Bugün köylüler günü. Bu günü bir kutlama günü olarak görmek, içinden geçtiğimiz tarihsel süreci anlamamak olur. Çünkü Türkiye’de köylüler için bugün, aynı zamanda yaşam için direniş günüdür. Bu nedenle artık sadece “köylü hakları”ndan söz etmek yetmez; bugün çok daha kapsamlı, çok daha kurucu bir çerçeveye, yani Köy Hakkına ihtiyacımız var. Çünkü köyler yalnızca üretim alanları değildir; köyler yaşamın kurulduğu, müştereklerin paylaşıldığı ve bugün her zamankinden daha fazla savunulması gereken mekânlardır. Ve evet, bugün açıkça söylemek gerekir ki: Köyler direnişin kaleleridir.
Türkiye’nin dört bir yanında köyler sistematik bir kuşatma altındadır. Maden projeleri, siyanürlü altın işletmeleri, HES’ler, RES’ler, GES’ler, taş ocakları, otoyollar ve mega altyapı projeleri aracılığıyla köyler haritadan silinmekte; dereler kurutulmakta, toprak zehirlenmekte, ormanlar yok edilmekte ve yaşam alanları geri dönülmez biçimde tahrip edilmektedir. Bergama’dan Akbelen’e, Kazdağları’ndan İkizdere’ye, Cerattepe’den Fatsa’ya, Söke’den, ’nden Munzur ve Tirebolu’ya kadar uzanan bu hat, tekil örneklerden ibaret değildir. Bu bir bütün olarak işleyen bir rejimin sonucudur. Ve bu rejimin yarattığı tabloyu tarif etmek için artık daha açık bir kavrama ihtiyacımız var: Bu süreç, giderek derinleşen bir köy soykırımıdır. Çünkü burada sadece doğa tahrip edilmemekte; bir yaşam biçimi, bir üretim kültürü, bir toplumsal hafıza ve müşterekler yok edilmektedir.
Ancak köylüler bu sürecin edilgen mağdurları değildir. Aksine, bu ülkenin en güçlü direniş damarlarından biri köylerde atmaktadır. Bergama köylülerinin altın madenciliğine karşı verdiği mücadele, Türkiye’de ekoloji direnişlerinin önünü açtı. Karadeniz’de “Karadeniz İsyandadır”, “Derelerin Kardeşliği”, “Karıncanın Kardeşi Var” diyerek ayağa kalkan köylüler, suyun bir meta değil yaşam olduğunu tüm ülkeye gösterdi. Kazdağları’nda, Akbelen’de, İkizdere’de, Loç’ta, Fatsa’da, Söke’de, Tirebolu’da köylüler yalnızca ağaçları değil, yaşamın kendisini savundu, savunuyor. Kadınların, yaşlıların, gençlerin, çocukların birlikte ördüğü bu direnişler bize şunu gösterdi: Köyler geçmişte kalmış yerler değildir; tam tersine, geleceğin ekolojik yaşamının kurulduğu ön cephelerdir. Bu yüzden bugün “köyler direnişin kaleleridir” derken bir metafor kurmuyoruz; somut bir gerçeği ifade ediyoruz.
Burada kritik olan, meseleyi doğru kavramsallaştırmaktır. “Köylü hakları” dediğimizde genellikle üretim destekleri, gelir güvencesi, tarımsal politikalar gibi alanlarla sınırlı bir çerçeve ortaya çıkar. Oysa bugün yaşanan yıkım, bu sınırların çok ötesindedir. Bir köylünün toprağı elinden alınmışsa, suyu kirletilmişse, ormanı kesilmişse, köyü boşaltılmışsa; artık onun üretim hakkından söz etmek anlamını yitirir. Çünkü ortada üretilecek bir yaşam kalmamıştır. İşte bu nedenle Köy Hakkı, daha derin ve bütünlüklü bir kavram olarak ortaya çıkar.
Köy Hakkı, köyün bir yaşam alanı olarak bütünlüğünün korunmasıdır. Toprağın, suyun, ormanın, meraların, tohumların yani müştereklerin savunulmasıdır. Köyde yaşayanların kendi yaşam alanları üzerinde söz ve karar sahibi olmasıdır. Yerinden edilmemek, zorla göç ettirilmemek, köyünde kalabilmek ve orada onurlu bir yaşam sürdürebilmektir. Bu yönüyle Köy Hakkı yalnızca bir ekonomik ya da sosyal hak değil; doğrudan doğruya bir yaşam hakkıdır. Hatta daha da ötesi, insanla birlikte tüm canlıların yaşam hakkını kapsayan bir çerçevedir.
Bugün Türkiye’de köyler fiilen işgal altındadır. Uluslararası şirketler ve onların yerli ortakları, devlet politikalarının sağladığı hukuki zeminle birlikte kırsal alanları parça parça ele geçirmektedir. Acele kamulaştırmalarla köylüler topraklarından koparılmakta, ruhsatlarla yaşam alanları şirketlere devredilmekte, yasa değişiklikleriyle doğa koruma statüleri ortadan kaldırılmaktadır. Kararlar köyde değil, Ankara’da ya da küresel şirket merkezlerinde alınmaktadır. Bu nedenle bugün yaşanan sadece bir çevre sorunu değil; aynı zamanda bir egemenlik ve yaşam hakkı sorunudur.
Köy Hakkı’nı savunmak, aynı zamanda iklim krizine karşı mücadele etmektir. Çünkü ormanların, meraların, su havzalarının yok edilmesi yalnızca yerel değil, küresel bir yıkım üretir. Köylerin tasfiyesi, gıda egemenliğinin kaybı anlamına gelir. Yerel üretimin yok edilmesi, bağımlılığın artması demektir. Bu nedenle Köy Hakkı; iklim adaletinin, ekolojik adaletin ve toplumsal adaletin kesişim noktasında duran bir kavramdır.
Aynı zamanda Köy Hakkı, kentle karşıt bir talep değildir. Aksine, kent hakkının tamamlayıcısıdır. “Kent hakkı varsa, köy hakkı da vardır” dediğimizde, iki ayrı alanı değil, tek bir yaşam bütününü savunuyoruz. Çünkü kentlerin suyu köylerden gelir, gıdası köylerden gelir, nefesi köylerden gelir. Köyler yok edilirse kentler de yaşanamaz hale gelir. Bu yüzden köyleri savunmak, yalnızca köylülerin değil, kentte yaşayan herkesin sorumluluğudur.
Bugün köylüler günü vesilesiyle artık açık ve net bir çağrı yapmak gerekiyor:
Bu ülkenin köyleri sahipsiz değildir.
Bu toprakların hafızası silinemez.
Bu yaşam yok edilemez.
Köy soykırımını durdurun.
Acele kamulaştırmaları durdurun.
Müşterekler üzerindeki işgale son verin.
Köy Hakkı’nı tanıyın.
Çünkü Köy Hakkı, yalnızca köylülerin değil; herkesin, bütün canlıların hakkıdır.
Çünkü Köy Hakkı, yaşam hakkıdır.
Ve çünkü bugün bir kez daha görüyoruz ki:
Köyler direnişin kaleleridir!



