Modern bir Hemşin Masalı; “Eğnaçor, Süslügül ve Yakupoğli Fatime”

0

2007 yılının Ağustos ayında Hahonç’a gittiğimde doğrusu yaylaya çıkacağımı aklımdan hiç geçirmemiştim. Çünkü  Gürgenli baba annemin -bir çok diğer köylülerimiz gibi- tek bir ineği dahi kalmamıştı ve son bir kaç yıldır yaylalara çıkmıyordu. Bu yüzden yaylacılık bitmiş gibi geliyordu bana. Beklemediğim bir anda Nihat Balcı telefon etti ve ertesi gün Eğnaçor yaylasına çıkıp iki gün kalacaklarını, istersem benim de kendilerine eşlik edebileceğimi söyledi. Çocukluğumun o büyüleyici kelimesi “Eğnaçor”u duyunca adeta “yüreğumun yağleri eridi”. Hala yaylaya çıkan birkaç aile kaldığını biliyordum ve onlarla birlikte kalabilecektim. Nihat’ın dedesi Yakupoğli Dursun (1922-2016), anne annesi Yakupoğli Fatime (1925-2019), ayrıca Abdullo’nun Hedice’nin (1918-?) de Eğnaçor’da bulunduklarını öğrenince sevincim bir kat daha arttı; ikisi 90’nına merdiven dayamış, diğeri 90’nı aşmış bu ‘eski yeyleci’ lerimizi yani bu son hakiki mohikanları orada doğanın kucağında kendi evleri ve inekleri arasında görüp sohbet edebilecektim. Kaçırılmaz bir fırsattı bu; kovboyların yaşam tarzından her nasılsa uzakta yaşayabilmeyi başarmış bu son yaşlı Kızılderilileri görebilecektim. Bu düşüncelerle sarhoş yola koyuldum ve 2007 yılının en güzel, en unutulmaz iki gününü Eğnaçor’da eski yaylacılarımız arasında geçirdim, gerçi yaşadıklarım beklentilerimin çok üzerindeydi…

Soldan sağa:  Modali, Yakupoğli Fatime ve Susligül

Eğnaçor’a akşam geç bir saate ulaştık. Derin bir uykudan uyandığımda sabahın erken saatlerinde Yakupoğli Fatime’nin gelini Meryem’in ahıra inekleri sağmaya gitmek üzere olduğunu gördüm. Ben de onunla birlikte ahıra inmeye karar verdim. Meryem hanım her şeyi geleneklere uygun bir şekilde icra ediyordu. İneklerle iletişimi de oldukça iyiydi; Meryem’in varlığından bir tedirginlik duymuyor ona alışkın olduklarını belli ediyor, huysuzluk etmiyorlardı. Hiçbir sorun yok gibiydi.

Modali ve evun gelini Meryem aherciluk edeyiken

Ne ki, ahıra inişimizden yaklaşık on dakika sonra Süsligül adındaki orta yaşlı inekte bir tuhaflık peyda oldu, garip anlamakta zorlandığımız bazı tavırlar sergilemeye başladı. Sık aralıklarla yatıp kalkıyor, hızla bir öne bir arkaya dönüyor, şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor, durmadan idrarını yapıyor, dışkılıyor ve bağından kurtulmak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Bu hal uzun bir süre artarak devam edince, ineğin dayanmakta zorlandığı bir ağrı içinde kıvrandığına şüphemiz kalmamıştı, ama buna neden olan şeyin ne  olduğunu anlayamıyorduk. Hemen Yakupoğli Fatime’yi durumu bildirdik. Fatime derhal ahıra geldi ve Susligül’ü o halde görünce çok şaşırdı. Oldukça telaşlı olduğu görülüyordu. Bu arada ev halkı ahıra doluşmuştu. Fatime birdenbire etrafına toplananlara -özellikle iki gelini, kocası, oğlu ve torunlarına- cephedeki bir general gibi emirler yağdırmaya başladı. Şakası olmadığı her halinden belli oluyordu. Onun paylamasından misafir olduğum için bir ben muaftım ama ben de öfkesine hedef olmamak için dikkatli davranmak zorunda olduğumu hemen fark ettim. Herkese emirler yağdırırken bir yandan da inekle konuşmaya çalışıyor, derdini soruyordu. Fatime Peçon’ların evden gelen bir gelindi. Bu evde yetişen kadınların otoriter oldukları ve baskın kişilikleri ile öne çıktıkları söylenirdi. Bir de bu kadınların ‘yelkevon tomarinun’ tutmasından yani öfkelenmelerinden, gazaba gelmelerinden korkulurdu! O sabah korkulan olmuştu, ineği o halde görünce Fatime’nin ‘yelkevon tomari’ tutmuştu. Önce biraz söylendi;

– gidu hau adomi gebertecağum,  doğdi ilen alacağum beri!

  bu seğerun yeyliye ne işi varidi bu seğer  sateleceğidi

Ve sonra eşine dönerek şöyle payladı onu;

– bu seğerun bundekari  ne işi varidi heme? Ne içun buni aldun geldun yukari?

Eşi Yakupoğli Dursun suçlu çocuklar gibi ses çıkarmayınca Fatime tekrar gürledi;

 kaybol ureden yuru haundekari görmeyim seni!

Sonra tekrar acı içinde kıvranan ineğe dönüyor;

– ne oldi ne ne ne oldi evladum  ne ne ne oldi?  ne oldi evladum ne oldi!

Tam bu sırada çaktırmadan sıvışıp ses kayıt cihazımı ve fotoğraf makinemi aldım. Bir savaş muhabirinin heyecanını taşıyordum, talihim yaver gitmiş harika bir konu yakalamıştım. Kadınların bu zor durumlarla onlarca belki de yüzlerce yıl nasıl başa çıktıklarını öğreneceğim gibi hasta ya da görünmez bir cinin etkisiyle iyi saatte olsunlara karışan (ya da karışmak üzere olan) bu ineğin kurtarılması  için gerekli olan ritüel ve pratiklerin neler olduğunu kendi gözlerimle görecektim. Yalnız şu var ki; onlar için bu işin hiç şakası yoktu, ciddi bir işti bu! Benim gibi hasbelkader orada bulunmuş “turistlerin” tatsız şaklabanlıklarını hoş görme erdemliliklerini bir tarafa bırakmış asıl işlerine dönmüş gibilerdi. Hemen dönüp geldim ve Fatime’nin yüksek sesle şu komutlarına ve sevgi sözlerine şahit oldum ;

– Talaş getur! git evedi talaş getur kaymasun eyekleri git .. ser ser haurelere eyeklerinun peşine ser kaymasun eyekleri, ser ser ser, at ust tarafe da at, at at at at, ser ser ser ser.. ne oldi, ne ne ne evladum ne oldi, ne oldi evladum.. birez da at haburelere at at at .. Susligül evladum ne ne ne neren ağereyi evladum  gözine geturdi dakarnine vurdi karni ağereyi .. oy evladum oyy yok yok yok!

Sonra hiç kimseye bir şey söylemeden gitti, bir kap içinde bal şerbeti ile döndü. Gelinler ineğin ağzını açtılar Fatime şerbeti ineğin ağzına döktü. Sanırım bu ineğin hoşuna gitti ama sancısı giderek azalacağına daha da artıyordu. Hemen ineğin bağını çözdü ve ahırdan çıkarmaya karar verdi, açık bir alana gittik, yaylacı kadınlar bir fevkaladelik olduğunu hemen fark edip birer ikişer yırtıcı kuşlar gibi heyecanla ineğin başına üşüşmeye başladı; böylece zaman zaman “karkelog”larda toplanıp türkü söyleyen o maharetli kadınlar, bu defa Susligül’ü kurtarmak için bir araya gelmişlerdi;

   Kadınlar Korosu:

– vaa! oy eleyim sağa evladum oyy gözuna eleyim ..

– vayilcik vah yavrim .. akşom bağini kesa bağladile de darlondi mi ecebe?

– gözine nişadir kordile oma honi yok, honi gözdaşi u da yok!

– kükürt’un var mi  ağzine karbonat toktunuz mi?

– ispirto tokelum ağzine, novaljin verdunuz mi?

– bu da neyidi daha boyle şey başuma gelduği yoğidi!

 – e kulağini keseydunuz bi kucuk kon aksaydi da

 – yatu kakeyi yatu kakeyi le ilahe illellah yatu kakeyi nuzullendi bu!

– yat evladum yat başuni ko aşağa hayde ko aşağa başuni evladum

–  gözdeki olmiş da susuz mi kaldi akşom

 dur kizum dur .. neren ağereyi evladum neren ağereyi?

–  kuyruğini salleyi karni ağeriyi da ..

kuyruğuni bi çekun!

–  kulaklerini da bi kevi çekun, bukun, ovalayun biyez!

–  su geturun suuu!  başine su tokun biyez

vah vah göze mi geldi nezer mi değdi ecep?

– ağri çekeyi ağri, dersen ki buzak edecek ..

ecebe buzaği vardi da keseldi mi?

Bu son söylenen sözden Fatime fena halde rahatsız oldu ve derhal kadına dönerek;

 – ne buzaği!  buğa buzak ne gezer..

‘Yeyleci karilerun’ bu tatlı paniği görülmeye değerdi, ellerinden geleni yapıyorlardı ama bir türlü ineğin sancısında bir azalma olmuyordu. Bu arada Fatime kadınların bu sözlerinin bazılarını dikkate alıyor ve gerekli emirleri vermeye devam ediyordu. Kadınlardan biri ‘elur ha!’ deyiverdi diğeri de ‘e elur tabi!dedi. Şimdi de ineğin birden ölüp gitmesinden ve ‘piçeksuz çikma’ olasılığından korkuyorlardı. ‘Piçeksuz’ çıkan ineğin eti yenmezdi ‘murdar’ olurdu. Fatime hemen ‘piçek geturun! diye bir emir verdi! Bıçaklar geldi. Tedaviler devam ederken, bir yandan ineğe etkili dualar okunuyor öte yandan ineği kimin keseceği konuşuluyordu. Zamanımız yoktu bir an önce karar verilmeliydi! İneği erkekler kesmek zorunda idi zira erkekler hazır bulunduğunda ineği bir kadın keserse onun eti yenmezdi. Erkeklerin hiçbiri bu işi üstlenmek istemiyordu. Birdenbire bütün kadınları şaşırtan bir laf ediverdim, buna şimdi hala şaşırıyorum söylediğim yalnızca şuydu;

 ben keserom!

Hayatında hiçbir zaman böyle bir iş yapmamış ve yapmayı da düşünmeyen bir insan olarak o sözü söylemeye orada nasıl cesaret ettim bilmiyorum. Kim bilir belki de bu işi ancak bir erkeğin yapabileceğini bu cesur kadınlardan duymuş olmam hoşuma gitmiş, bu gururumu okşamıştı. Tam bu sırada birdenbire otuz yaşlarında bir kadın koşarak yanımıza geldi ve canice planlarımız için biraz da benim gözlerimin içine bakarak bizi şöyle payladı;

 – oyle bi hastolonmağilen heyvon keselur mi!?

Başımı yana çevirerek bu ağır soruya yanıt vermeden geçiştirdim, kadınlar ona çoktan hak vermişlerdi bile. Gelen kadın Maşalo’nun Ayşe idi. Fatime onu görünce yüreğine su serpildi. Ayşe’nin babaannesi ‘eyi bi seğer toktori’ imiş. Fatime kontrolü bu yüzden güvenerek ona bıraktı. Ayşe’nin el çabukluğuna diyecek yoktu. Ortamı iyice hareketlendirdi. Öncelikle yanında getirdiği  baldan azıcık Susligül’ün gözlerine sürdü geri kalanı ineğin ağzını açıp içine boşalttı -oysa daha önce bal şerbeti içirmiştik, Fatime’ye bunu hatırlattım ‘olsun bal eyidur’ dedi- Bizlere getirdiği on tane kadar cevizi kırmamız için verdi, bu cevizlerin sekize yakınını inek yedi, geri kalan ikisini un ufak ettikten sonra hayvanın gözkapaklarını aralayarak gözünün içine koyduk. Bu arada ısmarlanan yumurtalar da gelmişti. Fatime derhal yumurtalardan birini alıp okuyup üfledi ve yumurtayı ineğin iki boynuzu arasına getirerek tam alnının ortasına hızla çarparak kırdı. Yumurta akı, sarısı ve kabukları ile birlikte ineğin gözünün ve burnunun üzerinden aşağı doğru süzülüyordu.

      Fatime yemurtayi okuyeyi

Diğer iki yumurtayı da ineğe verdik ve hayvan hemen midesine indirdi. Ayşe acele davranıp yan tarafta akan küçük bir su yoluna ineği yaklaştırdı ve soğuk suyla onu yıkadı. Bu sırada Fatime’nin gelinlerinden biri ‘geçhar’ getirmişti. Geçhar ‘gözine getiren’ ineğin tedavisi için birebirdi. Ateşten kor halindeki közler alınıp bir kabın içine konuyor sonra üzerine su dökülüp dualar okunuyordu. Daha sonra bu kömürlü suyun büyük çoğunluğu ineğin ağzına dökülüyor geri kalanda gözüne, kafasına ve vücuduna serpiştiriliyordu. Bu çok eski bir tedavi yöntemi olmalıydı. Ayşe yanında getirdiği karbonatı da suyla karıştırıp ineğe verdikten sonra, ineğin kuyruğunu kuvvetle çekti ve kulaklarını büktü. Yapılacakların çoğu yapılmıştı sanıyorum, Ayşe son olarak dua okumaya başladı.

  Seğer’un ağzine ğeçhar tokeyiken

Aradan yaklaşık bir saat geçmişti ki nihayet ineğin tavırlarında bir değişiklik ortaya çıkmıştı, bu sırada Susligül ayakta idi ve silkeleniyordu. Fatime Susligül’e bakarak şöyle diyordu;

  – dersen ki bi kucuk eyilendi..

Hakllıydı inalınmaz olan gerçekleşmişti, inek ayağa kalkmıştı ve iyileşiyordu bunu herkes fark etmeye başlamıştı. Bu kadınlar ne yapıp etmiş Susligül’ü iyileştirmişlerdi. Susligül bir kabustan uyanır gibi ayağa kalkmış etrafına bakınıyordu. Yalnızdı. Arkadaşları çoktan oradan uzaklaşmış iyice yukarlarda dağın yamacına dağılmış otluyorlardı. Önce onlara seslendi sonra yavaş yavaş yanlarına doğru yürümeye başladı. Evet herkes elinden geleni yapmıştı ama Ayşe Fatime tarafından kahraman ilan edildi, ineği o iyileştirmişti. Ayşe’nin ünü yaylaya yayılmaya başlamıştı bile. Fırsatı iyi değerlendirip hemen orada kendisiyle bir röportaj yaptım. Bu işi nasıl başardığını sordum ve lafı fazla uzatmadan şunları söyledi ; 

– seğer ilaçlerini rahmetli beyukonomden alişmişim, beyukonom çok eyi bi seğer toktoriydi

Yalnız ben değil ineğin o halde iken ayağa kalkmasına herkes şaşırmıştı. Kadınlar arasında bu defa başka bir tartışma alevlenmişti. Susligül’ün ‘gözdeki’ olduğu konusunda hemen hemen uzlaşma sağlanmış olmasına rağmen ona hangi ilacın iyi geldiği hararetle tartışılıyordu. Ayşe mi iyileştirmişti onu gerçekten, yoksa Meryem’in iddia ettiği gibi kendisinin ineğin ağzına döktüğü ispirto mu iyi gelmişti, belki de Fatime’nin okuyup üfleyerek ineğin başında kırdığı yumurtaydı etkili olan. Bu konuda anlaşma sağlanamıyordu. Pekala bir bakalım neler yapılmıştı;

Bir defa ‘gözdaşı, nişadir ve kükürt’ yaylada bulunamamıştı. Bazı kadınlar ekşi yoğurt, soğuk süt ve kepek vermeyi teklif etmişlerse de gidip getirme zahmetinde katlanmadıklarından Fatime onları pek ciddiye almamıştı. Peki neler verilmişti Susligül’e sıralayalım; bal, bal şerbeti, novaljin, karbonat, ceviz (bal ve cevizden gözüne de konmuştu), ispirto, iki yumurta (bir yumurta da başında kırılmıştı) ve geçhar. Bunların yanında Susligül’ün kuyruğu kuvvetlice bir kaç defa çekilmiş, kulakları bükülmüş iyice gerilerek çekilmiş sonra okşanmış, ovalanmıştı. Bir de Susligül’ü çok öfkelendiren o soğuk su banyosunu hatırlayalım. Kulağından kan almak ve gözünün içinde oluştuğu söylenen leblebi büyüklüğünde siyah doku tırnak makası ile kesilmek istenmişse de bu saçmalıklara Susligül izin vermemişti. Tabii ki geçhar da yumurta da okunup üflendiği gibi el açıp dualar da okunmuş, Allah’tan yardım beklenmişti.

Pekala şimdi soralım, sizce hangi ilaç Susligül’e iyi geldi?

Ayşe Susligül’un gözindekini areyi 

Bütün bu olaylar yatıştıktan sonra Fatime’nin kızgınlığı hala geçmemişti. Kadınlar dağılmış işlerinin başına dönmüşlerdi, Susligül ise arkadaşlarının yanında biraz oyalandıktan sonra geri dönmüş tekrar Fatime’nin yanına gelmişti. Fatime bütün bu olaylardan kocasını sorumlu tutuyordu. O artık kaç yıldır doğurmayan bu kısır ineğin satılmasını istemiş kocası ise buna razı olmamıştı. ‘Ne işi varidi bu seğerun bundekari bu sateleceğidi! diyordu.

Yukarıda Susligül, Yakuplerun Fatime’ye halinden şikayet ederken görülüyor.

Eğer haklı olmasaydı sesini yükselttiği için derhal sopayı kafasına yerdi, ama ne çare! İnek haklı. Fatime görüldüğü üzere lav püskürtmeye ara vermiş bir yanardağ gibi sessizce oturuyor Susligül’ün anlattıklarını dinliyor. Dursun bey ise az ilerde değneği elinde kös kös bekliyor, Fatime’nin tekrar ‘yelkevon tomarinun tutma’ sının an meselesi olduğunu bilerek ayağını denk alıyor.

   Rhett Buttler & Scarlett Ashley

Dursun Bey’e şaşmamak elde değil. Fatime hanım’ı hemen bu olayın geçtiği akşam nasıl ikna etti acaba? Bir Holywood filmi seyretmiyorsunuz. Peki bu eski yaylacılarımızın Eğnaçor’da el ele tutuşmasını nasıl yorumlamalıyız? Belki de, bir Rhett Buttler&Scarlett Ashley hikayesinden enstantanelerdir bunlar. Son mohikanları görmek için geldiğim Eğnaçor’da Holywood filmlerinden  sahneler çıkıyordu karşıma.

Daha sonra bu mutlu tabloya halel getirmeyecek olan çok önemli bir gelişme oldu. İstanbul’a döndükten iki ay kadar sonra Susligül’ün hamile olduğunu öğrendim. Oysa Fatime onun kısır olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden satılmasını istemişti. Bu haberin Yakupoğli Dursun’u çok keyiflendirdiğini tahmin edebiliriz. Fatime de kuşkusuz sevinmiştir ama aldığım habere göre Susligül’e yine çok kızıyormuş; çünkü doğacak bebeğin babasının kim olduğu bilinmiyormuş. Bu, Susligül’ün Fatime’den habersiz bazı gizli işler karıştırdığı anlamına geliyordu. Umarız Fatime Susligül’ü hoşlandığı erkekle gizlice gezmeye gittiği için kesmeye ya da satmaya kalkmaz. Zavallı Susligül.

                 THE END

Yazan: İsmail Akyıldız, 2008

NOT: Bu yazı 2015 tarihinde GOR dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.

[Hahonç (Yeni adı: Çataldere) Senoz’un (Çayeli Hemşin’i) bir köyüdür.]

Share.

About Author

Leave A Reply