Ali Bülent Erdem ile Söyleşi; “Gıda Egemenliği her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır!”

0

.

Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşileri Çiftçiler Sendikası Çiftçi Sen kurucu genel başkanı Ali Bülent Erdem ile devam ediyor;

Ekolojik krizin ve gıda krizinin çözümü için küçük çiftçilerin önerisi bellidir: Gıda egemenliği mücadelesini inşa etmek. Gıda egemenliği sadece sağlıklı gıdayı üreterek tüketicilere ulaştırma meselesiyle ilgili teknik bir konu değildir. Gıdanın meta olmaktan çıkarılması, ekosistemlerin korunabilmesi ve piyasayla hesaplaşma işidir ve politik bir mücadeledir. Gıda politikalarının küresel tarım ve gıda şirketlerinin ve onların kontrolündeki piyasalar tarafından değil, gıdayı üretenler ve ihtiyaç duyanlar tarafından belirlenmesini savunur. İnsanlığın, yaşamın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, eko sistemlerin tahrip edilmesine neden olan IMF, Dünya Bankası, DTÖ’ne karşı durur, onların her dediklerini yapan hükümetlerle mücadele eder. İki cümleyle anlatılmaya çalışılan Gıda Egemenliği bu perspektifle her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır.

Mali’nin Nyeleni köyünden başlayarak yapılan bütün gıda egemenliği toplantılarında ve eylemlerinde küçük çiftçilerle beraber balıkçılar, yerli topluluklar, kır işçileri, topraksızlar, göçmenler, göçerler, çobanlar, kadınlar, gençler, tüketiciler, çevre ve kent hareketleri, ekolojistler vb. yer almış mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürmek çabası içine girmişlerdir.

Söyleşi: İsmail Akyıldız / 20 Haziran 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Doğal olarak sorular ekoloji hareketiyle ilgili olarak sorulmuş. Çiftçiler açısından ekolojinin ne ifade ettiğinin anlaşılabilmesi için, tarımla ekoloji arasındaki ilişkinin nasıl olduğu ve nasıl geliştiği konusundan bir iki söz söylemek gerekiyor. Eğer gezegenin ekosistemlerine hiç dokunulmamış olsaydı,  bugün çok daha güçlü bir bitki örtüsü ve fauna var olacaktı. Tarımsal üretim başlamamış olacağından insan nüfusu da bugünkü gibi olmayacaktı. Dünyanın var olan kaynakları bilim insanlarının söylediğine göre avcılık ve toplayıcılıkla en fazla beş yüz bin insanı ancak besleyebilecekti.

Bir mucizenin yani tohumun bulunması ve tarımsal üretimin başlamasıyla insanlığın kaderi değişti, toprağa bağlı olarak yaşamaya başladı, site devletlerden başlayarak bugünkü devletlere ve devasa kentlere gelindi.

İlk tarım uygulamaları su kaynaklarının yakınında, suların taşıdığı alüvyonlar üzerinde, zaten verimli ve düzleştirme gerektirmeyen topraklarda yapıldı. Giderek yaygınlaşarak her bölgeye özgü tarım biçimleri ortaya çıktı. Bitki ve hayvan yetiştirilmeye başlanmasıyla ekolojik sistemler ciddi olarak alt üst edildi. Daha verimli olan bitki çeşitleri kültüre alındı, daha kolay evcilleşebilecek hayvanlar seçildi. Ormanlar kesilerek tarıma açıldı. Teraslamalar yapıldı. Benzeri bir çok uygulamalar ekolojik yapıyı etkiledi.  

Bitkilerin özelliği fotosentez yapabilme yeteneklerine sahip olmasıdır. Bitkiler güneş ışığı, su, toprak ve havadan aldıkları unsurlarla insanların ve hayvanların kullanacağı besin enerjisini sağlarlar. Burada toprağın yaratıcı gücü önemlidir. Onun için bitki atıkları ve hayvan dışkıları toprağa besleyiciler olarak döndürülür. Nadas yöntemleri uygulanılır. Bitkisel üretimle hayvan yetiştiriciliği bir arada yapılır, çünkü bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliğinin birbirlerini tamamlar. Tarımın doğal döngüsü içinde sistemin kendisini yenileme özelliği vardır ve “işlenmiş ekosistem” olarak adlandırılır.

“İşlenmiş ekosistem” ile doğal ekosistem karşılıklı etkileşim içerisindedir. Birinde yaşanan bir değişim diğerini etkiler, ekolojik tarım için doğal ekolojinin önemi büyüktür. Günümüzden örnek vermek gerekirse, Doğu Karadeniz’de üreticinin korkulu rüyası haline gelen, bitkinin özsuyunu çeken vampir kelebekler doğal ekosistemin HES’lerle bozulmasının sonucudur. Vampir kelebeklerin lavraları ile beslenen ve popülasyonunun artmasını engelleyen yusufçukların yaşam alanları olan derelerin yok edilmesi yusufçukları yok ederken, vampir kelebek istilasına neden olmuştur. Balıkesir Havran’da benzer bir durum yaşanmıştır. Yarasaların yaşadığı mağaraların baraj nedeniyle yok edilmesi sonucu zeytin sineği popülasyonu artmıştır.

Binlerce yıl tarım toplulukları olarak yaşayan insanlığın kabaca ve özetle ekoloji ile bağlantısı böyleydi. Endüstrinin tarıma müdahalesi bu bağlantıyı kopardı. Mono ekimle başlayan süreç makinelerin, kimyasal gübrelerin, kimyasal zehirlerin, hormonların, hibrit tohumların, GDO’lu tohumların tarımsal üretime girmesiyle devam etti. Ekolojik ilkeler endüstriyel tarım için yok sayıldı. Amaçlanan birim alandan en fazla ürünü elde etmekti. Tarlalar bir yandan girdilerin girdiği diğer ürünlerin çıktığı üstü açık fabrikalara dönüştü. Bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliği birbirinden ayrıldı. Hayvanlar dar alana sıkıştırılarak otlakları, çayırları, meraları görmeden yaşatıldı. Güneşten besin enerjisi elde etme faaliyeti olan tarımsal üretim petrolden besin enerjisi elde etmeye dönüştü. Biyoçeşitlilik azaldı.

Görüldüğü gibi, tarımın ekosistemler ile bağlantısı yapılan üretim tarzına göre değişmektedir. Ekolojik köylü tarımı yapan küçük çiftçilerin mücadelesinin ekoloji mücadelesiyle birlikteliğinin ne kadar önemli olduğu açıktır. Küçük çiftçilerin mücadele birikimleri ekoloji mücadelesinin güçlenmesi anlamına da gelir.

Bugün 200 milyon üyesiyle La Via Campesina küçük çiftçilerin en büyük politik küresel örgütüdür ve Çiftçi Sen 2004 yılından itibaren bu örgütün üyesidir. Daha sonra DTÖ’ye dönüşecek GATT (Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması) Uruguay görüşmelerinde tarım ile ilgili kararların görüşülmeye başlanmasıyla 1993 yılında İsviçre’nin Mons köyünde La Via Campesina kuruldu. GATT, 1995 yılında DTÖ’ye dönüştü ve tarım ürünleri serbest ticarete konu edildi.

La Via Campesina 1996 yılında BM-FAO’nun düzenlediği Dünya Gıda Zirvesinde ilk defa Gıda Egemenliği kavramını dillendirdi. Ardından 2007’de Mali’de Köylülerin, kır işçilerinin, balıkçıların, yerli halkların, göçerlerin, ekoloji hareketlerinin 80 ülkeden gelen temsilcileriyle Gıda Egemenliği deklarasyonu yayınlandı. O günden sonra dünyanın her yerinde topraklarımızı, tohumlarımızı, bölgelerimizi, sularımızı, hayvanlarımızı, biyo çeşitliğimizi koruyacak ekoljik köylü tarımı temelli daha adil bir gıda sistemi için, halkın gıda sistemini kurmak için mücadele başladı.

Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/ oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

Ekosistemi tahrip eden uygulamalar, bu uygulamalara endüstriyel tarım tarzının kendisi de dahildir, hayvanların kapalı alanlarda tutulması yaşadığımız salgının nedenidir. Virüsler mutasyona uğrayarak yeni konukçular aramakta ve Koronovirüs  salgınları ortaya çıkmaktadır, son yaşadığımız Covid19 pandemisi onlardan biridir.  “Bu arada, doğaya karşı zaferlerimizle fazla böbürlenmeyelim. Her birinin öcünü teker teker bizden alıyor. Her bir zafer hiç kuşku yok ki ilk kertede bize beklediğimiz sonuçları getiriyor ama ikinci ve üçüncü kertede çoğunlukla ilk sonuçları tahrip eden tümüyle farklı ve öngörülemeyen etkilere yol açıyor.” F. Engels’in söylediği gibi doğa öcünü bizlerden çok acı sonuçlarıyla alıyor.

 Bugüne kadar uygulanan politikalarda ısrar edilmesi insanlığı yeni salgınlarla karşı karşıya bırakacak ve hatta insan türünün devamını riske sokacaktır. Yine tarım ve gıda açısından bakıldığında endüstriyel tarım uygulamaları virüslerin ortaya çıkmasında rol oynadıkları gibi virüsle mücadelede gerekli olan güçlü bağışıklık sistemlerinin zayıflamasında da rol oynamaktadır. Çeşitliliği azalttığı gibi ürünlerin eski besleyici özellikleri de kalmamaktadır. Ekosistemler ve gıda sistemleri ile bağlantılı bir salgın yaşadığımız bilim insanları tarafından da ifade edilmektedir. İnsan  sağlığını tehdit eden pandemi, daha fazla insanı ekoloji ve tarım konusunda duyarlı hale getirmiştir ve mücadelenin kendisi için bu bir olanaktır.

Salgının dünyanın her bölgesine hızla yayılmaya başlamasıyla birlikte neredeyse her ülkenin yetkilileri yaptığı açıklamalarda dünyada artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını söylemişlerdir. Görüyoruz ki; yürüttükleri politikalarda en ufak bir değişiklik olmamaktadır, yine rant için doğa tahribatına devam edilmekte, yine endüstriyel tarım temelli şirket tarımcılığının önü açılmaktadır.

Ülkemizde de pandemi sürecinin bile durduramadığı rant için kırsal alan tahribatı hız kesmeden devam etmektedir. İktidarın kırsal alana yönelik bu uygulamaları tepkiyle ve direnişle karşılaşmaktadır. Çoğunlukla saldırıya maruz kalan köylülerin ve bir gurup ekolojist veya çevrecinin katıldığı bu direnişler lokal kalmakta ya yenilmekte, ya da sönümlenmektedir.

Elbette farklı olanları da vardır. Örneğin meclise yedi kez gelen Zeytin Yasası çıkarılamamıştı. Yasa’nın çıkmaması için mücadeleyi yürütenler belki de o güne kadar yan yana gelememiş, gelmemiş kurum, topluluk ve bireylerden oluşmuştu. Zeytin üreticilerinin, tüketicilerinin, zeytin kültürüne sahip çıkanların, doğa dostlarının, ekolojistlerin, çevrecilerin, kent hareketlerinin verdikleri ortak mücadele, aslında bizlere ipucunu vermektedir.

Yaşadığım kentten de bir örnek vermek istiyorum. 301 madencinin katliamından hemen sonra Soma’nın Yırca köyünde Kolin termik santral yapmak istemiş, direnişle karşılamıştı. Kolin 6600 ağacı katletmesine rağmen santrali oraya yapamadı. Kolin bu kez Soma’nın Kayrakaltı köyünün topraklarını satın aldı. 2001 yılında Tütün Yasası çıkmış, tütün ve tütüncülüğümüz küresel tütün kartellerinin insafına terk edilmişti. Tütüncülükten para kazanamayan köylüler topraklarını satmış, santralde iş bulacaklarını düşünmüşlerdi. Kolin santralin bir bölümü bitirdi ve çalıştırmaya başladı. Köylülerin bir bölümü bugün pişman ama olan olmuştu. Direnişlerin esas özneleri olan köylüleri topraktan koparan tarım politikalarına karşı mücadele etmeden kalıcı bir başarı şansı olamayacağı açıktır.

Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

Bugün yaşadığımız pandeminin kendisi küresel ekolojik krizin yansımasıdır. Yine değişken hava koşulları, ani sıcaklık ve soğukluk, don ve sel gibi hava olayları küresel ekolojik kriz temelli küresel iklim değişikliğinin sonucudur ve tarımsal üretimi vurmaktadır. Yaşanan salgınla beraber ekonomik olarak zor duruma düşmüş, geçim sıkıntısı içindeki geniş kitleleri saran korku, gıda krizi ve onun ortaya çıkaracağı açlık korkusudur. Tarım ve gıdanın denetiminin ve kontrolünün şirketlerin eline büyük oranda geçmiş olması açlık korkusunu daha da büyütmektedir.

 Bugün dağlar, taşlar, ovalar, akarsular, sular, denizler, ormanlar, vadiler, yaylalar, otlaklar, meralar aklımıza gelen gelmeyen her şey ama her şey sermayenin hizmetine sunulmuş durumdadır. Ülkenin en ücra köşesi dahi rant uğruna tahrip edilmektedir. Şimdi bu saldırılardan hangisi diğerlerine göre daha yakıcı diye sorarsanız, herkesten farklı cevap alırsınız. Çünkü insan neresi ağrıyorsa orası üzerinden düşünür. Bu soru Soma’da yaşayan biri olarak bana sorulduğunda cevabım açıktır: termik santraller, madencilik faaliyetleri, çimento fabrikaları, taş ocakları, RES’ler, yetmedi şimdi GES’ler. Küçük bir yerde bile saldırının boyutunun büyüklüğünü görüyor musunuz! Kül, sulama, soğutma barajlarından bahsetmedim bile. Aynı soruyu aynı ilin ilçeleri olan Alaşehir ve Salihli’de sorarsanız JES diyeceklerdir. Gördes ve Turgutlu’da sorarsanız, nikel madeni.

Bu soru farklı bölgelerde çok daha çeşitlenmektedir. Her ilde farklı olduğu gibi, her ilçede hatta her köyde farklı olabilmektedir. Şunu söyleyebiliriz ki, şirketlerin adları farklı olsa da kaynakları bir ve aynıdır.

 Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

Bir önceki sorudan devam edersek, sorunun kaynağı üzerinde durmak gerekir Doğanın ve insanlığın maruz kaldığı bütün bu saldırıların kaynağı bir ve aynıdır. Kapitalist sistemin kendi krizini atlatabilmesi için insanı sömürdüğü gibi doğayı acımasızca sömürmesidir.

Bilindiği gibi, kapitalizm 1970’li yıllarda yaşadığı krizini aşabilmek için neo-liberal politikaları uygulamaya sokmuştu. Hedeflenen devletin her alandan çekilmesi, çok uluslu sermayenin önündeki bütün engellerin dünya ölçeğinde kaldırılmasıydı. Bunun için sosyal devlet anlayışı terk edilerek kamu harcamaları azaltıldı, özelleştirilmeler yapıldı, esnek üretim, taşeronlaşma yaygınlaştırılarak çalışanlar örgütsüzleştirildi. Devlet tarımdan çekildi, tarım şirketleştirilmeye başlandı, kırsal alan boşalmaya başladı.

Kapitalizmin kendini yeniden yapılandırma süreci yeni düzenlemeleri de gerektiriyordu. Devreye IMF ve Dünya Bankası girdi ve onların marifetiyle borç batağı içerisinde olan ülkelere “yapısal uyum programları” dayatıldı. Ardından GATT (Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması)  Uruguay raundunda uluslararası ticareti aşan fikri mülkiyet, tarım yatırımlarıyla ilgili yeni kurallar getirildi. GATS (Hizmetlerin Ticareti Genel Anlaşması) yoluyla hizmetlerde ticarete konu edildi. Ve ardından GATT, DTÖ’ye dönüşerek rolünü oynamaya başladı. DTÖ’ye bütün istediği her şeyi yapabilecek bütün donanımlar sağlanmıştı. Ortak doğal varlıklar talana açılmıştı. Bilinen, tekrarı belki de sıkıcı olan bunları söylememin nedeni sorunun kaynağına vurgu yapabilmek içindi.

Ekolojik krizin ve gıda krizinin çözümü için küçük çiftçilerin önerisi bellidir: Gıda egemenliği mücadelesini inşa etmek. Gıda egemenliği sadece sağlıklı gıdayı üreterek tüketicilere ulaştırma meselesiyle ilgili teknik bir konu değildir. Gıdanın meta olmaktan çıkarılması, ekosistemlerin korunabilmesi ve piyasayla hesaplaşma işidir ve politik bir mücadeledir. Gıda politikalarının küresel tarım ve gıda şirketlerinin ve onların kontrolündeki piyasalar tarafından değil, gıdayı üretenler ve ihtiyaç duyanlar tarafından belirlenmesini savunur. İnsanlığın, yaşamın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, eko sistemlerin tahrip edilmesine neden olan IMF, Dünya Bankası, DTÖ’ne karşı durur, onların her dediklerini yapan hükümetlerle mücadele eder. İki cümleyle anlatılmaya çalışılan Gıda Egemenliği bu perspektifle her türlü bir araya gelişi kapsamaktadır.

Mali’nin Nyeleni köyünden başlayarak yapılan bütün gıda egemenliği toplantılarında ve eylemlerinde küçük çiftçilerle beraber balıkçılar, yerli topluluklar, kır işçileri, topraksızlar, göçmenler, göçerler, çobanlar, kadınlar, gençler, tüketiciler, çevre ve kent hareketleri, ekolojistler vb. yer almış mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürmek çabası içine girmişlerdir.

Gıda Egemenliği mücadelesi içerisinde tanımlanması gereken birçok örgütlenmeler ve eylemler bugün ülkemizde yürütülmektedir. Yürütülen bu mücadelelerin gıda egemenliği mücadelesini güçlendirdiğinin farkında olmayanlar dahi vardır. Sorunumuz bu mücadeleleri ortaklaştırarak, ortak bir hedefe yönlendirmek ise gıda egemenliği ana eksendir ve demokratik bir biçimde bir araya gelişin şemsiyesi olabilir.

Yine La via Campesina ve yukarıda sayılan hareketlerin temsilcileri Köylülerin ve Kırsalda Çalışan İnsanların Hakları için bir araya gelerek deklarasyon hazırlamışlar ve bu deklarasyonu Birleşmiş Milletler’e taşımışlardır. 2018 Aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylanan deklarasyon kabul edildi ama Türkiye çekimser oy kullandı. O günden sonra hükümetlerin köylü haklarını kabul ederek, iç hukuk düzenlemeleri yapmalarını talep eden “Gıda Egemenliği için Köylü Hakları Hemen Şimdi” başlığıyla etkinlikler, eylemler, kampanyalar yapılmaya başlandı. Zehirsiz ve sağlıklı gıdaları üretme ve ulaşma hakkının güvenceye alındığı, biyoçeşitliliğin ve ortak varlıkların korunmasının ve ekolojik köylü tarımının kabul edildiği Köylü Hakları’nın uygulanmasını iktidardan talep etmek sadece köylülerin ve küçük çiftçilerin değil sağlıklı gıdalara ulaşmak isteyenlerin de, ekoloji mücadelesi yürütenlerin de ortak talebi olmalıdır. Bu talebin yükseltilmesi yeni bir başlangıcın adımı olabilir.

Son sözü Rob Wallace’e bırakmak istiyorum: “Gıda sistemlerinin, bu tehlikeli patojenlerin ilk etapta ortaya çıkmasını önleyecek şekilde kamulaştırılmasını talep etmeliyiz. Bu, gıda üretiminin öncelikle kırsal toplulukların ihtiyaçlarına yeniden entegre edilmesini gerektirecektir. Bunun için çevreyi ve çiftçileri yiyeceklerimizi yetiştirirken koruyan agroekolojik pratikler gerekecektir. Büyük resimde, ekolojimizi ekonomimizden ayıran metabolik uçurumları kapatmamız gerekir. Sözün kısası, kazanmamız gereken bir gezegen var.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

1980 darbesiyle ülkemizde uygulanmaya başlayan neo liberal politikalardan tarım da nasibini almış, devlet tarımdan el çektirilmeye başlanmıştı. 1999 ve 2001 yıllarında IMF ve Dünya Bankası marifetiyle “tarımda dönüşüm”, “tarımda yeniden yapılandırma” adı altında uygulanan politikalarla tarımda yaşanan tahribat hız kazandı. 2002 yılından itibaren farklı bölgelerde farklı ürünlerde üretici kurultayları yapılarak tarımın sorunları tartışıldı ve delegasyonlar seçildi. 2003’ün Aralık ayında Ankara’da seçilmiş delegasyonlarla Türkiye Kurultayı yapılarak ürün bazında sendikalaşma kararı alındı. 2004 yılından itibaren sendikalar kurulmaya başlandı. İlk Üzüm Sen sonra Tütün Sen kuruldu ve ardından diğerleri. 2008 yılında Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu kuruldu. Sendikalara açılmış davalarla uzun süren hukuki süreçlerle uğraşıldı. Tütün Sen Genel Başkanlığı ve Çiftçi Sen Genel Sekreterliği görevini yürüttüm. Bütün çabalara rağmen tarımda yaşanan tahribat durdurulamadı, ülkenin ürün deseni bile değişti. Ürün bazında örgütlenme bütün üreticilerin örgütlenmesine engel teşkil etmeye başlamıştı. 2020’nin Şubat ayında sendikaların temsilcileriyle tek çatı altında birleşme kararı alınarak Çiftçiler Sendikası Çiftçi Sen kuruldu. Sendikanın kurucu genel başkanlığını yürütüyorum.

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın