Üç Yüzyıllık Tasfiyeden Otuz Yıllık Yıkıma: Avrupa ve Türkiye’de Köylerin Tasfiyesi
Köylerin tarihsel dönüşümü çoğu zaman demografik göstergeler üzerinden okunur. Nüfusun azalması, yaşlanması ve kırdan kente göç, köylerin “doğal” bir süreç içinde çözülmekte olduğu fikrini besler. Bu anlatı, Avrupa’dan Türkiye’ye kadar geniş bir coğrafyada yaygın kabul görmüştür. Ancak bu yaklaşım, köylerin ortadan kalkışını yalnızca sonuçlar düzeyinde ele alır; sürecin arkasındaki yapısal dinamikleri görünmez kılar. Oysa köylerin çözülmesi, basit bir nüfus hareketi değil; mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi, üretim biçimlerinin dönüştürülmesi ve yaşam alanlarının sermaye birikimi süreçlerine açılmasıyla şekillenen tarihsel bir tasfiye sürecidir.
Bu makale, Avrupa’da yüzyıllara yayılan köy tasfiyesi ile Türkiye’de son on yıllarda hızlanan kırsal dönüşümü karşılaştırmalı bir perspektifle ele almayı amaçlamaktadır.
Temel iddia şudur: Avrupa’da köylerin tasfiyesi uzun süreye yayılarak görünmezleşmiş, Türkiye’de ise zamanın sıkışmasıyla birlikte hızlanmış ve daha yıkıcı bir karakter kazanmıştır.
Avrupa’da Köylerin Tasfiyesi: Uzun Süreli Bir Tarihsel Süreç
Avrupa’da köylerin tasfiyesinin tarihsel kökenleri, erken modern dönemde İngiltere’de ortaya çıkan Çitleme Hareketi (Enclosure Movement) ile birlikte belirginleşir. Bu süreçte ortak kullanımda olan mera ve tarım alanları özel mülkiyete dönüştürülmüş, köylülerin müştereklere erişimi sistematik biçimde sınırlandırılmıştır. Çitlemeler ekonomik bir dönüşüm olma yanında köylülerin yaşam alanlarından koparılması anlamına gelmiştir. Geçim araçlarını kaybeden köylüler, köyde kalma koşullarını yitirerek kentlere göç etmek zorunda kalmıştır.
Bu dönüşüm, 18. ve 19. yüzyıllarda Sanayi Devrimi ile birlikte hız kazanmıştır. Sanayileşme, kır nüfusunu ucuz işgücü olarak kentlere çekmiş; köylü üreticiliği çözülürken ücretli emek ilişkileri yaygınlaşmıştır. Bu süreçte köyler nufus kaybına maruz kalmakla birlikte üretim ve yaşam biçimi olarak da dönüşmüştür.
20. yüzyılda ise köylerin tasfiyesi yeni bir evreye girmiştir. Tarımın mekanizasyonu, kimyasal girdilerin yaygınlaşması ve üretimin ölçek büyütmeye dayalı yeniden örgütlenmesi, küçük üreticilerin sistem dışına itilmesine yol açmıştır. Özellikle Avrupa Birliği çerçevesinde uygulanan politikalar, büyük ölçekli üretimi teşvik ederek küçük köylü üreticiliğini marjinalleştirmiştir. Bu aşamada tasfiye, doğrudan zorlayıcı müdahalelerden ziyade piyasa mekanizmaları ve politika tercihleri aracılığıyla gerçekleşmiştir.
Tüm bu süreçler birlikte değerlendirildiğinde, Avrupa’da köylerin tasfiyesi yaklaşık üç yüzyılı aşan bir zaman dilimine yayılmıştır. Bu uzun süre, dönüşümün kademeli olarak gerçekleşmesine, toplumsal dirençlerin ve uyum mekanizmalarının gelişmesine olanak tanımıştır. Böylece köylerin çözülmesi, ani bir yıkım değil, tarihsel olarak katmanlaşmış bir dönüşüm süreci olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye’de Köylerin Tasfiyesi: Zamanın Sıkışması ve Hızlandırılmış Yıkım
Türkiye’de köylerin tasfiyesi, Avrupa’daki gibi yüzyıllara yayılan bir süreçten ziyade, çok daha kısa bir zaman diliminde yoğunlaşmıştır. Cumhuriyet’in erken döneminde köylü üreticiliği belirli ölçülerde korunmuş olmakla birlikte, 1950’lerden itibaren tarımda makineleşme ve kırdan kente göç süreci başlamıştır. Ancak bu sürecin asıl kırılma noktası, 1980 sonrası neoliberal politikalarla birlikte ortaya çıkmıştır.
24 Ocak kararlarıyla tarımın piyasa koşullarına açılması, devlet desteklerinin azaltılması ve küçük üreticinin korunmasına yönelik mekanizmaların zayıflatılması, köylü üreticiliğinin çözülmesini hızlandırmıştır. Tarımsal üretim giderek daha fazla piyasa bağımlı hale gelirken, küçük üreticiler ekonomik olarak sürdürülemez koşullarla karşı karşıya kalmıştır.
2000’li yıllardan itibaren ise köylerin tasfiyesi yeni bir boyut kazanmıştır. Madencilik, enerji ve büyük altyapı projeleri aracılığıyla kırsal alanlar doğrudan sermaye birikimi süreçlerine açılmıştır. Mera, orman ve su gibi müşterekler yoğun biçimde ticarileştirilirken, köyler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda fiziksel ve ekolojik olarak da baskı altına girmiştir. Bu süreçte köyler, yaşanamaz hale gelerek fiili bir boşalmaya zorlanmaktadır.
6360 sayılı yasa ile köylerin idari statüsünün kaldırılması ve mahalleye dönüştürülmesi ise bu tasfiye sürecinin hukuki boyutunu oluşturur. Bu düzenleme, köylerin tüzel kişiliğini ortadan kaldırarak müşterekler üzerindeki yerel denetimi zayıflatmış ve merkezi karar alma süreçlerini güçlendirmiştir.
Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de köylerin tasfiyesinin özellikle son otuz yıl içinde yoğunlaştığı görülmektedir. Avrupa’da üç yüzyıla yayılan dönüşüm, Türkiye’de birkaç on yıla sıkışmış; bu da sürecin çok daha hızlı ve yıkıcı bir karakter kazanmasına yol açmıştır.
Karşılaştırmalı Analiz: Süre, Yoğunluk ve Şiddet
Avrupa ve Türkiye deneyimleri karşılaştırıldığında, köylerin tasfiyesinde benzer yapısal dinamiklerin farklı zaman ölçeklerinde işlediği görülür. Her iki bağlamda da köylülerin üretim araçlarından koparılması, mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve üretim biçimlerinin kapitalist sistemle uyumlu hale getirilmesi temel belirleyicilerdir. Ancak bu süreçlerin gerçekleşme hızı, ortaya çıkan toplumsal sonuçları doğrudan etkilemektedir.
Avrupa’da uzun zamana yayılan tasfiye süreci, dönüşümün kademeli olarak gerçekleşmesine olanak tanımış; köylü toplulukları farklı biçimlerde uyum sağlayabilmiş ya da direnç geliştirebilmiştir. Türkiye’de ise zamanın sıkışması, bu tür uyum ve direnç mekanizmalarının gelişmesini zorlaştırmış; köylerin çözülmesini daha ani ve sert bir deneyim haline getirmiştir.
Bu bağlamda zaman, yalnızca niceliksel bir fark değil; aynı zamanda sürecin niteliğini belirleyen temel bir unsurdur. Avrupa’da “yavaş tasfiye” olarak tanımlanabilecek süreç, Türkiye’de “hızlandırılmış yıkım” biçimini almıştır.
Sonuç
Avrupa’dan Türkiye’ye uzanan karşılaştırmalı tarihsel analiz, köylerin ortadan kalkışının doğal ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Köyler, farklı dönemlerde ve farklı araçlarla, ancak benzer mantıklar çerçevesinde tasfiye edilmiştir. Avrupa’da bu tasfiye zamana yayılarak görünmezleşmiş, Türkiye’de ise zamana sıkışarak yoğunlaşmış ve yıkıcı bir karakter kazanmıştır.
Bu nedenle köylerin bugünkü durumunu anlamak için yalnızca demografik göstergelere bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, köylerin hangi tarihsel süreçler içinde, hangi politik ve ekonomik müdahalelerle dönüştürüldüğünü ortaya koymaktır. Bu perspektif, köylerin “yok olduğu” değil, belirli koşullar altında “yok edildiği” gerçeğini görünür kılar.
Sonuç olarak şu tespiti yapmak mümkündür:
Köyler kendiliğinden yok olmaz; tarihsel olarak tasfiye edilir.
Ve bu sürecin Avrupa’da yavaş, Türkiye’de ise hızlandırılmış olması geçmişte neler yaşandığını açıklamakla birlikte bugün köylerin hangi hızla yok edildiğini ve eğer bu gidişat değişmezse gelecekte köyleri nasıl bir kaderin beklediğini de belirleyen temel unsurlardan biridir.
İsmail Akyıldız, 24 Nisan 2026
NOT: Bu yazı Batı Karadeniz Çevre Platformu’ndan Çetin Yılmaz ile konu hakkında yapmış olduğumuz tartışmalar işığında kaleme alınmıştır. Kendisine katkıları dolayısıyla teşekkür ediyorum.
