COP31 Köyleri Yok Eden Projeleri Meşrulaştırırken, Biz Köy Hakkı’nı Savunuyoruz

0

COP31 Köyleri Yok Eden Projeleri Meşrulaştırırken, Biz Köy Hakkı’nı Savunuyoruz

Yeşil Ekstraktivizm Çağında Köy Hakkı’nın Yükselişi

İklim krizi, çağımızın en temel siyasal ve ekolojik meselelerinden biri olarak sunulurken, bu krize verilen kurumsal ve küresel yanıtların niteliği giderek daha fazla tartışma konusu olmaktadır. Uluslararası iklim zirveleri, özellikle de COP süreçleri, resmi söylemde gezegenin geleceğini korumaya yönelik ortak iradenin ifadesi olarak temsil edilmektedir. Ne var ki bu zirveler etrafında oluşan politika dili ve uygulama rejimi, çoğu durumda iklim krizinin yapısal nedenlerini sorgulamak yerine, doğa üzerindeki sömürü ilişkilerini yeni bir meşruiyet zemini içinde yeniden üretmektedir. Bu nedenle bugün iklim politikaları, sadece çevresel bir sorun alanı olarak değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin kendisini yeniden düzenleme biçimlerinden biri olarak değerlendirilmek zorundadır.

Bu bağlamda “yeşil dönüşüm”, “temiz enerji”, “karbonsuzlaşma” ve “net sıfır” gibi kavramlar, ilk bakışta fosil yakıt temelli yıkıcı kalkınma modeline karşı ilerici bir müdahaleyi çağrıştırsa da, uygulamada çoğu zaman yeni bir ekstraktivist genişleme dalgasının ideolojik örtüsü işlevini görmektedir. Doğa üzerindeki tahakküm sona ermemekte, yalnızca biçim değiştirmektedir. Bu yeni evrede madenler, enerji yatırımları, mega altyapı projeleri ve kırsal mekânın yeniden düzenlenmesi, iklim krizine çözüm üretme adına hızlandırılmaktadır. Böylece ekolojik yıkım açık bir saldırı olarak değil, zorunlu bir geçiş süreci olarak sunulmaktadır.

Türkiye, bu minvalde, yeni ekstraktivist dalganın en yoğunlaştığı coğrafyalardan biri haline gelmiştir. Bu yoğunlaşma, yalnızca ekonomik politika tercihlerinin değil, aynı zamanda mekânsal, hukuki ve siyasal bir yeniden yapılanmanın ürünüdür. Türkiye’de son otuz/kırk yılda gelişen ekoloji mücadeleleri, bu dönüşüme karşı önemli bir toplumsal birikim yaratmış; Bergama’dan Karadeniz’e, Dersim’den Akbelen ve Tiebolu’ya uzanan mücadele hattı, bugün “Köy Hakkı” kavramında ifadesini bulan yeni bir siyasal ve kavramsal eşiğe ulaşmıştır. Bu nedenle Köy Hakkı, bir anda ortaya çıkmış soyut bir kavram değil; uzun bir direniş tarihinin içinden damıtılmış, mekânsal bir hak talebinin adıdır.

Türkiye: Ekstraktivizmin Yeni Coğrafyası

Türkiye’de son yıllarda madencilik, enerji ve altyapı projelerinin ulaştığı yoğunluk, ülkenin yalnızca yatırım alanı olarak değil, bütünsel bir ekstraktivist yeniden yapılanma sahası olarak değerlendirildiğini göstermektedir. Ülke yüzölçümünün çok büyük bir kısmının maden ruhsatlarına açıldığına ilişkin veriler, bu yeniden yapılanmanın parçalı değil, yaygın ve sistematik bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır. Burada önemli olan yalnızca ruhsat alanlarının niceliği değildir; asıl mesele, bu alanların ormanlar, meralar, tarım arazileri, su havzaları ve köy yerleşimleriyle çakışma derecesidir. Türkiye’de ekstraktivizm, klasik sömürge coğrafyalarındaki gibi belli maden havzalarına sıkışan bir faaliyet olmaktan çıkarak, yaşam alanlarının geneline yayılan bir yeniden düzenleme mantığına dönüşmektedir.

Bu durum, Türkiye’yi küresel ölçekte benzer örneklerle kıyasladığımızda daha net görünür hale gelir. Latin Amerika’da Peru, Şili ya da Kolombiya gibi ülkelerde madencilik geniş ölçekli bir yıkım yaratmış; Afrika’da Kongo, Gana ya da Zambiya gibi ülkelerde çok uluslu şirketler geniş lisans alanları elde etmiştir; Hindistan’da yerli halk bölgeleri ve ormanlık alanlar madencilik baskısı altına girmiştir; Endonezya’da kömür ve nikel, adaları ve ormanları dönüştüren bir kuvvet haline gelmiştir. Ancak Türkiye’de dikkat çekici olan, ekstraktivizmin yalnızca belirli jeolojik kuşaklarda değil, ülke genelinde, çok çeşitli ekosistemleri ve yerleşim alanlarını kesen bir yaygınlık kazanmasıdır. Karadeniz’in vadileri, Ege’nin zeytinlikleri, İç Anadolu’nun meraları, Akdeniz’in ormanları ve Doğu Anadolu’nun dağlık coğrafyası, aynı anda aynı ekstraktivist basınç altına girmiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de bugün yaşanan şey, yalnızca madencilik sektörünün büyümesi değildir. Burada söz konusu olan, kırsal mekânın ve müştereklerin yeni bir siyasal ekonomi doğrultusunda yeniden yapılandırılmasıdır. Köyler, artık yaşayan toplulukların tarihsel ve toplumsal mekânları olarak değil, enerji ve maden projelerine tahsis edilebilir “boş alanlar”, “rezerv bölgeler” ya da “yatırım sahaları” olarak görülmektedir. Bu bakımdan Türkiye, yeni ekstraktivizmin yalnızca bir örneği değil, onun yoğunlaşmış ve mekânsal olarak homojenleşmiş bir laboratuvarı görünümündedir.

Bergama’dan Akbelen’e: Direnişin Tarihsel Hattı

Bu ekstraktivist yeniden yapılanma, Türkiye’de karşılıksız kalmamıştır. Aksine, ekoloji hareketinin tarihini belirleyen temel unsur, bu yayılmaya karşı gelişen direnişler olmuştur. Bu direniş tarihinin görünür ve kurucu başlangıç noktası, 1990’lı yıllarda Bergama köylülerinin siyanürlü altın madenciliğine karşı yürüttüğü mücadeledir. Bergama, Türkiye’de ekoloji mücadelesini çevrecilik sınırlarından çıkarıp toplumsal ve siyasal bir hatta taşıyan ilk büyük kopuştur. Burada köylüler sadece doğayı değil, toprağı, suyu, sağlığı, geçim araçlarını ve yaşam biçimlerini savunuyordu. Bergama’yla birlikte ilk kez şu gerçek büyük bir açıklıkla ortaya çıktı: ekolojik yıkım, yalnızca çevrenin bozulması değil, bir yaşam alanı gaspıdır.

Bu ilk kurucu hareketlenmeden sonra Karadeniz’de HES projelerine karşı gelişen mücadeleler, ekoloji hareketinin ikinci büyük evresini oluşturdu. Karadeniz’de dereler için verilen mücadele, suyun metalaştırılmasına karşı yaşamın savunusu olarak gelişti. Fırtına’dan Senoz’a, Fındıklı’dan İkizdere’ye kadar farklı vadilerde ortaya çıkan direnişler, yerel toplulukların su, orman ve vadi üzerindeki haklarını savunmasının yanı sıra, birbirleriyle ağlar kurarak yeni bir örgütlenme biçimi yarattı. Derelerin Kardeşliği ve Karadeniz İsyandadır gibi oluşumlar, yerel direnişlerin bölgesel ve ulusal ölçekte bir dolaşıma girmesini sağladı. Bu hat, Türkiye ekoloji hareketini hem sahada hem de politik görünürlük düzeyinde büyüttü.

Ardından Kazdağları, Cerattepe, Munzur, Alakır, Hasankeyf, Hewsel Bahçeleri ve başka birçok mücadele alanı, bu hattı daha da genişletti. Bu mücadelelerin her biri farklı coğrafyalarda, farklı aktörlerle, farklı hukuki ve siyasal bağlamlarda ortaya çıkmış olsa da, ortak bir öz taşıyordu: yerel topluluklar, yaşam alanları üzerinde dışarıdan dayatılan rant rejimine karşı çıkıyordu. Akbelen ise bu tarihsel hattın bugünkü yoğunlaşmış ifadesi olarak öne çıktı. Akbelen’de mesele sadece ağaçların kesilmesi değildi elbette; köyün, zeytinliğin, müştereklerin ve köylülerin geleceğinin şirketler ve devlet tarafından belirlenmesine karşı bir direniş söz konusuydu. Bu nedenle Akbelen, Bergama’da başlayan tarihsel  sürecin güncel bir tekrarı değil, aynı zamanda onun bir sentezi ve derinleşmesidir.

Köy Hakkı kavramı, işte bu tarihsel süreklilikten doğmaktadır. Bergama’dan Akbelen’e uzanan bu mücadele çizgisi boyunca köylüler ve yerel topluluklar hep aynı şeyi farklı cümlelerle söylediler: “Bu topraklarda yaşama, üretme ve geleceğimizi belirleme hakkımız var.” Köy Hakkı, bu dağınık ama sürekli talebin kavramsal ifadesidir.

İkinci Dalga Ekstraktivizm ve Sürekliliğin Yeni Biçimi

Bugün yaşanan süreci “ikinci dalga ekstraktivizm” olarak tanımlamak, hem sürekliliği hem de dönüşümü anlamak açısından önemlidir. İlk dalga ekstraktivizm, büyük ölçüde fosil yakıtlar, klasik metal madenciliği, barajlar ve büyük altyapı projeleri üzerinden ilerleyen, kalkınma ve sanayileşme söylemleriyle meşrulaştırılan bir dönemdi. Bu dönemde doğa açıkça ekonomik büyümenin hammaddesi olarak görülüyordu. İkinci dalga ise ilk bakışta bu modelin eleştirisi içinden doğmuş gibi görünmektedir; çünkü enerji dönüşümü, yenilenebilir kaynaklar ve iklim politikaları ekseninde ilerlemektedir. Ancak bu görünürdeki kırılma, özünde bir süreklilik barındırmaktadır.

Güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, batarya teknolojileri ve dijital altyapılar için gereken lityum, nikel, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri, yeni bir madencilik genişlemesini zorunlu hale getirmektedir. Böylece fosil temelli ekstraktivizmden “fosil sonrası” ya da yeşil temelli ekstraktivizme geçildiği iddia edilse de, doğa üzerindeki tahakküm rejimi devam etmektedir. Fark, bunun artık “zorunlu dönüşüm”, “iklim için gerekli fedakârlık” ve “sürdürülebilir gelecek” dili içinde kurulmasıdır.

Türkiye tam da bu ikinci dalganın yoğunlaştığı coğrafyalardan biridir. Çünkü burada bir yandan geleneksel madencilik ve enerji politikaları sürerken, öte yandan bunlar yeni iklim ve enerji söylemleriyle yeniden paketlenmektedir. Bu yüzden Türkiye’de yaşanan süreç, ne yalnızca klasik kalkınmacılıkla ne de yalnızca yenilenebilir enerji politikalarıyla açıklanabilir. Burada iki rejim iç içe geçmekte, eski ekstraktivizm yeni söylemlerle tahkim edilmektedir.

Meşrulaştırma Biçimleri: Yeşil Söylem, Milli Çıkar ve Hukuki Esneklik

İkinci dalga ekstraktivizmin en önemli boyutu, meşrulaştırma rejimlerinin çeşitlenmesidir. Artık maden ve enerji projeleri salt istihdam, kalkınma ya da dışa bağımlılığı azaltma gibi klasik söylemlerle değil; iklim kriziyle mücadele, temiz enerjiye geçiş, karbon salımını düşürme ve ulusal enerji güvenliği gibi söylemlerle de savunulmaktadır. Bu, politik olarak oldukça güçlü bir meşrulaştırma alanı yaratmaktadır. Çünkü gezegeni koruma iddiasıyla sunulan bir proje, çoğu zaman eleştiriden azade gibi gösterilmektedir.

Türkiye’de bu meşrulaştırma birkaç düzlemde işlemektedir. İlk olarak enerji dönüşümü söylemi, özellikle RES, GES ve benzeri projeleri sorgulanamaz bir zorunluluk gibi çerçevelemektedir. Oysa bu projelerin nerede, nasıl, kimin yararına ve hangi toplumsal/ekolojik bedellerle yapıldığı sorusu çoğu zaman dışarıda bırakılmaktadır. İkinci olarak milli çıkar ve enerji bağımsızlığı söylemi, kırsal alanların feda edilmesini ulusal menfaat gereği olarak sunmaktadır. Üçüncü olarak hukuki esneklik ve yönetmelik değişiklikleriyle koruma statüleri aşındırılmakta, acele kamulaştırma, ÇED süreçlerinin işlevsizleştirilmesi ve ruhsatlandırma kolaylıkları üzerinden şirket lehine bir alan açılmaktadır.

Bu nedenle ikinci dalga ekstraktivizm sadece ekonomik bir yayılma değil; ideolojik, hukuki ve ahlaki bir rejimdir. Köyleri yok eden projeler artık açıkça “yıkım” diye adlandırılmamakta; tersine, kamu yararı, iklim yararı ya da yeşil dönüşüm adına savunulmaktadır. COP31 gibi zirveler de bu rejimin küresel ölçekli meşruiyet üretim alanları haline gelmektedir.

Köy Hakkı: Mekânsal, Siyasal ve Ekolojik Bir Hak

Böyle bir tarihsel eşikte Köy Hakkı kavramı, sadece yerel bir itirazın adı değildir. Bu kavram, hem mekânsal hem siyasal hem de ekolojik bir hak talebini birleştirir. Mekânsaldır; çünkü köyü yalnızca bir idari birim ya da üretim alanı olarak değil, yaşamın kurulduğu, hafızanın ve müştereklerin iç içe geçtiği bir mekân olarak görür. Siyasal bir haktır; çünkü köylerde yaşayan toplulukların, kendi yaşam alanları üzerinde söz ve karar sahibi olma hakkını savunur. Ekolojik bir haktır; çünkü toprağı, suyu, ormanı ve tohumu meta değil müşterek olarak tanımlar.

Bu açıdan Köy Hakkı, ekoloji mücadelesini çevre koruma sınırlarının ötesine taşır. Sorun artık yalnızca ağaçların kesilmemesi ya da derelerin kirletilmemesi değildir. Sorun, yaşam alanlarının kim tarafından, hangi meşruiyetle ve hangi gelecek tahayyülü doğrultusunda yönetileceğidir. Burada doğrudan toplulukların kendi yaşamını, toprağını ve geleceğini belirleme hakkı söz konusudur. Köy Hakkı bu nedenle yalnızca bir savunma refleksi değil, aynı zamanda alternatif bir toplumsal ve mekânsal düzen tahayyülüdür.

Türkiye’de Köy Hakkı’nın ortaya çıkışı, bu bakımdan özgül ama aynı zamanda evrensel bir anlam taşır. Özgüldür, çünkü Bergama’dan Akbelen’e uzanan mücadele tarihinin içinden doğmuştur. Evrenseldir, çünkü bugün dünyanın birçok yerinde kırsal alanlar aynı yeşil ekstraktivist kuşatmaya maruz kalmaktadır. Bu nedenle “Köy Hakkı”, küresel ölçekte de bir boşluğu doldurmaya adaydır. Kent hakkı kentsel mücadeleler için nasıl kurucu bir kavramsal çerçeve sunduysa, Köy Hakkı da kırsal alanların tasfiyesine karşı benzer bir çerçeve üretebilir.

COP31 Bağlamında Kavramsal ve Siyasal Müdahale

COP31 bağlamında Köy Hakkı’nı savunmak, bir yerel hak talebini görünür kılmakla kalmaz, iklim siyasetinin içsel çelişkisine doğrudan müdahale eder. Çünkü burada temel soru şudur: Gezegenin geleceği adına savunulan dönüşüm, neden köyleri, müşterekleri ve kırsal yaşamı yok eden projeler üzerinden ilerlemektedir? İklim adaleti gerçekten adalet olacaksa, bunun yalnızca emisyon hesaplarına değil, mekânsal ve toplumsal adalete de dayanması gerekir.

“COP31 köyleri yok eden projeleri meşrulaştırırken, biz Köy Hakkı’nı savunuyoruz” cümlesi, tam da bu nedenle bir slogan olmanın ötesine geçer. Bu cümle, iklim krizine verilen kurumsal yanıt ile sahadaki yaşam savunuları arasındaki gerilimi açığa çıkarır. Bir yanda gezegeni kurtarma adına geliştirilen büyük ölçekli politikalar, diğer yanda bu politikaların bedelini ödeyen köyler, ormanlar ve topluluklar vardır. Köy Hakkı, bu çelişkiyi görünür kılarak iklim siyasetinin yeniden düşünülmesini talep eder.

Sonuç

Türkiye’de bugün yaşanan şey, sadece artan madencilik ya da enerji yatırımları değil; ekstraktivizmin yeni bir evresidir. Bu evre, ülkeyi ekstraktivizmin yeni coğrafyası haline getirirken, aynı zamanda Bergama’dan Akbelen’e uzanan direniş sürecini yeni bir kavramsal eşiğe taşımaktadır. Köy Hakkı, bu eşiğin adıdır. Bu kavram, dağınık direnişleri birleştiren, mekânsal hak gaspını görünür kılan ve yeşil ekstraktivizmin meşruiyet rejimine karşı yeni bir siyasal dil kuran bir çerçevedir.

Bu nedenle Köy Hakkı, Türkiye’deki ekoloji mücadelesinin bugünkü ihtiyacına yanıt vermekle birlikte küresel düzeyde giderek derinleşen bir boşluğa, kırsal alanların ve müştereklerin hak temelli savunusuna ilişkin boşluğa da müdahale etmektedir. Eğer bugünün sorusu, iklim krizine karşı nasıl bir gelecek kurulacağıysa, bu geleceğin köyleri yok ederek kurulamayacağı açıktır. Tam tersine, yaşamın geleceği köylerin, müştereklerin ve yerel toplulukların haklarının tanınmasına bağlıdır.

Köy Hakkı Yaşam Hakkıdır.

Köyler Direnişin Kaleleridir.

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın