Köy Hakkı ve köylünün kendi kaderini tayin iradesi
Köyün Hikâyesi, Köylünün Kaderi
Türkiye’de köylerin hikâyesi, köylünün kendi kaderiyle kurduğu ilişkinin hikâyesidir. Bu hikâyede devlet her zaman vardır; ancak her zaman aynı yerde durmaz. Bir dönem köye gelir, köyü dönüştürmek ister, başka bir dönemde geri çekilir ve fakat köyün kapısını başka güçlere açar. Köy meselesini anlamanın en doğru yolu, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olup olmadığına bakmaktır. Aslında asıl sorun köylerin varlığı kadar köylünün özne olup olmadığıdır. Köy Enstitüleri ile bugün yaşanan köy yağması arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Bugün bu sorunun yanıtı açıktır: Köylü ya kendi kaderinin öznesi olacak ya da başkalarının kararlarıyla yerinden edilecektir.
Köy Enstitüleri: Yaşamı Kurma İradesi ve Sınırları
Köy Enstitüleri dönemi köylünün hafızasında çelişkili ama güçlü bir yer tutar. Çünkü bu dönem, köyde yaşamın yeniden kurulduğu, üretimin bilgiyle buluştuğu ve köylünün kendi gücünü fark etmeye başladığı bir zaman dilimidir. Devlet köye gelmiş, okul kurmuş, üretimle eğitimi birleştirmiş ve köyde kalmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Bu durum köylüler için bir özgüven kazanımıdır. İlk kez köylü, kendi emeğiyle kurduğu hayatın bir değer taşıdığını hissetmiştir. Ancak bu süreçte yol yordam köylü tarafından çizilmemiştir. Köylü, kendi adına yapılan bir dönüşümün parçası olmuştur sadece. Bu nedenle o dönemin köylüsü hem güçlenmiş hem de içten içe şunu hissetmiştir: “Bu bizim kendi irademizle kurduğumuz bir düzen değil, bizim için kurulan bir düzendir.” Yani köylü özneleşme yolunda bir adım atmıştır, ama kendi yolunu kendisi çizmemiştir.
Neoliberal Dönüşüm: Köyün Kaynak Alanına İndirgenmesi
Bugün ise köylünün karşı karşıya olduğu tablo bu sınırlı güçlenme halinden sert bir kopuşu ifade eder. Devlet köyü ve köylüyü onlar adına ve “yararına” dönüştürmeye çalışan bir aktör olmaktan çıkmış, köyleri piyasa güçlerine açan bir düzen kurucu haline gelmiştir. Toprak artık yaşamın zemini değil, ekonomik değerin nesnesi olarak görülmektedir. Su, orman ve mera korunması gereken varlıklar olarak resmedilse de, bu defa işletilmesi gereken “kaynaklar” olarak ele alınmaktadır. Bu dönüşüm köylünün hayatında doğrudan karşılık bulmaktadır. Üretim giderek zorlaşmakta, yaşam alanları daralmakta ve köyde kalmak bir tercih değil, giderek imkânsızlaşan bir mücadele haline gelmektedir. Devlet bu süreçte geri çekilmemiştir; tersine, şirketlerin önünü, köyün kapısını sermayeye açmış ve köylüyü adeta terk etmiş, yalnız bırakmıştır.
Köy Yağması: Tasfiye ve Yerine Karar Verme Süreci
Köylü bugün şunu açıkça görmektedir: Eskiden köy için ne yapılacağına dair kararlar bizim adımıza alınıyordu; bugün ise bizim fikrimiz sorulmadan, biz yok sayılarak doğrudan bizim yerimize karar veriliyor. Bu fark, köylerin kaderinin nasıl değiştiğini gösterir. Bu, köylünün toprağında yaşama iradesinin giderek zayıflatılmasına neden olmaktadır. Köyler kendiliğinden çözülmemekte; yaşanamaz hale getirilerek boşaltılmaktadır. Köy yağması dediğimiz süreç de budur. Köyler birer birer terk edilmiyor; sistematik biçimde yaşam dışına itiliyor. Bu bir gelişme değil, açık bir yağma ve tasfiye düzenidir.
Bergama’dan Tirebolu’ya: Köylünün Söz Hakkı Mücadelesi
Bu tablo karşısında köylünün sessiz kaldığı söylenemez. Bergama’da altın madenciliğine karşı başlayan direnişten Akbelen’de ormanını ve zeytinliğini savunan köylülerden Tirebolu’nun Söke köyüne uzanan hat, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma iradesinin açık ifadesidir. Bu mücadeleler köylünün doğa ve yaşamı koruma çabasıyla birlikte kendi kaderini belirleme mücadelesidir. “Bizim başka gidecek yerimiz yok!” diyen köylü, aslında yalnızca bir mekânı değil, bir yaşam biçimini savunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu söz, bir haykırıştır: Bu topraklar bizimdir ve biz burada yaşamaya devam edeceğiz.
Özneleşmenin Bedeli: Direniş, Baskı ve Tutuklamalar
Bu süreçte ortaya çıkan figürler, köylünün özneleşme talebinin somut temsilcileri haline gelmektedir. Cemil Aksu ve Esra Işık gibi isimler, köylünün kendi kaderini sahiplenme iradesinin görünür hale gelmiş biçimleridir. Onların tutuklanması ya da hedef haline getirilmesi, sorunun sadece çevre/ekoloji meselesi olmadığını; doğrudan doğruya bir irade mücadelesi olduğunu göstermektedir. Bugün yargılanan, köylünün toprağına, suyuna ve yaşamına sahip çıkma hakkıdır, var olma hakkıdır.
Köy Enstitülerinden Bugüne: Hizaya Sokma ile Yok Etme Arasında
Köy Enstitüleri dönemi ile bugünkü süreç arasındaki temel fark burada netleşir. Köy Enstitüleri köylüyü “korumaya” ve dönüştürmeye çalışırken onu belirli bir hizaya sokmayı da hedeflemiştir; bugünkü eğilim ise köylüyü doğrudan yaşam alanından çıkarma, kovma, uzaklaştırma yönündedir. Bu nedenle bugünkü durum açık bir tasfiye sürecidir. Dün köylüye yön verilmek isteniyordu, bugün köylünün varlığı ortadan kaldırılmak isteniyor.
Köy Hakkı: Köylünün Kendi Yaşamını Kurma Hakkı
İşte tam da bu nedenle “Köy Hakkı” kavramı hayati bir anlam taşır. Köy Hakkı, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olması demektir. Toprak, su ve üretim ile ilgili kararların dışarıdan belirlenmesine karşı köylünün kendi sözünü kurması demektir. Ne devletin yukarıdan kurduğu bir düzen ne de şirketlerin dayattığı bir çıkar ve rant ilişkisi köyün kaderini belirleyebilir. Köy, içinde yaşayanların kurduğu bir yaşamdır ve o yaşamın sahibi köylünün kendisidir. Köy Hakkı, köylünün “buradayım ve karar benim” deme iradesidir.
Köy Enstitülerinden bugüne uzanan süreç, köylünün konumunun nasıl değiştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Geçmişte köylü, devletin belirlediği bir çerçevede dönüştürülmeye çalışılmış; bugün ise köylü, şirketlerin belirlediği bir sürecin içine çekilerek yaşam alanından koparılmakta, uzaklaştırılmaktadır. Ancak bu süreç aynı zamanda güçlü bir karşı çıkışı da doğurmaktadır. Bergama’dan Tirebolu Söke’ye uzanan direnişler, köylünün kendi kaderini sahiplenme iradesinin sürdüğünü göstermektedir.
Sonuç olarak açıkça ifade etmek gerekir: Köylüler kendi kaderlerini ne devletin dönemsel politikalarına ne de şirketlerin doymak bilmez rant anlayışına terk edecektir. Köylerin geleceği, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olduğu ölçüde mümkündür.
Köy Enstitülerinden Köy Yağmasına!
Köy Hakkı ve köylünün kendi kaderini tayin iradesi
Köyün Hikâyesi, Köylünün Kaderi
Türkiye’de köylerin hikâyesi, köylünün kendi kaderiyle kurduğu ilişkinin hikâyesidir. Bu hikâyede devlet her zaman vardır; ancak her zaman aynı yerde durmaz. Bir dönem köye gelir, köyü dönüştürmek ister, başka bir dönemde geri çekilir ve fakat köyün kapısını başka güçlere açar. Köy meselesini anlamanın en doğru yolu, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olup olmadığına bakmaktır. Aslında asıl sorun köylerin varlığı kadar köylünün özne olup olmadığıdır. Köy Enstitüleri ile bugün yaşanan köy yağması arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Bugün bu sorunun yanıtı açıktır: Köylü ya kendi kaderinin öznesi olacak ya da başkalarının kararlarıyla yerinden edilecektir.
Köy Enstitüleri: Yaşamı Kurma İradesi ve Sınırları
Köy Enstitüleri dönemi köylünün hafızasında çelişkili ama güçlü bir yer tutar. Çünkü bu dönem, köyde yaşamın yeniden kurulduğu, üretimin bilgiyle buluştuğu ve köylünün kendi gücünü fark etmeye başladığı bir zaman dilimidir. Devlet köye gelmiş, okul kurmuş, üretimle eğitimi birleştirmiş ve köyde kalmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Bu durum köylüler için bir özgüven kazanımıdır. İlk kez köylü, kendi emeğiyle kurduğu hayatın bir değer taşıdığını hissetmiştir. Ancak bu süreçte yol yordam köylü tarafından çizilmemiştir. Köylü, kendi adına yapılan bir dönüşümün parçası olmuştur sadece. Bu nedenle o dönemin köylüsü hem güçlenmiş hem de içten içe şunu hissetmiştir: “Bu bizim kendi irademizle kurduğumuz bir düzen değil, bizim için kurulan bir düzendir.” Yani köylü özneleşme yolunda bir adım atmıştır, ama kendi yolunu kendisi çizmemiştir.
Neoliberal Dönüşüm: Köyün Kaynak Alanına İndirgenmesi
Bugün ise köylünün karşı karşıya olduğu tablo bu sınırlı güçlenme halinden sert bir kopuşu ifade eder. Devlet köyü ve köylüyü onlar adına ve “yararına” dönüştürmeye çalışan bir aktör olmaktan çıkmış, köyleri piyasa güçlerine açan bir düzen kurucu haline gelmiştir. Toprak artık yaşamın zemini değil, ekonomik değerin nesnesi olarak görülmektedir. Su, orman ve mera korunması gereken varlıklar olarak resmedilse de, bu defa işletilmesi gereken “kaynaklar” olarak ele alınmaktadır. Bu dönüşüm köylünün hayatında doğrudan karşılık bulmaktadır. Üretim giderek zorlaşmakta, yaşam alanları daralmakta ve köyde kalmak bir tercih değil, giderek imkânsızlaşan bir mücadele haline gelmektedir. Devlet bu süreçte geri çekilmemiştir; tersine, şirketlerin önünü, köyün kapısını sermayeye açmış ve köylüyü adeta terk etmiş, yalnız bırakmıştır.
Köy Yağması: Tasfiye ve Yerine Karar Verme Süreci
Köylü bugün şunu açıkça görmektedir: Eskiden köy için ne yapılacağına dair kararlar bizim adımıza alınıyordu; bugün ise bizim fikrimiz sorulmadan, biz yok sayılarak doğrudan bizim yerimize karar veriliyor. Bu fark, köylerin kaderinin nasıl değiştiğini gösterir. Bu, köylünün toprağında yaşama iradesinin giderek zayıflatılmasına neden olmaktadır. Köyler kendiliğinden çözülmemekte; yaşanamaz hale getirilerek boşaltılmaktadır. Köy yağması dediğimiz süreç de budur. Köyler birer birer terk edilmiyor; sistematik biçimde yaşam dışına itiliyor. Bu bir gelişme değil, açık bir yağma ve tasfiye düzenidir.
Bergama’dan Tirebolu’ya: Köylünün Söz Hakkı Mücadelesi
Bu tablo karşısında köylünün sessiz kaldığı söylenemez. Bergama’da altın madenciliğine karşı başlayan direnişten Akbelen’de ormanını ve zeytinliğini savunan köylülerden Tirebolu’nun Söke köyüne uzanan hat, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma iradesinin açık ifadesidir. Bu mücadeleler köylünün doğa ve yaşamı koruma çabasıyla birlikte kendi kaderini belirleme mücadelesidir. “Bizim başka gidecek yerimiz yok!” diyen köylü, aslında yalnızca bir mekânı değil, bir yaşam biçimini savunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu söz, bir haykırıştır: Bu topraklar bizimdir ve biz burada yaşamaya devam edeceğiz.
Özneleşmenin Bedeli: Direniş, Baskı ve Tutuklamalar
Bu süreçte ortaya çıkan figürler, köylünün özneleşme talebinin somut temsilcileri haline gelmektedir. Cemil Aksu ve Esra Işık gibi isimler, köylünün kendi kaderini sahiplenme iradesinin görünür hale gelmiş biçimleridir. Onların tutuklanması ya da hedef haline getirilmesi, sorunun sadece çevre/ekoloji meselesi olmadığını; doğrudan doğruya bir irade mücadelesi olduğunu göstermektedir. Bugün yargılanan, köylünün toprağına, suyuna ve yaşamına sahip çıkma hakkıdır, var olma hakkıdır.
Köy Enstitülerinden Bugüne: Hizaya Sokma ile Yok Etme Arasında
Köy Enstitüleri dönemi ile bugünkü süreç arasındaki temel fark burada netleşir. Köy Enstitüleri köylüyü “korumaya” ve dönüştürmeye çalışırken onu belirli bir hizaya sokmayı da hedeflemiştir; bugünkü eğilim ise köylüyü doğrudan yaşam alanından çıkarma, kovma, uzaklaştırma yönündedir. Bu nedenle bugünkü durum açık bir tasfiye sürecidir. Dün köylüye yön verilmek isteniyordu, bugün köylünün varlığı ortadan kaldırılmak isteniyor.
Köy Hakkı: Köylünün Kendi Yaşamını Kurma Hakkı
İşte tam da bu nedenle “Köy Hakkı” kavramı hayati bir anlam taşır. Köy Hakkı, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi olması demektir. Toprak, su ve üretim ile ilgili kararların dışarıdan belirlenmesine karşı köylünün kendi sözünü kurması demektir. Ne devletin yukarıdan kurduğu bir düzen ne de şirketlerin dayattığı bir çıkar ve rant ilişkisi köyün kaderini belirleyebilir. Köy, içinde yaşayanların kurduğu bir yaşamdır ve o yaşamın sahibi köylünün kendisidir. Köy Hakkı, köylünün “buradayım ve karar benim” deme iradesidir.
Sonuç: Köylünün Kaderi Köylünün Dudakları Arasındadır
Köy Enstitülerinden bugüne uzanan süreç, köylünün konumunun nasıl değiştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Geçmişte köylü, devletin belirlediği bir çerçevede dönüştürülmeye çalışılmış; bugün ise köylü, şirketlerin belirlediği bir sürecin içine çekilerek yaşam alanından koparılmakta, uzaklaştırılmaktadır. Ancak bu süreç aynı zamanda güçlü bir karşı çıkışı da doğurmaktadır. Bergama’dan Tirebolu Söke’ye uzanan direnişler, köylünün kendi kaderini sahiplenme iradesinin sürdüğünü göstermektedir.
Sonuç olarak açıkça ifade etmek gerekir: Köylüler kendi kaderlerini ne devletin dönemsel politikalarına ne de şirketlerin doymak bilmez rant anlayışına terk edecektir. Köylerin geleceği, köylünün kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olduğu ölçüde mümkündür.
Köy Hakkı, bu özneleşmenin adıdır.
Köyler bizimdir,
Yaşam bizimdir,
Karar bizimdir!