşil Parti, Yeşil ve Sol Parti gibi siyasi partiler kurulmuştur. Bazı siyasi partiler de ekoloji meclisleri kurarak ekoloji konusunda daha fazla kafa yorar hale gelmiştir. İki yıl önce de Türkiye çapında ekoloji örgütleri ve yerel hareketler bir araya gelerek Ekoloji Birliği’ni kurmuştur. Türkiye’nin dört bir yanından 63 bileşeninin olduğu Ekoloji Birliği, ekoloji hareketinin daha da gelişmesinde önemli bir işlev üstlenecektir.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?
Koronavirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi açısından olumlu bir rol oynamıştır. Alanlara çıkılamaması nedeniyle hareket içindeki eski kuşak mecburen iletişim için daha önce özellikle gençlerin kullandığı ve aşina olduğu sosyal medya olanaklarından yararlanmayı öğrenmek ve kullanmak durumunda kalmıştır. Belki de eskisinden daha fazla oranda bir iletişim ve haberleşme olanağı bulunmuştur. Sanal toplantılar, webinarlar sayesinde sayesinde daha az karbon ayak izi ve daha az zaman kaybı ile bilgiye erişim ve işbirliği ve dayanışma sağlanmıştır. Koronavirüs salgını, ormansızlaşmanın yabanıl hayat üzerindeki olumsuz etkisi gibi çıkış nedeni ile de ekolojik dengenin ne kadar önemli olduğu konusunda kamuoyunda da önemli bir farkındalık yaratmıştır. Artık toplumda daha fazla kesim ekolojik denge, iklim krizi gibi konularda konuşur olmuştur. Ekolojik yıkım etkilerinden kısmen de olsa daha az etkilenmek için kırsalın, tarımsal üretimin, gıda adaletinin, dayanışma ağlarının ve örgütlenmenin ve ekolojik bir yaşamın önemi daha fazla konuşulur ve tartışılır hale gelmiştir. Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurmuştur. Termik santrallar ve hava kirliliğinin kovid-19’un etkisini arttırdığına dair ortaya çıkan bilimsel çalışmalarla termik santrallara karşı tepkiler daha da artmıştır. Ormansızlaşmaya yol açan projeler daha da dikkatleri ve tepkileri çeker olmuştur. Tepkisel bir ekoloji mücadelesinden çok ekolojik bir yaşamı savunma ve deneyimleme konusunda niyet ve girişimler daha da artmıştır. Evde ekşi mayalı ekmek yapanlar, doğal peynir mayası arayanlar, balkonlarında sebze yetiştirmeye başlayanlar, yerel tohum peşinde koşanlar, sahip oldukları boş tarlaları ekip biçmeye bağlayanlar, tüketim alışkanlıklarını sorgulayanlar, sadeleşmeyi savunanlar artmış ve bu konular daha da tartışılır hale gelmiştir. Marketlere ulaşımın sıkıntılı olduğu bu dönemde gıda ile ilgili aracısız doğal ürün ağlarının ve yerel üreticilerin önemi daha da iyi anlaşılmış ve bu konudaki arayışlar artmıştır. İş yerlerinin kapanması ve kirletici sektörlerin de kapatılması talebi sırasında adil dönüşüm konusunda daha fazla düşünülmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. İçinde bulunulan koşulların en olumsuz yanı alanlara çıkamamak olsa da kitlelere ulaşmada daha yaratıcı teknikler kullanılarak istenilen etki yaratılmıştır.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Küresel ekolojik kriz ülkemizi de tüm dünya ile benzer bir şekilde etkilemektedir. Altın/metalik madencilik, kömür madenciliği, termik santrallar, köprü, havaalanı, kanal İstanbul gibi katil mega projeler, orman yangınları, HES’ler, JES’ler, RES’ler, endüstriyel tarım ve hayvancılık, balık çiftlikleri, biyogaz santralları, vahşi çöplükler, otoyollar, aşırı yapılaşma, arıtma tesisi olmayan sanayi tesisleri, dere ıslahı adı altında derelere yapılan yanlış projeler, korunan alanlara yapılan müdahaleler, endüstriyel plantasyon/gençleştirme vb nedeniyle yapılan ağaç kesimleri gibi proje ve faaliyetler sonucu; ormansızlaşma, havanın, yeraltı ve yerüstü sularının, toprağın kirlenmesi, tarım alanlarının kaybı, kuraklaşma, çölleşme, aşırı yağış, sel, tufan, tayfun, hortum gibi aşırı iklim olayları, termik santraların yarattığı karbon salımı nedeniyle sera gazı etkisinde artış, suyun azalması, orman yangınları, tarımsal gıda üretiminde azalma gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Ekoloji hareketi emek ve demokrasi ve kadın hareketi ile bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalıdır ve arayacaktır. Kurtuluşun tek başına olmadığı ortadadır. Emeğin de, doğanın da kadının da aynı erkek egemen sistem tarafından sömürüldüğü gerçeğinin ekoloji hareketi içerisinde daha fazla konuşulur olması ve bu konuda somut adımlar atılması gerekmektedir. Hareketin yereller üzerinden yükselerek, birleştirilmesi ve dayanışma ağının aktif bir şekilde kullanımı zorunludur. Tüm ekoloji hareketleri bir araya gelmeyi başarmalıdır. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görüp kimseyi ötekileştirmeden bir araya gelebilmeliyiz. Barışçıl bir dille, bilimsel gerçekliklerden yola çıkarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek, türcülüğü, militarizmi, cinsiyetçiliği, ırkçılığı reddederek, çok katmanlı sömürüye karşı çıkarak mücadele etmeliyiz. Ekolojik yıkımlara karşı mücadele ederken yalnızca karşıtlık üzerinden değil, arzulanan ekolojik yaşamın inşaasına yönelik somut politikalar üretmeli ve hayata geçirilmesi için çalışmalıyız.
Kendinizi kısaca tanıtabilir mısınız? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Tokat’ın Erbaa İlçesi’nde 1957 yılında doğdum. Babam Köy Enstitüsü mezunu, annem evde çalışan kadındır. Liseyi Robert Kolej’de, üniversiteyi ODTÜ İnşaat Mühendisliği fakültesinde okudum. Bir kızım ve bir torunum var. Evliyim. Ankara ve Antalya’da kamuda çalışıp emekli oldum. Çanakkale’nin Nusratlı Köyü’nde yaşıyorum. Üniversite yıllarında dönemin siyasi hareketleri içerisinde yer aldım. 78 kuşağıyım. Daha sonraki dönemde çeşitli sivil toplum örgütlerinin kuruluşunda ve yönetimlerinde görev aldım: ODTÜ Mezunları Derneği Antalya Şubesi, Antalya Çağdaş Eğitim ve Kültür Vakfı, Antalya Kent Konseyi Kadın Meclisi, Kadınkurultayı gibi. Nusratlı Köyü’ne taşındıktan sonra köyde bir köy derneği kuruluşunda bulundum. Köy’de yaşayan kadınlardan oluşan Kazdağı Kadınları Kooperatif Girişimi’nin kurucusuyum. 2007 yılında Küçükkuyu yakınlarında ortaya çıkan bir altın madeni projesi üzerine de Kazdağı Koruma Girişimi Grubu’nun kuruluşunda yer aldım. Grubun 2012 yılında dernekleşmeye karar vermesi üzerine Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin kurduk. Halihazırda Kazdağı Koruma Derneği’nin yönetim kurulu başkanıyım. Aynı zamanda Ekoloji Birliği eş sözcüsüyüm. Diğer yandan kadın hareketi içerisinde de aktif olarak yer alıyorum. Bölgede Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması, ülke çapında da EŞİTİZ-Eşitlik İzleme Kadın Grubu içerisinde çalışıyorum. Ekofeministim. Dünyayı ekofeministlerin kurtaracağına inanıyorum.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri eylem alanlarında tanıdığımız foto-aktivist Sultan Güner ile devam ediyor;
“Canlı yaşamın devam ettirilmesinin iki başat unsurunu, yani kadın ve doğayı savunanlar bir yolunu bularak birleşip büyük bir güç oluşturmalı. Kadın ve doğa, yeryüzünde üretici güce sahip olan iki varlık, “Toprak Ana” dememiz bundan olsa gerek. Üretkenlikleriyle var olan bu iki olgu DOĞA ve KADIN çok geniş kapsama alanını içeriyor. Dolayısıyla eko-Feministlerin çoğaldığı, “bisikletin” tüm yaşam merkezlerimizde yaygınlaştığı yeni bir düzeni hedeflemeli ekoloji hareketleri”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 29 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
“Toprağına, suyuna sahip çıktığı, mücadele edip haklarını aradıkları için polis ve jandarmanın şiddetine, gazına maruz bırakılan çevreci aktivistler ve köylüler, bu direnişleriyle sadece kendi sağlıklarının değil, gaz sıkan polis ve jandarmaların aileleri ve çocukları ile duyarsız halk kesimlerinin de nefesinin güvencesidir”
Kazdağları Direnişi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ekoloji konulu söyleşiler dizinizin önemli bir bölümünü okudum. Çok değerli akademisyenler ve çevreci/ekolojist arkadaşlar çevre hareketinin tarihsel evrimini değişik boyutlarıyla anlattılar. Ben ise yakın zamanlarda genelde eylem alanlarında gözlemlediğim gelişmeleri bağımsız belgesel fotoğrafçı olarak sizlerle paylaşmayı ve bu vesile ile görüp hissettiklerimi aktarmayı düşünüyorum. Gözlemlerime gelince, öncelikle şunu belirtmem gerek: toplumlar karşı karşıya kaldıkları olumsuzluklarda eğer bire bir zarar gören kendileriyse ya tepki vermeye ya da iktidar erkinden korktukları için sessiz kalmaya eğilimleniyorlar. Yakın bir zamana kadar sol-sosyalist grupların en azından belli bir bölümünde ‘çevre mücadelesini’ sistem mücadelesiyle harmanlama ve sistem değiştiğinde çevre sorunlarının da biteceğine ilişkin kestirme çıkarsamalar yapma gibi toptancı bir yaklaşımın egemen olduğunu biliyoruz. Her ne kadar ekolojik sorunların kapitalist toplumsal yapıdan bağımsız olarak analiz edilmesi mümkün olmasa da, doğaya yönelik saldırıların en azından ötelenmesi için bugünden başlayacak direnişlerin ne denli gerekli ve önemli olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Özellikle “darbeler çağı” olarak bilinen 1970’li ve 1980’li yıllarda tüm dünyada ve Türkiye’de baskıcı yönetimler demokrat, muhalif ve düşünen tüm kesimlerin üzerinden silindir gibi geçti ve halkları derinden sindirme politikalarında ne yazık ki göreli de olsa başarılı oldu. Fakat darbeler çağının yasaklarına, ağır cezalarına rağmen irili ufaklı pek çok çevre hareketi kendilerini böyle bir dönemde bile var etmeyi başardı. Bu başarılar yer yer ve zaman zaman tarihe not düşme şeklinde yaşandı. Örneğin ülkemizde 2013’de yaşadığımız “Gezi Parkı Direnişi” bir yandan toplumsal birikimi açığa çıkarırken bir yandan da dünyadaki bütün hareketlere örnek olacak yüksek volümlü bir toplumsal devinim olarak tarihteki yerini aldı.
Yine Türkiye özeline dönecek olursam, Gezi süreci ve sonrasında demokratik hak ve özgürlükler yanında çevre sorunları daha çok öne çıkmaya başladı ve hatta Gezi direnişinin ardından büyükşehirlerde yaşayanlar bile semt parklarına sahip çıkmaya, çeşitli bostanlar kurup toprakla ilgilenmeye ve yerel tohum takas işlemleri yapmaya başladı. Kapitalizmin kent ve kır arasına ördüğü kalın duvarlar her iki tarafa verilen ağır tahribatın kırdakiler ve kenttekiler tarafından görülmesini de engelliyor. Oysa kır tarafına yakından baktığımızda, en temel tarım ürünlerini hatta samanı bile ithal eden, dışa bağımlı bir tarımsal üretim; kent tarafına baktığımızda ise kentin tarihi ve doğasının iğdiş edilmesi pahasına dikilen gökdelenler, betonlaşma görüyoruz. Medyadaki tekelleşme yardımıyla yürütülen algı mühendisliği, halkın betonu ve gökdelenleri “gelişmişlik”, orman ve doğa yaşamını ise “geri kalmışlık” olarak görmesini sağlıyor. Gelinen noktada ise “kendi canı yanmadan acıyı hissedemeyen bir halk ile” doğa mücadeleleri arasında bir kopukluk oluştuğu görülüyor.
Çok değişik eylem alanlarında bulunup fotoğraf çekip takip etmeye çalışırken alanlarda bir söylem duyuyordum “aman ’siyasi’ sloganlar atmayalım arkadaşlar” uyarısı. Bu söz bana hep çok ironik gelmiştir. Aslında doğanın gasp edilmesi ve peşkeş çekilmesi eyleminin kendisi son derece siyasi bir durumdur. Yapılan bu uyarı ise tamamen politik olan bir duruma a-politik cevap verme çabası gibi görünüyor bana. Eğer Siyasi ‘erk’in verdiği kararlarla doğamızdan ediliyorsak (tüm karar organlarını ellerinde tutan yönetimler çevre katliamlarına izin vermemişlerse bile onu engelleyecek güçleri mevcuttur, isterlerse bu gücü kullanıp doğanın yok edilmesini engelleyebilirler) katledilirken ‘direniş alanında bile’ bu uyarının yapılması nasıl sindirildiğimizi gösteren basit bir örnektir. Öte yandan, her mücadelenin, yükseltilen her talebin bir muhatabı olması gerekir. Ormansızlaştırmaya karşı mücadele ediyorsanız, sırf siyasi slogan atmamak adına, kesilip devrilen ağaçları mı yoksa ağaç kesimini durdurmak için kendini ağaçlara zincirleyen aktivistleri mi suçlayacaksınız?
Öncelikle “çevre için” yapmak istediklerimiz en basit ifadesiyle şu temel başlıklar altında toplanabilir: çocuklarımızla birlikte ‘temiz hava solumak’, ‘temiz su içmek’, ‘katkısız doğal ürünlerle beslenmek’, ‘depremde başımıza yıkılmayacak evlerde yaşamak’, ‘sonraki kuşağa temiz yaşanabilir bir çevre bırakmak’. Aslında bunlar en doğal haklarımız ve tüm parti mensuplarını da yeryüzündeki herkesi de kapsayan isteklerdir bunlar. Toprağına, suyuna sahip çıktığı, mücadele edip haklarını aradıkları için polis ve jandarmanın şiddetine, gazına maruz bırakılan çevreci aktivistler ve köylüler, bu direnişleriyle sadece kendi sağlıklarının değil, gaz sıkan polis ve jandarmaların aileleri ve çocukları ile duyarsız halk kesimlerinin de nefesinin güvencesidir.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?
Covid-19 adı verilen virüsün dünyamıza kattığı olumlu gelişmeyi daha çok önemsiyorum. Vahşi kapitalist sistemin doğayı hunharca katletmesine bir nebze de olsa ara vermek zorunda kalması ve sokaklarda çeşitli hayvanları görmemiz, değişik kuş seslerini kapalı kaldığımız evlerden duyabilmek umut verici, bunlar bizleri çok mutlu etti. Tabi ki öncelikle başta sağlık emekçileri olmak üzere kayıplarımız oldukça üzüntü verici hatta kahredici.
Bu kadar uzun ve belirsiz bir süre için evde yaşama pratiğini ‘insanoğlu’ sanırım ilk defa deneyimliyor. Ben bu sürece İstanbul dışında dahil oldum. Ayrıca bu sürecin salgından öte yeni bir dünya düzeni kurulma çabaları hakkında izlediğim değişik videolardaki görüşlerde neyin nereye evrileceği yönünde henüz net bir görüşe ulaşmış değilim. (5G, çip takılması, üretilecek aşının özellikleri vs.)
Bugün bir gence sordum: Bu günlerin sonunda ne olsun istersin diye, yanıt: Herkes dikkat etmeye devam etse, maske ile kalabalık yerlerde sosyal mesafe denilen mesafeyi hep devam ettirseler keşke, dedi. Araçlarda, marketlerde vs, kalabalık yerlerde insanlar üst üste yolculuk etmekten rahatsız, aşırı kalabalık ortamlarda alış veriş yapmak istemediklerini gözlemliyorum.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Ekolojik kriz deyince aklıma ilk gelen öğeler; toprak, hava ve su oluyor, bunların kalitesinin azalması veya kirlenmesiyle oluşan dengesizlik sonucunda ekosistemi oluşturan tüm canlı ve cansız organizmaların bundan direkt etkilenmesi diyebilirim. Toprağın kirlenmesi önce bitkilerin toprak altı canlılarının sonrada toprak üstü canlılarının zamanla ölmesine hatta nesillerinin yok olmasına varan bir yıkım süreci. Bir de ormanların kesilmesi ve yanması çevrenin çölleşmesine ardından oluşan küresel ısınmayı ekleyebilirim. Ağaçsız bir bölgede fırtınaların ne derece yıkıcı olduğunu, ağaçların yağmurun ve rüzgârın hızını kesmesiyle de adeta kalkan şeklinde doğayı koruduğunu görüyoruz. Betonlaşan kentlerde yağmur suları, toprak tarafından emilip, yer altı ve yer üstü su varlıklarını zenginleştireceği yerde, asfalt zeminlerden ya kanalizasyon giderlerine karışıyor ya da doğrudan denize akarak tatlı su varlıklarının heba edilmesiyle noktalanıyor. Asfaltın ısınmasıyla yaydığı zehirli gazların havayı kirletmesi, nefes alırken teneffüs etmeye mecbur bırakıldığımız zift kokusu aklıma geliyor. Aşırı üretim kaynaklı gaz salınımının atmosferde delik oluşturması ve dünyanın güneşin en zararlı ışınlarına maruz bırakılmasını sayabilirim. Suların kirlenmesi ve kaynakların kurutulması sonucu sadece insanların değil eko sistemdeki tüm canlıların etkilenmesi!
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Ülke insanlarına suyunun nasıl kirlendiğinin, yiyeceklerinin pestisitlerle nasıl zehirlendiğinin anlatmanın bir yolunun bulunması lazım. Facialar sonucunda kanser hastalığının patladığı iller, ilçeler bunun bire bir canlı örnekleri belki de oralardan başlanmalı. Birçok çalışma var elbette ama yeterli olduğunu düşünmüyorum yeterli olsa ülkede infial oluşması lazımdı. Ya da mevcut bilimsel çalışmaların topluma hangi kanallarla ulaştırılabileceğinin konuşulup, yeni araçların geliştirilmesi gerekiyor. İnsanların ve diğer tüm canlıların zamanla yok olmasına yol açacak ekolojik tahribatın boyutlarını, nedenlerini ve niçinlerini özellikle iktidara yakın olduğu için üç maymunu oynayan halk kesimlerine kadar ulaştırmak şart gibi görünüyor.
Ayrıca EKO-FEMİNİZM terimine dikkat çekmek isterim. Bu pandemi sürecinde kadına şiddetin arttığını ve insanlara Evde-Kal deyip doğa katliamlarının devam ettiğini görüyorum. Salda Gölü kumunun kamyonlarla çalınması, Kirazlıyayla, Kazdağları, Kızılcaköy ilk aklıma gelenler. Canlı yaşamın devam ettirilmesinin iki başat unsurunu, yani kadın ve doğayı savunanlar bir yolunu bularak birleşip büyük bir güç oluşturmalı. Kadın ve doğa, yeryüzünde üretici güce sahip olan iki varlık, “Toprak Ana” dememiz bundan olsa gerek. Üretkenlikleriyle var olan bu iki olgu DOĞA ve KADIN çok geniş kapsama alanını içeriyor. Dolayısıyla eko-Feministlerin çoğaldığı, “bisikletin” tüm yaşam merkezlerimizde yaygınlaştığı yeni bir düzeni hedeflemeli ekoloji hareketleri.
Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Her doğan canlının yaşama hakkı vardır ve bu hak her #canlı kadardır! Vahşice kârlarına kâr katan bir avuç kişinin yaşama hakkımızı elimizden almasına karşı hep birlikte ses vermeliyiz. Muhalefet olarak en büyük sorunumuzun, örgütlenme şeklimizin bile bu azınlık tarafından belirlenmesine rıza göstermemiz olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bunca vahşice saldırıya karşı hep birlikte harekete geçilebilmesi imkansız olurdu, dolayısıyla tam da egemenlerin bizim için öngördüğü şekilde davranıyoruz!
Bölük pörçük çıkan sesler ne yazık ki az kişiye ulaşıyor veya kaynağında susturulabiliyor. Tüm muhalefet güçleri birbirine saygılı şekilde, olaki önceden herhangi bir ayrışma yaşanmış olsa bile her şeyi bir yana bırakıp bu en temel yaşam hakkımızı korumak için bir araya gelip ‘çevre’ tahribatına karşı duran yöre halkının ‘gerçekten yanlarında’ olmakla 3-5 değişik grup destekçilerin bayrak yarışına döndürmemeleri yani sadece desteğe gelmeleri, kendimizin ve çocuklarımızın alacağı nefesi kurtarabilmeli ve gelecek kuşaklara olan borcumuzu doğayı temizleyerek bırakabilsek.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Bağımsız bir foto-aktivist olarak kendimi tanımlayabilirim. Duyduğum yıkım ve talana umursamaz davranamıyorum. Kendime görev edinip gidip çekip sosyal medyadan kendimce duyulmasını sağlamaya çalışıyorum, bunu hiç kimsenin yönlendirmesiyle yapmıyorum, zaten buna gerekte yok.
Toplumda ayrı ayrı çıkan cılız seslerden sıkıldım biraz kendimi toparlayayım derken bu #corona virüs salgını çıktı ortaya şimdi evde kalsak bile gözümüz kulağımız sosyal medyada olan bitende, tepki verme, imza katkısı koyma şeklinde kendimce çaba gösteriyorum.
Ayrıca bahsetmek istediğim 2014 yılında çektiğim bir proje konum vardı, “Bombalara Karşı Sofralar” bu etkinliğin devam edip yaygınlaşmasını isterdim. Bir grup genç arkadaş haftada bir gün bir araya gelip büyük market veya manavlardan “atılmak üzere olan” sebze ve meyvelerle hazırladıkları sofralara çevreden herkesi davet ederek hep birlikte ücretsiz yenmesini sağlıyorlardı.
Bu etkinlik özü itibariyle kapitalist sisteme karşı yapılan (atılmak üzere; çoğunlukla şekli bozuk görülen, vitrin görüntüsü iyi olmayanların ayrıştırıldığı ürünler) aşırı tüketim toplumu olmaya alternatif olarak topluma bir örnek şeklindeydi. Ne yazık ki yaygınlaşamadı.
“Bombalara Karşı Sofralar” fotoğraf gösterimi birkaç değişik fotoğraf kurumunda sunmuştum. Konuyu ilk defa duyan izleyicilerin; bu proje hayata geçer ve her mahallede yapılabilirse “açlık” sorununun kalmayacağını söylemişlerdi. Yeni ve etkin toplum dönüştürücü örneklerden biri olarak aklımızın bir köşesinde dursun isterim.
Kısa özgeçmiş:
Fotoğrafa 1992’de Zenit başladı, 2007’den beri dijital makine ile çekiyor.
Uzun yıllar İfsak üyesiydi ve birçok fotoğraf projesinde yer aldı.
2013-2018 arasında Red Fotoğraf’ta proje sorumlusu olarak çalışmalar yaptı. En son “Hapishane Projesi”nin sorumlusu ve katılımcısı olarak projeyi ‘Düşler Tutsak Edilemez’ sergisini tamamladı.
Gezi Parkı direnişi ve ardından yaşananları fotoğrafladı. Çeşitli karma sergilere katıldı.
Foto-öykü çalışmaları:
“Türkiye’de Şarabın Öyküsü”
“Kazova Direnişi”
“Bombalara Karşı Sofralar”
“Hrant Dink’in Atlantisi: Kamp Armen”
“Ankara Katliamı” (tanıklığı ile) foto belgesel
“Ankara Katliamı Karar Mahkemesi sonrası” foto belgesel
Bağımsız takip ettiği basın olaylarını video ve fotoğraf olarak paylaşıp duyurma çalışmaları devam etmektedir.
2015 yılında FIAP’ın AFİAP unvanı aldı.
2015 yılından beri T.Gazeteciler Sendikası’nın üyesi bulunduğu, IFJ tarafından verilen Uluslararası Basın Kartı sahibi.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri eylem alanlarında tanıdığımız foto-aktivist Sultan Güner ile devam ediyor;
“Canlı yaşamın devam ettirilmesinin iki başat unsurunu, yani kadın ve doğayı savunanlar bir yolunu bularak birleşip büyük bir güç oluşturmalı. Kadın ve doğa, yeryüzünde üretici güce sahip olan iki varlık, “Toprak Ana” dememiz bundan olsa gerek. Üretkenlikleriyle var olan bu iki olgu DOĞA ve KADIN çok geniş kapsama alanını içeriyor. Dolayısıyla eko-Feministlerin çoğaldığı, “bisikletin” tüm yaşam merkezlerimizde yaygınlaştığı yeni bir düzeni hedeflemeli ekoloji hareketleri”
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 29 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
“Toprağına, suyuna sahip çıktığı, mücadele edip haklarını aradıkları için polis ve jandarmanın şiddetine, gazına maruz bırakılan çevreci aktivistler ve köylüler, bu direnişleriyle sadece kendi sağlıklarının değil, gaz sıkan polis ve jandarmaların aileleri ve çocukları ile duyarsız halk kesimlerinin de nefesinin güvencesidir”
Kazdağları Direnişi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Ekoloji konulu söyleşiler dizinizin önemli bir bölümünü okudum. Çok değerli akademisyenler ve çevreci/ekolojist arkadaşlar çevre hareketinin tarihsel evrimini değişik boyutlarıyla anlattılar. Ben ise yakın zamanlarda genelde eylem alanlarında gözlemlediğim gelişmeleri bağımsız belgesel fotoğrafçı olarak sizlerle paylaşmayı ve bu vesile ile görüp hissettiklerimi aktarmayı düşünüyorum. Gözlemlerime gelince, öncelikle şunu belirtmem gerek: toplumlar karşı karşıya kaldıkları olumsuzluklarda eğer bire bir zarar gören kendileriyse ya tepki vermeye ya da iktidar erkinden korktukları için sessiz kalmaya eğilimleniyorlar. Yakın bir zamana kadar sol-sosyalist grupların en azından belli bir bölümünde ‘çevre mücadelesini’ sistem mücadelesiyle harmanlama ve sistem değiştiğinde çevre sorunlarının da biteceğine ilişkin kestirme çıkarsamalar yapma gibi toptancı bir yaklaşımın egemen olduğunu biliyoruz. Her ne kadar ekolojik sorunların kapitalist toplumsal yapıdan bağımsız olarak analiz edilmesi mümkün olmasa da, doğaya yönelik saldırıların en azından ötelenmesi için bugünden başlayacak direnişlerin ne denli gerekli ve önemli olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Özellikle “darbeler çağı” olarak bilinen 1970’li ve 1980’li yıllarda tüm dünyada ve Türkiye’de baskıcı yönetimler demokrat, muhalif ve düşünen tüm kesimlerin üzerinden silindir gibi geçti ve halkları derinden sindirme politikalarında ne yazık ki göreli de olsa başarılı oldu. Fakat darbeler çağının yasaklarına, ağır cezalarına rağmen irili ufaklı pek çok çevre hareketi kendilerini böyle bir dönemde bile var etmeyi başardı. Bu başarılar yer yer ve zaman zaman tarihe not düşme şeklinde yaşandı. Örneğin ülkemizde 2013’de yaşadığımız “Gezi Parkı Direnişi” bir yandan toplumsal birikimi açığa çıkarırken bir yandan da dünyadaki bütün hareketlere örnek olacak yüksek volümlü bir toplumsal devinim olarak tarihteki yerini aldı.
Yine Türkiye özeline dönecek olursam, Gezi süreci ve sonrasında demokratik hak ve özgürlükler yanında çevre sorunları daha çok öne çıkmaya başladı ve hatta Gezi direnişinin ardından büyükşehirlerde yaşayanlar bile semt parklarına sahip çıkmaya, çeşitli bostanlar kurup toprakla ilgilenmeye ve yerel tohum takas işlemleri yapmaya başladı. Kapitalizmin kent ve kır arasına ördüğü kalın duvarlar her iki tarafa verilen ağır tahribatın kırdakiler ve kenttekiler tarafından görülmesini de engelliyor. Oysa kır tarafına yakından baktığımızda, en temel tarım ürünlerini hatta samanı bile ithal eden, dışa bağımlı bir tarımsal üretim; kent tarafına baktığımızda ise kentin tarihi ve doğasının iğdiş edilmesi pahasına dikilen gökdelenler, betonlaşma görüyoruz. Medyadaki tekelleşme yardımıyla yürütülen algı mühendisliği, halkın betonu ve gökdelenleri “gelişmişlik”, orman ve doğa yaşamını ise “geri kalmışlık” olarak görmesini sağlıyor. Gelinen noktada ise “kendi canı yanmadan acıyı hissedemeyen bir halk ile” doğa mücadeleleri arasında bir kopukluk oluştuğu görülüyor.
Çok değişik eylem alanlarında bulunup fotoğraf çekip takip etmeye çalışırken alanlarda bir söylem duyuyordum “aman ’siyasi’ sloganlar atmayalım arkadaşlar” uyarısı. Bu söz bana hep çok ironik gelmiştir. Aslında doğanın gasp edilmesi ve peşkeş çekilmesi eyleminin kendisi son derece siyasi bir durumdur. Yapılan bu uyarı ise tamamen politik olan bir duruma a-politik cevap verme çabası gibi görünüyor bana. Eğer Siyasi ‘erk’in verdiği kararlarla doğamızdan ediliyorsak (tüm karar organlarını ellerinde tutan yönetimler çevre katliamlarına izin vermemişlerse bile onu engelleyecek güçleri mevcuttur, isterlerse bu gücü kullanıp doğanın yok edilmesini engelleyebilirler) katledilirken ‘direniş alanında bile’ bu uyarının yapılması nasıl sindirildiğimizi gösteren basit bir örnektir. Öte yandan, her mücadelenin, yükseltilen her talebin bir muhatabı olması gerekir. Ormansızlaştırmaya karşı mücadele ediyorsanız, sırf siyasi slogan atmamak adına, kesilip devrilen ağaçları mı yoksa ağaç kesimini durdurmak için kendini ağaçlara zincirleyen aktivistleri mi suçlayacaksınız?
Öncelikle “çevre için” yapmak istediklerimiz en basit ifadesiyle şu temel başlıklar altında toplanabilir: çocuklarımızla birlikte ‘temiz hava solumak’, ‘temiz su içmek’, ‘katkısız doğal ürünlerle beslenmek’, ‘depremde başımıza yıkılmayacak evlerde yaşamak’, ‘sonraki kuşağa temiz yaşanabilir bir çevre bırakmak’. Aslında bunlar en doğal haklarımız ve tüm parti mensuplarını da yeryüzündeki herkesi de kapsayan isteklerdir bunlar. Toprağına, suyuna sahip çıktığı, mücadele edip haklarını aradıkları için polis ve jandarmanın şiddetine, gazına maruz bırakılan çevreci aktivistler ve köylüler, bu direnişleriyle sadece kendi sağlıklarının değil, gaz sıkan polis ve jandarmaların aileleri ve çocukları ile duyarsız halk kesimlerinin de nefesinin güvencesidir.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?
Covid-19 adı verilen virüsün dünyamıza kattığı olumlu gelişmeyi daha çok önemsiyorum. Vahşi kapitalist sistemin doğayı hunharca katletmesine bir nebze de olsa ara vermek zorunda kalması ve sokaklarda çeşitli hayvanları görmemiz, değişik kuş seslerini kapalı kaldığımız evlerden duyabilmek umut verici, bunlar bizleri çok mutlu etti. Tabi ki öncelikle başta sağlık emekçileri olmak üzere kayıplarımız oldukça üzüntü verici hatta kahredici.
Bu kadar uzun ve belirsiz bir süre için evde yaşama pratiğini ‘insanoğlu’ sanırım ilk defa deneyimliyor. Ben bu sürece İstanbul dışında dahil oldum. Ayrıca bu sürecin salgından öte yeni bir dünya düzeni kurulma çabaları hakkında izlediğim değişik videolardaki görüşlerde neyin nereye evrileceği yönünde henüz net bir görüşe ulaşmış değilim. (5G, çip takılması, üretilecek aşının özellikleri vs.)
Bugün bir gence sordum: Bu günlerin sonunda ne olsun istersin diye, yanıt: Herkes dikkat etmeye devam etse, maske ile kalabalık yerlerde sosyal mesafe denilen mesafeyi hep devam ettirseler keşke, dedi. Araçlarda, marketlerde vs, kalabalık yerlerde insanlar üst üste yolculuk etmekten rahatsız, aşırı kalabalık ortamlarda alış veriş yapmak istemediklerini gözlemliyorum.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Ekolojik kriz deyince aklıma ilk gelen öğeler; toprak, hava ve su oluyor, bunların kalitesinin azalması veya kirlenmesiyle oluşan dengesizlik sonucunda ekosistemi oluşturan tüm canlı ve cansız organizmaların bundan direkt etkilenmesi diyebilirim. Toprağın kirlenmesi önce bitkilerin toprak altı canlılarının sonrada toprak üstü canlılarının zamanla ölmesine hatta nesillerinin yok olmasına varan bir yıkım süreci. Bir de ormanların kesilmesi ve yanması çevrenin çölleşmesine ardından oluşan küresel ısınmayı ekleyebilirim. Ağaçsız bir bölgede fırtınaların ne derece yıkıcı olduğunu, ağaçların yağmurun ve rüzgârın hızını kesmesiyle de adeta kalkan şeklinde doğayı koruduğunu görüyoruz. Betonlaşan kentlerde yağmur suları, toprak tarafından emilip, yer altı ve yer üstü su varlıklarını zenginleştireceği yerde, asfalt zeminlerden ya kanalizasyon giderlerine karışıyor ya da doğrudan denize akarak tatlı su varlıklarının heba edilmesiyle noktalanıyor. Asfaltın ısınmasıyla yaydığı zehirli gazların havayı kirletmesi, nefes alırken teneffüs etmeye mecbur bırakıldığımız zift kokusu aklıma geliyor. Aşırı üretim kaynaklı gaz salınımının atmosferde delik oluşturması ve dünyanın güneşin en zararlı ışınlarına maruz bırakılmasını sayabilirim. Suların kirlenmesi ve kaynakların kurutulması sonucu sadece insanların değil eko sistemdeki tüm canlıların etkilenmesi!
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Ülke insanlarına suyunun nasıl kirlendiğinin, yiyeceklerinin pestisitlerle nasıl zehirlendiğinin anlatmanın bir yolunun bulunması lazım. Facialar sonucunda kanser hastalığının patladığı iller, ilçeler bunun bire bir canlı örnekleri belki de oralardan başlanmalı. Birçok çalışma var elbette ama yeterli olduğunu düşünmüyorum yeterli olsa ülkede infial oluşması lazımdı. Ya da mevcut bilimsel çalışmaların topluma hangi kanallarla ulaştırılabileceğinin konuşulup, yeni araçların geliştirilmesi gerekiyor. İnsanların ve diğer tüm canlıların zamanla yok olmasına yol açacak ekolojik tahribatın boyutlarını, nedenlerini ve niçinlerini özellikle iktidara yakın olduğu için üç maymunu oynayan halk kesimlerine kadar ulaştırmak şart gibi görünüyor.
Ayrıca EKO-FEMİNİZM terimine dikkat çekmek isterim. Bu pandemi sürecinde kadına şiddetin arttığını ve insanlara Evde-Kal deyip doğa katliamlarının devam ettiğini görüyorum. Salda Gölü kumunun kamyonlarla çalınması, Kirazlıyayla, Kazdağları, Kızılcaköy ilk aklıma gelenler. Canlı yaşamın devam ettirilmesinin iki başat unsurunu, yani kadın ve doğayı savunanlar bir yolunu bularak birleşip büyük bir güç oluşturmalı. Kadın ve doğa, yeryüzünde üretici güce sahip olan iki varlık, “Toprak Ana” dememiz bundan olsa gerek. Üretkenlikleriyle var olan bu iki olgu DOĞA ve KADIN çok geniş kapsama alanını içeriyor. Dolayısıyla eko-Feministlerin çoğaldığı, “bisikletin” tüm yaşam merkezlerimizde yaygınlaştığı yeni bir düzeni hedeflemeli ekoloji hareketleri.
Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Her doğan canlının yaşama hakkı vardır ve bu hak her #canlı kadardır! Vahşice kârlarına kâr katan bir avuç kişinin yaşama hakkımızı elimizden almasına karşı hep birlikte ses vermeliyiz. Muhalefet olarak en büyük sorunumuzun, örgütlenme şeklimizin bile bu azınlık tarafından belirlenmesine rıza göstermemiz olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bunca vahşice saldırıya karşı hep birlikte harekete geçilebilmesi imkansız olurdu, dolayısıyla tam da egemenlerin bizim için öngördüğü şekilde davranıyoruz!
Bölük pörçük çıkan sesler ne yazık ki az kişiye ulaşıyor veya kaynağında susturulabiliyor. Tüm muhalefet güçleri birbirine saygılı şekilde, olaki önceden herhangi bir ayrışma yaşanmış olsa bile her şeyi bir yana bırakıp bu en temel yaşam hakkımızı korumak için bir araya gelip ‘çevre’ tahribatına karşı duran yöre halkının ‘gerçekten yanlarında’ olmakla 3-5 değişik grup destekçilerin bayrak yarışına döndürmemeleri yani sadece desteğe gelmeleri, kendimizin ve çocuklarımızın alacağı nefesi kurtarabilmeli ve gelecek kuşaklara olan borcumuzu doğayı temizleyerek bırakabilsek.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Bağımsız bir foto-aktivist olarak kendimi tanımlayabilirim. Duyduğum yıkım ve talana umursamaz davranamıyorum. Kendime görev edinip gidip çekip sosyal medyadan kendimce duyulmasını sağlamaya çalışıyorum, bunu hiç kimsenin yönlendirmesiyle yapmıyorum, zaten buna gerekte yok.
Toplumda ayrı ayrı çıkan cılız seslerden sıkıldım biraz kendimi toparlayayım derken bu #corona virüs salgını çıktı ortaya şimdi evde kalsak bile gözümüz kulağımız sosyal medyada olan bitende, tepki verme, imza katkısı koyma şeklinde kendimce çaba gösteriyorum.
Ayrıca bahsetmek istediğim 2014 yılında çektiğim bir proje konum vardı, “Bombalara Karşı Sofralar” bu etkinliğin devam edip yaygınlaşmasını isterdim. Bir grup genç arkadaş haftada bir gün bir araya gelip büyük market veya manavlardan “atılmak üzere olan” sebze ve meyvelerle hazırladıkları sofralara çevreden herkesi davet ederek hep birlikte ücretsiz yenmesini sağlıyorlardı.
Bu etkinlik özü itibariyle kapitalist sisteme karşı yapılan (atılmak üzere; çoğunlukla şekli bozuk görülen, vitrin görüntüsü iyi olmayanların ayrıştırıldığı ürünler) aşırı tüketim toplumu olmaya alternatif olarak topluma bir örnek şeklindeydi. Ne yazık ki yaygınlaşamadı.
“Bombalara Karşı Sofralar” fotoğraf gösterimi birkaç değişik fotoğraf kurumunda sunmuştum. Konuyu ilk defa duyan izleyicilerin; bu proje hayata geçer ve her mahallede yapılabilirse “açlık” sorununun kalmayacağını söylemişlerdi. Yeni ve etkin toplum dönüştürücü örneklerden biri olarak aklımızın bir köşesinde dursun isterim.
Kısa özgeçmiş:
Fotoğrafa 1992’de Zenit başladı, 2007’den beri dijital makine ile çekiyor.
Uzun yıllar İfsak üyesiydi ve birçok fotoğraf projesinde yer aldı.
2013-2018 arasında Red Fotoğraf’ta proje sorumlusu olarak çalışmalar yaptı. En son “Hapishane Projesi”nin sorumlusu ve katılımcısı olarak projeyi ‘Düşler Tutsak Edilemez’ sergisini tamamladı.
Gezi Parkı direnişi ve ardından yaşananları fotoğrafladı. Çeşitli karma sergilere katıldı.
Foto-öykü çalışmaları:
“Türkiye’de Şarabın Öyküsü”
“Kazova Direnişi”
“Bombalara Karşı Sofralar”
“Hrant Dink’in Atlantisi: Kamp Armen”
“Ankara Katliamı” (tanıklığı ile) foto belgesel
“Ankara Katliamı Karar Mahkemesi sonrası” foto belgesel
Bağımsız takip ettiği basın olaylarını video ve fotoğraf olarak paylaşıp duyurma çalışmaları devam etmektedir.
2015 yılında FIAP’ın AFİAP unvanı aldı.
2015 yılından beri T.Gazeteciler Sendikası’nın üyesi bulunduğu, IFJ tarafından verilen Uluslararası Basın Kartı sahibi.
Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri EGEÇEP’in kurucu üyelerinden Alime Yalçın Mitap ile devam ediyor; “Pandemi günlerinde insanlar, diğer canlılara (hayvanlara, bitkilere), tüm doğaya, ne denli çok zarar verildiğini düşünüp akıl süzgecinden geçirirse, bir vicdani muhasebe yaparsa salgın sonrasında daha iyi günlere uyanabiliriz.”
Yesil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Munzur Çevre Derneği başkanı Ali Ekber Barmağıç ile devam ediyor; “Bazı ekoloji hareketlerinin ‘ekoloji mücadelesi siyasi bir talep içermemelidir’ biçimindeki yaklaşımları ekoloji mücadelesini devlete ve hükümetlere yedeklemek anlamına gelmektedir. Ekoloji mücadelesi tamda sistemin uygulamalarına itirazdır. Siyasidir. Demokrasi mücadelesidir“
Söyleşi: İsmail Akyıldız / 12 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?
Dünyanın insan faaliyetleri sonucunda yaşanmaz hale geldiğinin tartışıldığı süreç son 150 yıllık zaman dilimi içinde olmuştur. Yüz elli yıllık süreçte sorun daha çok sınıfsal perspektifle ele alınmış ve tartışılmıştır. Bu süreçte sömürge ülkelerde işletilen madenler, el konulan tarım alanları, orta çağ köleci toplum koşullarında çalıştırılan yerel halkın sorunları tartışılmış, zenginlik kaynaklarının sömürülmesi üzerinden sorun ele alınmış, ekolojik tahribat göz ardı edilmiş veye tali planda bırakılmıştır.
1800 yılların son çeyreği ve 1900 yılların ilk yarısında sanayinin hızlı gelişimi, ham madde ihtiyacı dünya savaşına yol açmış, dünyanın zenginlikleri emperyalistler arasında bölüşülmüştür.. Emperyalist paylaşım savaşı ve Sanayinin hızlı gelişimi sonucu doğal kaynakların kontrolsüz sömürüsü, tarım alanlarında üretimin yoğun yapılması sonucunda, toprağın tuzlanması, sanayi işletmelerinin katı, sıvı ve gaz atıklarının gezegeni kirletmesi sonucu, bu alanda çalışma yapan bilim insanlarının bilimsel çalışmalarının sonucunda ekolojik sorunlar dile getirilmiştir.. Başlangıçta ekoloji, biyoloji bilim dalı içinde bilimsel çalışma olarak ele alınıyorken, 1935 yılında bilim dalı olarak kabul edilmesi ve bu alanda daha çok bilimsel çalışma – araştırma yapılmasının önünü açtı.
İkinci dünya savaşı yıkımı sonrasında yakılan/yıkılan yerleşim alanları, sanayi tesislerinin yeniden inşası daha fazla doğal kaynak ihtiyacı ortaya çıkarması sunucunda yaşam alanlarına saldırılar başladı. Yoğun kaynak talebi, sonsuz meta üretim isteği sonrası doğal denge bozuldu. Bu alanda çalışma yapan bilim insanlarının yoğun uyarıları sonucunda birleşmiş milletler 1972 yılında ilk uluslar arası çevre konferansı düzenledi.. Sonraki süreçte onlarca konferanslarda kararlar alındı, protokoller imzalandı. Bağlayıcı niteliği olmayan bir dizi antlaşma, sözleşme, protokol uygulanmadı.
Toplumsal muhalefetin ekoloji ayağı yetmişli yıllardan başlayarak gelişti ve örgütlenerek partileşti. Gerek teorik zeminde, gerek pratik alanda önemli mücadelelere ön ayak oldu. Almanya’da yeşiller hükümetlerde iktidar ortaklığı yaptı. Şu anda Avusturya ve daha pek çok Avrupa ülkesinde hükmet ortağı veya önemli muhalefet partileri konumunu korumaktadır.
Ekoloji mücadelesi ülkemizde 90’lı yılların başlangıcında Bergama köylülerinin mücadelesi ile ülke gündemine girdi ve görünür oldu. Sonrasında su kaynaklarına saldırılar başlaması, çıkarılan maden yasası sonucunda maden kaynaklarının yabancı şirketlere açılması, Çernobil nükleer faciası sonrası toplumda oluşan nükleer enerji karşıtlığına rağmen Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerinin ihale ve inşaatlarının başlaması dolayısıyla ülkemiz genelinin yerel mücadelelere sahne olduğu görüldü. Ekoloji bilimine ilgi, eğitim, araştırma çalışmaları toplumda ekoloji bilinci geliştirdi. Yerel direnişler arasında iletişim ve dayanışma arttı. Bürokratik, hukuki ve toplumsal mücadeleler ülke gündemine girdi. Demokratik talepler demokrasi mücadelesine dönüştü. Mücadelelerin yerellerden başlayarak genele evrilmesi yolunda bizleri görev ve sorumluluk beklemektedir. Geldiğimiz aşama tam da burasıdır. Genel bir ekoloji örgütlülüğü ve mücadelesinin sorumluluğu omuzlarımızdadır.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?
Salgın olumlu ve olumsuz sonuçlarla bizleri yüz yüze bırakmıştır. Olumsuz yanı şu oldu; salgın dünyada ve ülkemizde bizleri yaşamdan tecrit etmiş oysa ekolojik tahribat faaliyetleri devam etmiştir. Madenler, mega projeler ve planlanmış faaliyetlere ara verilmemiş, sokakların sessizliği şirketler adına avantaja çevrilmiştir. Salgının, doğal yaşam ortamlarının tahrip edilmesi, ormanların yok edilmesi, su kaynaklarının tüketilmesi, atmosferin kirletilmesi, kimyasal üretim biçimleri ile toprağın verimsizleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktığının tartışılması ise ekoloji bilincinin gelişmesi sonucunu doğurması bakımından olumlu olarak değerlendirilebilir. Fabrikaların kapanması sonucunda sanayi atıklarının aktığı derelerin yeşermesi, açık havalarda Bursa Uludağ’ın gözle görülüyor olması, İstanbul haliçte görülmeyen yunus balığı türlerinin görülmesi, yaban hayvanlarının dünyanın pek çok yerinde doğal ortamlarına dönmesi, insanların tek kirleten tür olarak sorgulanması açısından önemlidir. Doğal Yaşam ortamlarının benzer örnekler üzerinden tanımlanması gelecek ekoloji mücadelesinde topluma örnekler sunması açısından olumlu olacaktır.
Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Küresel ekolojik krizin ülkemizde çeşitli yansımaları olmaktadır. Öncelikle gündelik yaşamı her açıdan olumsuz etkilemektedir. Can kayıpları, işsizlik, ruh sağlığı ve ekonomik sorunları daha derin olarak yaşamaktayız. Maden, baraj, taş ocakları, inşaat vb. gibi alanlarda faaliyetler hız kesmeden devam etmektedir. Salda gölünde “Millet Bahçesi” ve Kanal İstanbul gibi yıkım projelerinde uygulamaya dönük adımlar atılmaktadır. Ekolojik tahribat içeren faaliyetlere hiç bir kısıtlama getirilmemekte, inşaata dair her alanda adeta daha fazla emek sömürüsü teşvik edilmekte, salgın hastalık sorun olarak görülmemektedir. Toplumsal muhalefetin aktörleri evlere hapsedilmişken, durum fırsata çevrilmiş bulunmaktadır. Yerel ve genel anlamda toplumsal muhalefetin kısıtlanmış olması şirketler lehine avantaja dönüşmüştür. Sonuç olarak : Hiç bir koşul sermayeyi kar, rant ve talandan alıkoymamakta, ucuz işgücü her koşulda sömürülmekte ve emekçiler açısından sonuç ne olursa olsun ekolojik yıkım devam etmektedir.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?
Dünya tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir ve ilk sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte günümüze kadar devam etmektedir. Zaferler ve yenilgilerle doludur. Bu süreç bizlere bilgi, birikim, tecrübe kazandırmıştır. Sınıfsal olarak saflar günümüzde teorik ve pratik olarak daha nettir.
Ekoloji ve sorunları tarihi ise yenidir. Özellikle dünya kapitalist sistemin gelişmesinin son 150 yıllık sürecinde sonuçları canlı yaşamı etkilemiştir. Ekolojinin bilim dalı olarak 1935 yılında kabul edilmesi ve üniversitelerde alanla ilgili çalışmaların başlanması sonucunda dünyanın kirletilerek yaşanmaz hale geldiği yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya konması, ekoloji hareketlerinin gelişmeye başlamasına neden olmuştur. Tarihi kısadır.
Ekoloji örgütlenmeleri yetmişli yıllardan başlayarak günümüze kadar devam etmektedir. Avrupa’da pek çok ülkede yeşil hareket partileşmiş, parlamentoya girmiş ve hükümetlere ortaklık etmiştir. Ülkemizde doksanlı yıllarla birlikte gelişmiş örgütlenmiştir.
Bundan sonraki süreçte, tahribatlarının sonuçlarının günlük yaşamda daha fazla görünür olması nedeniyle yerellerde daha fazla mücadelelere tanıklık edeceğiz. Yereller arası dayanışmaya daha fazla ihtiyaç vardır. Yaşam alanlarının yok edilmesi sonucunda, göçlere, tarih, kültür, dil, ekonomik sonuçlarla karşılaşan insanlar topraklarına, geleceğine daha fazla sahip çıkacaktır. Ekolojik mücadele sürdürücüleri olarak bizler, ekolojik bilinç taşımamızın yanı sıra yerel mücadelelere daha fazla katılmak, yerel dayanışma, demokratik yaşam taleplerimizi örgütlenme görevi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Sistemin ve sermayenin saldırılarının geriletilmesi için ekoloji mücadelesi bizlere alan açmaktadır.
Eklemek istediginiz başka bir şey var mı?
Pek çok ekoloji kurumunun ekoloji sorununu içeriğinden kopardığını düşünüyorum. Tartıştığımız yıkım proje-faaliyetlerini sürdüren şirketler bu yetkiyi nereden almaktadır? Yasal, bürokratik zemini kim sağlamaktadır? Faaliyetler süresince halkın yaşam alanlarını savunması kimlerin talimatı ile engellenmektedir?
Bu ve bunun gibi soruların cevabı: hiç bir faaliyet Devlet ve devletin uygulamalarının sürdürücüsü olan hükümetlerin yasal düzenlemeleri, aldıkları kararlar ve uygulamalarından bağımsız değildir. Şirketler uygulama ve yıkım faaliyetlerini devlet ve hükümetlerin çıkardığı yasalardan, yaptıkları uygulamalardan alarak sürdürmektedir.
Bazı ekoloji hareketlerinin “ekoloji mücadelesi siyasi bir talep içermemelidir” biçimindeki yaklaşımları ekoloji mücadelesini devlete ve hükümetlere yedeklemek anlamına gelmektedir. Ekoloji mücadelesi tamda sistemin bu uygulamalarına itirazdır. Siyasidir. Demokrasi mücadelesidir.
Munzur Çevre Derneği devletten, hükümetten, sermayeden bağımsız ekoloji mücadelesini demokrasi mücadelesi olarak görmekte, kurulduğu 2003 yılından günümüze kadar demokrasi mücadelesi içinde demokratik kitle örgütü olarak yer almaktadır.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?
Dersim Ovacık doğumluyum. 80’li yıllarda İstanbul Kazlıçeşme’de deri iş kolunda işçi olarak çalıştım. 90’lı yıllarda Munzur’da baraj projelerinin gündeme gelmesi ile ekoloji bilimini okumalarına başladım ve sürdürülmekte olan mücadeleye katıldım. 19 kurucu üye ile 2003 yılında kurulan Munzur Çevre Derneği’nin kuruluşunda görev aldım. İçinde bulunduğumuz 4. dönemde (2019-2021) başkanlığını üstlendim. Derneğimiz, Nükleer Karşıtı Platform, Munzur Kültür ve Doğa Festivali, Dersim Ovacık Köy Dernekleri bileşeni, Ekoloji Birliği izleyenidir. Sürdürülmekte olan Sinop ve Akkuyu nükleer karşıtı hareket ile dayanışma içindedir. Ayrıca; Artvin, Fatsa, Sivas Bakırtepe, Aydın ve Kaz dağları’nda verilen ekoloji mücadeleleri ile dayanışmasını sürdürmektedir.