KARADENİZ: Köylerin ve Müştereklerin Son Cephesi!
Endülüs’ten Türkiye’ye Ekstraktivizm, Çitlemeler ve COP31 ile Meşrulaştırılan Yıkım
“Kur’an’da dereleri kurutun diye bir ayet yok, ama koruyun diyen çok ayet var” Yurttaş Kazım (Kazım Delal)
Bugün iklim krizine çözüm aramanın ötesinde, bu krizi durmadan yeniden üreten sistemi anlamak ve görünür kılmak gerekiyor. Endülüs’te müştereklerin çözülmesiyle belirginleşen, Amerika’nın sömürgeleştirilmesiyle derinleşen, Afrika’nın paylaşılmasıyla dünya ölçeğinde kurumsallaşan ve bugün “yeşil dönüşüm” adı altında yeni biçimlere bürünen uzun bir tarihsel süreçten söz ediyoruz. Toprak, su, orman, madenler ve insan emeği giderek alınıp satılabilir değerlere çevrilirken yaşamın kendisi de piyasanın konusu hâline geliyor. Türkiye’nin birçok yerinde süren bu dönüşüm, Karadeniz’de en yoğun ve görünür biçimlerinden birine ulaşıyor. Köyleri savunmak, köyün sınırları içinde kalan bir yeri savunmaktan çok daha geniş bir anlam taşıyor; suyun akışını, toprağın bereketini, ormanın varlığını ve gelecek kuşakların yaşayacağı dünyayı savunmayı içeriyor. Köy Hakkı, yüzyıllardır süren bu çitleme hareketine karşı yükselen bir itirazdır: Yaşam müşterektir; satılamaz, devredilemez, hiçbir iktidarın tasarrufuna bırakılamaz. Bugün sürdürülecek mücadele de içinde yaşadığımız zamanla sınırlı değildir; geçmişten bize ulaşan ve bizden geleceğe akacak yaşamın savunusudur.
Köy, Müşterekler ve Günümüz Krizi
Köy, tarih boyunca bir yerleşim biçiminden ibaret olmadı. İnsanların toprakla, suyla, ormanla ve birbirleriyle kurdukları ilişkinin en eski, en köklü ve uzun ömürlü örgütlenme biçimlerinden biri oldu. Üretim, paylaşım ve toplumsal dayanışma aynı hayatın içinde birbirini besledi. Bunun temelinde ise müşterekler vardı. Su, toprak, orman ve mera gibi yaşamı mümkün kılan varlıklar, bireysel mülkiyetin sınırlarını aşan ortak kullanım ilişkileri içinde değerlendirildi; topluluklar bunlardan yararlandı, onları gözetti ve sonraki kuşaklara aktardı. Müşterekler böylece ekonomik bir kullanım biçiminin ötesine geçerek kültürün, toplumsal ilişkilerin ve insanın yaşadığı çevreyle kurduğu bağın parçası oldu.
Köy Hakkı düşüncesi de buradan doğar. Köyde yaşayanların belli bir yerde bulunabilmesinden ibaret bir hak değildir bu. İnsanların yaşadıkları yerin müşterekleriyle birlikte var olabilmesini, üretmesini, kendi hayatı hakkında söz sahibi olmasını ve bu hayatı gelecek kuşaklara aktarabilmesini kapsar. Toprağı üretilecek bir değer, suyu satılacak bir mal, ormanı kereste deposu olarak gören anlayışın karşısına başka bir yaşam kavrayışı koyar. Doğa dışarıdan yararlanılacak bir kaynak değil, insanın da içinde bulunduğu yaşamın kendisidir.
Bugün bu yaşam biçimi yerel müdahaleleri aşan, dünya ölçeğinde işleyen ekonomik ve siyasal bir düzenin baskısı altındadır. Bu düzeni anlamamıza yardımcı olan kavramlardan biri ekstraktivizmdir. Ekstraktivizm; toprağın, madenlerin, suyun, ormanın ve tarımsal alanların çıkarılacak, kullanılacak ve pazara taşınacak kaynaklar olarak görülmesine dayanan bir üretim ve iktidar biçimidir. Doğanın değeri, yaşama kattıklarıyla değil, piyasada ne kadar gelir sağlayacağıyla ölçülmeye başlandığında dere enerjiye, dağ cevhere, orman keresteye, tarım toprağı yatırım alanına dönüşür. Böyle bir düzende müşterekler de toplulukların elinden alınarak sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenir. Ekstraktivizm, bu yönüyle geçmişin çitlemelerinin günümüzde aldığı biçimlerden biridir.
Türkiye’nin pek çok yerinde gördüğümüz manzara bunun izlerini taşıyor. Dereler borulara alınıyor, ormanlar kesiliyor, dağlar maden sahalarına çevriliyor, köylerin geçim kaynakları daralıyor, kimi yerlerde insanlar yaşadıkları topraklardan ayrılmak zorunda kalıyor. Ülkenin farklı bölgelerinde süren bu baskı, Karadeniz’de olağanüstü bir yoğunluk kazanıyor. Vadilerden yaylalara, derelerden ormanlara kadar yaşamın birbirine bağlı unsurları art arda projelerin konusu oluyor. Karadeniz böylece bir coğrafi bölgenin ötesinde, müştereklerin tasfiyesi ile onları yaşatmaya çalışan toplulukların karşı karşıya geldiği büyük mücadele alanlarından biri hâline geliyor.
Bugün yaşananları kendi başına duran projeler dizisi olarak okumak bu yüzden yeterli değildir. Bir HES’i öteki HES’ten, bir madeni başka bir madenden, orman kesimini suyun kullanım hakkından ayırdığımızda bütünün izini kaybederiz. Bu yazı, müştereklerin tasfiyesinin tarihsel yolunu izleyerek Türkiye’de yaşananların hangi uzun dönüşümün içinde yer aldığını anlamaya çalışıyor. Endülüs’ten Atlantik adalarına, Amerika’nın sömürgeleştirilmesinden Afrika’nın paylaşılmasına ve oradan günümüze uzanan bu tarih, bugünkü müdahalelerin geçmişten kopuk olmadığını gösteriyor. COP31 gibi uluslararası iklim zirveleri de bu açıdan ele alınmayı hak ediyor; çünkü iklim krizine karşı geliştirildiği söylenen politikaların bir bölümü, doğanın ekonomik değerler üzerinden yeniden tanımlanmasına yeni bir meşruiyet kazandırabiliyor.
Müştereklerin Tasfiyesi: Endülüs’ten Küresel Ekstraktivizme
Müştereklerin tasfiyesinin tarihi çoğu kez İngiltere’deki çitlemelerle başlatılır. Böyle bir anlatı, daha eski ve geniş bir dönüşümün izlerini silikleştirir. Avrupa’nın kuzeyindeki çitlemelerden önce İber Yarımadası’nda yaşanan büyük siyasal ve toplumsal dönüşüm, müştereklerin tarihi bakımından üzerinde durulması gereken halkalardan biridir.
Orta Çağ Endülüs’ünde suyun kullanımı, tarımsal üretim ve yerel yaşam, çeşitli ortak kullanım ve topluluk düzenleri içinde gelişti. Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşadığı bu coğrafyada siyasal egemenlik ilişkilerinin yanında gündelik hayatın kurduğu bağlar da vardı. Özellikle suyun ortaklaşa yönetimi, köy topluluklarının yaşamını düzenleyen temel müştereklerden biriydi. Tarım bilgisi, sulama düzenleri ve yerel üretim biçimleri bu çoğul yapı içinde gelişti. İnsanların toprakla ve suyla kurduğu ilişki henüz bütünüyle alınıp satılabilir bir değere dönüşmemişti; yaşam ortak kullanım, paylaşım ve karşılıklılık içinde sürüyordu.
Yeniden Fetih Süreci (Reconquista) ilerledikçe bu çok katmanlı düzen büyük bir çözülme yaşadı. Ortak kullanım alanlarının bir bölümü dağıtıldı; geniş topraklar krallık, kilise, askerî aristokrasi ve yeni yerleşimciler arasında yeniden paylaştırıldı. Yüzyıllar boyunca birlikte kullanılan müşterekler daralırken köy topluluklarının kendi hayatlarını düzenleme imkânları da zayıfladı. Yerel yaşamın bütünlüğünü sarsan bu değişim, toprağın bir elden başka bir ele geçmesinden daha derine uzanıyordu. Dönüşen, insanların toprakla, suyla ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerdi.
İber Yarımadası’ndaki bu büyük dönüşümün ardından genişleme Atlantik’e yöneldi. İspanya ve Portekiz’in Atlantik’e açılmasıyla doğa ve emek, giderek genişleyen bir coğrafyada yeniden düzenlenmeye başladı. Madeira ve Azor Adaları’nda gelişen plantasyon ekonomileri, yeni düzenin erken uygulama alanları arasında yer aldı. Özellikle şeker üretiminin gerektirdiği geniş topraklar, yoğun emek ve dış pazara dönük üretim, daha sonra Atlantik dünyasında büyüyecek sistemin habercisiydi.
Atlantik adalarında gelişen plantasyon düzeni Amerika kıtasına taşındığında çok daha geniş ve yıkıcı bir nitelik kazandı. Yerli halkların ortak topraklarına el konuldu, geleneksel kullanım hakları ortadan kaldırıldı ya da ağır biçimde sınırlandırıldı, kolektif yaşamın dayandığı ilişkiler dağıtıldı. Toprak, ormanlar, madenler ve insan emeği giderek dünya pazarına aktarılacak kaynaklar olarak görülmeye başlandı. Sömürgecilik böylece toprakların ele geçirilmesinden ibaret kalmadı; insanların yaşadıkları çevreyle kurdukları ilişkinin de yeniden düzenlenmesine girişti. Doğa ile insan emeğinin birlikte metalaştırılması, Atlantik dünyasında gelişen yeni ekonomik düzenin temel dayanaklarından biri oldu.
Aynı tarihsel çağın içinde İngiltere’de ilerleyen çitlemeler, müştereklerin tasfiyesini Avrupa’da daha düzenli ve sistemli bir yapıya kavuşturdu. Köylülerin ortak kullandıkları toprakların çevrilmesi, kullanım haklarının ellerinden alınması ve arazilerin özel mülkiyet altında yoğunlaşması kırsal hayatı derinden değiştirdi. İnsanların geçimlerini sağladıkları müştereklerden koparılması, büyüyen kentlere ve ücretli emek piyasasına yönelmelerinde de rol oynadı.
İngiltere’deki çitlemeleri bütün bu tarihin başlangıcı saymak ise daha eski ve geniş bir dönüşümü gözden kaçırır. İber Yarımadası’ndaki yeniden mülkiyetlendirme, Atlantik adalarındaki plantasyonlar, Amerika’daki sömürgeleştirme ve Avrupa içindeki çitlemeler aynı biçimde gerçekleşmedi; fakat müştereklerin daraltılması, toprağın metalaştırılması ve insanların geçim araçlarından uzaklaştırılması bakımından birbirine bağlanan tarihsel bir çizgi oluşturdular. Zamanla bu ilişkiler dünya pazarının büyümesini besleyen bir düzenin parçalarına dönüştü.
Bu uzun yürüyüşün en açık ve çıplak görüntülerinden biri Berlin Konferansı’nda (1884–1885) görüldü. Afrika’nın Avrupalı güçlerin sömürgeci paylaşımına açılması, toprakların ve üzerinde yaşayan halkların dışarıdan çizilen sınırlarla yeniden düzenlenmesinin simgesi hâline geldi. Haritalar üzerinde çizilen sınırlar, nehirlerin, otlakların, göç yollarının ve toplulukların yüzyıllardır kurduğu ilişkileri dikkate almıyordu. Müştereklerin tasfiyesi artık belirli bölgelerde yaşanan müdahalelerin çok ötesine geçmiş; sömürge yönetimleri, şirketler, hukuk ve askerî güç aracılığıyla dünya ölçeğinde yürütülen sistemli bir siyasetin parçası olmuştu.
Müştereklere yönelik müdahalelerin tarihi elbette Avrupa ile sınırlı değildir. Çin’de, Hindistan’da, Osmanlı coğrafyasında ve dünyanın başka bölgelerinde devletlerin ortak topraklara, meralara, ormanlara ve su kaynaklarına müdahale ettiği, yerel kullanım haklarını sınırlandırdığı farklı dönemler yaşandı. Avrupa tarihini ayıran özellik, müştereklere müdahaleyi icat etmiş olması değildir. Avrupa’da gelişen dönüşümün özgüllüğü, sömürgecilik ve kapitalist genişlemeyle birleşerek kalıcı, sistemli ve dünya ölçeğinde yayılabilen bir düzene kavuşmasında aranmalıdır. Toprak, su, orman, maden ve giderek yaşamın daha geniş alanları ortak kullanım ilişkilerinden koparılarak alınır satılır değerlere çevrildi. Belirli bölgelerde gelişen mülkiyet ve üretim düzenleri, sömürgecilik ve dünya pazarının genişlemesiyle çok farklı toplumlara taşındı.
Türkiye’de Ekstraktivizm: Karadeniz’de Zirveye Ulaşan Süreç
Bu uzun tarih, Türkiye’de bugün yaşananları anlamak için güçlü bir arka plan sunuyor. Müştereklerin tasfiyesini birbirinden bağımsız yerel gelişmeler olarak görmek yerine, dünya ölçeğinde genişleyen ekstraktivist düzenle ilişkisi içinde değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de madenlerden enerji yatırımlarına, büyük altyapı projelerinden orman ve mera kullanımındaki değişikliklere kadar uzanan müdahaleler, toprağın ve doğal varlıkların giderek daha geniş bölümünü ekonomik değer üretmenin araçlarına dönüştürüyor.
Bergama’da altın madenciliğine karşı gelişen köylü direnişi, bu dönüşümün Türkiye’de görünür hâle geldiği tarihsel uğraklardan biri oldu. Bergama köylülerinin itirazı bir maden işletmesinin sınırlarını aşarak toprağın, suyun, tarımsal üretimin ve köyde yaşama hakkının savunusuna dönüştü. Ardından ülkenin farklı bölgelerinde madenlere, termik santrallere, HES’lere, taş ocaklarına ve başka büyük projelere karşı benzer mücadeleler gelişti.
Karadeniz’de ise bu süreç olağanüstü bir yoğunluk kazandı. Derelerin borulara alınması enerji üretiminden ibaret değildir; köyün suyuyla kurduğu tarihsel ilişkiye müdahale eder. Bir derenin yatağından alınması, değirmeni, bahçeyi, balığı, vadiyi ve o su çevresinde oluşmuş yerel bilgiyi de etkiler. Maden projelerinde de benzer bir dönüşüm yaşanır. Dağ, üzerinde ormanların büyüdüğü, suların doğduğu, hayvanların yaşadığı ve insanların kuşaklar boyunca ilişki kurduğu bir varlık olmaktan çıkarılarak altında bulunan cevher üzerinden değerlendirilmeye başlanır. Toprak yaşamın taşıyıcısı olmaktan uzaklaştırılıp ekonomik hesabın nesnesine çevrilir.
Karadeniz’de yaşananları bir istisna saymak bu yüzden yanıltıcı olur. Bölge, Türkiye’nin başka yerlerinde de ilerleyen dönüşümün en yoğun, sert ve görünür alanlarından biridir. Vadilerin birbirine yakınlığı, derelerin ve ormanların yaşam içindeki belirleyici yeri, köylerin müştereklerle kurduğu güçlü bağ düşünüldüğünde her müdahale kendi sınırlarını aşarak bütün bir yaşam çevresini etkileyebiliyor. Karadeniz’in bugün taşıdığı anlam da buradan geliyor: Ekstraktivist genişleme ile köylerin, müştereklerin ve yerel hayatın karşı karşıya geldiği en belirgin cephelerden biri.
Bu dönüşüm artık açıkça “kalkınma” söylemiyle yürütülmüyor. İklim krizinin ağırlaşmasıyla birlikte yeni bir dil kuruldu: yeşil dönüşüm, temiz enerji, karbon nötr ekonomi, sürdürülebilir madencilik. Sorun, fosil yakıtlardan uzaklaşmanın ya da yenilenebilir enerjiye geçmenin gereksiz olması değildir. Asıl soru, bu dönüşümün hangi üretim ve tüketim düzeni içinde, kimin kararlarıyla, hangi topraklar ve topluluklar üzerinde gerçekleştirileceğidir. Enerji kaynağının adını değiştirmek, sınırsız büyüme ve sürekli kaynak çıkarma üzerine kurulu düzeni kendiliğinden değiştirmez.
COP31 de bu tartışmanın içinde değerlendirilmelidir. Uluslararası iklim zirveleri, iklim krizinin dünya ölçeğinde konuşulduğu ve devletlerin ortak yükümlülüklerinin tartışıldığı gerekli alanlardır. Fakat bu toplantılarda geliştirilen piyasa temelli çözümler, yaşamı ekonomik değerler üzerinden ölçme alışkanlığını sürdürebilir. Karbon piyasaları, karbon denkleştirme mekanizmaları, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımları ve “kritik mineraller” için hızlanan madencilik, fosil yakıt düzeninden çıkarken eski ekstraktivist ilişkinin başka biçimler altında devam etmesi tehlikesini taşıyor.
Türkiye’de COP31 süreci yürürken ormanların, meraların, tarım alanlarının, kıyıların ve köylerin yeni yatırım baskılarıyla karşılaşması bu çelişkiyi daha görünür kılıyor. Bir yerde karbon azaltımından söz edilirken başka bir yerde bir ormanın madene açılması; fosil yakıtlardan çıkış savunulurken “yeşil” teknolojiler için yeni maden sahalarının genişletilmesi, iklim politikasının hangi anlayış üzerine kurulacağı sorusunu önümüze getiriyor. Doğayı kurtarmak adına doğanın başka parçalarını feda eden bir dönüşüm, bizi krizi doğuran düşünceden ne kadar uzaklaştırabilir?
Sonuç
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, çevre başlığı altında ele alınıp geçilebilecek bir sorun değildir. Yüzyıllardır süren müştereklerden koparma hareketi, zamanın ihtiyaçlarına göre biçim değiştirerek ilerledi. Çitlemelerin duvarları ve çitleri vardı; sömürgeciliğin haritaları, orduları ve şirketleri oldu. Günümüzün ekstraktivizmi ise bunlara ruhsatları, enerji projelerini, yatırım bölgelerini, karbon hesaplarını ve yeşil dönüşüm söylemini ekledi. Araçlar değişse de yaşamı ortak ilişkilerinden koparıp ekonomik değere çeviren anlayış varlığını sürdürüyor.
İklim krizine çözüm ararken krizin kendisini üreten sistemi de görmek gerekiyor. Endülüs’te müştereklerin çözülmesiyle belirginleşen, Atlantik’e açılmayla genişleyen, Amerika’nın sömürgeleştirilmesiyle derinleşen, Afrika’nın paylaşılmasıyla dünya ölçeğinde kurumsallaşan ve bugün “yeşil dönüşüm” içinde yeni biçimler kazanan bu uzun tarih, yaşamın giderek daha geniş alanlarını metaya çevirdi. Türkiye’nin birçok yerinde süren dönüşüm, Karadeniz’de en yoğun ve görünür biçimlerinden birine ulaşıyor.
Köyleri savunmak bu yüzden bir yerleşim yerini olduğu gibi bırakma isteğine indirgenemez. Savunulan, derenin yatağında akabilmesi, toprağın ürün verebilmesi, ormanın kendi canlılığı içinde yaşayabilmesi, insanların doğdukları ya da seçtikleri yerde hayatlarını sürdürebilmesi ve gelecek kuşakların kendilerine bırakılmış bir dünyada yaşayabilmesidir. Köy geçmişten kalan ve zamanla ortadan kalkması beklenen bir yer değildir; müştereklerin, yer bilgisinin, üretimin, dayanışmanın ve başka türlü bir geleceğin imkânlarını hâlâ taşıyan yaşayan bir çevredir.
Köy Hakkı, yüzyıllardır süren çitleme hareketine karşı buradan yükselir. İnsanın yaşadığı yere, suya, toprağa, ormana ve ortak hayatına dışarıdan biçilen değere itiraz eder. Yaşam müşterektir; satılamaz, devredilemez ve hiçbir iktidarın sınırsız tasarrufuna bırakılamaz.
Bugün vereceğimiz mücadele bize ait birkaç on yılı kurtarmak için değildir. Bizden önce yaşayanların emeğiyle, bilgisiyle ve hafızasıyla bize ulaşan; derelerin, ormanların, tohumların ve toprağın taşıdığı hayatı bizden sonra yaşayacak olanlara bırakabilme mücadelesidir. Geçmişten aldığımız yaşamı geleceğe taşıyabilme hakkıdır.
İsmail Akyıldız
27 Mart 2026
NOT:
Arfa Stories ve Nova Narrate’in Berlin Konferansı üzerine hazırladığı kısa videolar, sömürgeciliğin en çarpıcı anlarından birini yalın ve güçlü bir dille gözümüzün önüne getiriyor. 1884’te Avrupa’nın güçlü devletlerinin temsilcileri Berlin’de bir masa etrafında toplanırken, hakkında karar verdikleri Afrika halklarından hiç kimse o masada yoktu. İnsanların yaşadığı topraklar, yüzyıllar içinde oluşmuş topluluklar, diller ve kültürler dikkate alınmadan haritalar üzerinde sınırlar çizildi. Bir kıtanın geleceği, o kıtada yaşamayanların kararlarına bırakıldı.
Arfa Stories, Berlin Konferansı videosunda diplomatik ayrıntılardan çok bu paylaşımın insanlar ve yaşadıkları topraklar açısından ne ifade ettiğine dikkat çekiyor: Afrika bir ganimet gibi bölüşülürken odada tek bir Afrikalı bile yoktu. Bugün hâlâ kıtanın içinden geçen sınırların önemli bir bölümü, Afrika halklarının iradesi dışında şekillenen bu sömürgeci dönemin izlerini taşıyor.
Nova Narrate ise aynı tarihe başka bir çarpıcı ifadeyle yaklaşıyor: “14 ülke Afrika’yı 13 haftada böldü. Savaşlar hiç durmadı.” Kısa bir cümle, sömürgeciliğin zaman ve mekân üzerindeki hoyratlığını görünür kılıyor. Yüzyıllar boyunca oluşmuş toplumsal ilişkiler, halkların yaşadığı coğrafyalar ve ortak yaşam alanları birkaç ay içinde Avrupa devletlerinin çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlandı. Bugün Afrika’da yaşanan bütün savaşları Berlin Konferansı’na bağlamak kuşkusuz doğru olmaz; fakat sömürge döneminde çizilen sınırların ve kurulan yönetim düzenlerinin kıtanın sonraki tarihine ağır bir miras bıraktığı da göz ardı edilemez.
Bu iki video, müştereklerin tasfiyesinin 19. yüzyılda ulaştığı boyutu anlamak bakımından yazımızın anlattığı tarihsel sürece güçlü bir görsel karşılık sunuyor. Çit artık köyün ortak toprağının çevresine çekilmiyordu; sınırlar kıtaların üzerine çiziliyordu. Toprağın, suyun, ormanın ve madenlerin kim tarafından kullanılacağına, oralarda yaşayan halkların iradesi hesaba katılmadan karar veriliyordu. Berlin’de kurulan masa, bu yüzden sömürgeciliğin ve yaşam üzerindeki dışarıdan tasarruf iddiasının güçlü simgelerinden biri olarak hâlâ karşımızda duruyor.
Aşağıdaki Arfa Stories ve Nova Narrate videoları, Afrika’nın masa başında paylaşılmasının hikâyesini iki farklı anlatımla hatırlatıyor. Benzer senaryolar bugün Trakya, Anadolu, Mezopotamya ve bütün Küresel Güney için geçerlidir.
Arfa Stories videosuna burayı Nova Narrate videosuna için burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.



