Doğa ve Köyler İsyanda!

0

Doğa ve Köyler İsyanda!

Doğanın Karşı Hamlesi ve Köyün Yeniden Yükselişi

Bugün modern uygarlığın bastırdığı iki büyük alanın birlikte geri dönüşüne tanıklık ediyoruz: Doğa ve köyler. Bu geri dönüş uzun süre sessiz kalan bir yanardağın derinlerinde biriken basıncın sonunda büyük bir patlamayla yeryüzüne çıkmasına benzemektedir. Çünkü yeryüzü sonsuza kadar susturulamaz. COP süreçleri ise çoğu zaman bu büyük patlamayı anlamak yerine onu yönetilebilir, denetlenebilir ve zararsız bir temsil alanına sıkıştırmaya çalışmaktadır. Bastırılmış olanın geri dönüşünü duymak yerine, onun sesini protokol salonlarının diliyle yumuşatmak istemektedir.

Modernleşmenin Bastırdığı Dünya

Modernleşme tarihi çoğu zaman ilerleme, kalkınma ve teknik gelişmenin tarihi olarak anlatılır. Oysa aynı tarih başka bir yerden bakıldığında büyük bir bastırma sürecinin tarihi olarak da okunabilir. Modern uygarlık kendisini kurarken doğayı dönüştürmekle kalmadı insanın doğayla kurduğu tarihsel ilişkiyi de  yeniden tanımladı. Bu süreçte köy, aşılması gereken eski bir toplumsal form gibi görüldü. Büyük şehirler ilerlemenin, sanayinin, hızın ve büyümenin merkezi olarak yüceltildi; köy ise giderek geçmişe ait, geri kalmış ve verimsiz bir alan gibi sunuldu. Köylülük küçümsendi, toprağa bağlı yaşam değersizleştirildi, yerel bilgi “bilim dışı” sayıldı, kanaat kültürü geri kalmışlığın işareti gibi gösterildi. Böylece milyonlarca insan yalnız toprağından değil, aynı zamanda hafızasından da koparıldı.

Bu süreç insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kökten değişmesiydi. Toprak artık yaşam alanı değil, yatırım alanıydı. Dere artık suyun hayat verdiği canlı bir varlık değil, enerji potansiyeliydi. Orman kereste, dağ maden rezervi, yayla turizm sahası hâline getirildi. İnsan kendisini doğanın içinde yaşayan bir varlık gibi değil, doğayı dışarıdan yöneten bir güç gibi kurdu. Modern uygarlığın en büyük yanılsamalarından biri buydu: Yeryüzünün sessiz kalacağını sanmak. Fakat bastırılan şey bütünüyle yok olmaz.

Freud, Latour ve Bastırılmışın Geri Dönüşü

Sigmund Freud’un “bastırılmışın geri dönüşü” kavramı bugün yaşadığımız büyük tarihsel kırılmayı anlamak için bir anahtar sunmaktadır. Freud’a göre bastırılan şey ortadan kaybolmaz; derine çekilir, birikir ve sonunda daha güçlü biçimde geri döner. Üstelik geri döndüğünde çoğu zaman daha sarsıcı, daha kontrol edilemez ve daha büyük etkiler yaratır.

Bugün modern uygarlığın bastırdığı iki büyük alanın birlikte geri dönüşüne tanıklık ediyoruz: Doğa ve köyler.

Bruno Latour modern dünyanın temel krizini tam da burada görüyordu. Ona göre modernlik, insan ile doğa arasında kesin bir ayrım kurarak kendisini inşa etti. İnsan özneydi; doğa ise ölçülecek, kullanılacak ve yönetilecek edilgen bir nesne. Fakat bugün yaşanan ekolojik kriz bu ayrımın çöktüğünü göstermektedir. Çünkü doğa artık sessiz değildir.

İklim krizleri, seller, kuraklıklar, yangınlar, pandemiler ve ekolojik çöküşler bize şunu göstermektedir: İnsanlık doğaya savaş açmıştır ve doğa artık bu savaşa cevap vermektedir. Latour’un düşüncesiyle Freud’un bastırılmışın geri dönüşü kavramı burada güçlü biçimde kesişir. Modern uygarlık doğayı bastırmış, onu ekonomik nesneye indirgemiş, sesini susturduğunu sanmıştır. Fakat şimdi doğa geri dönmektedir. Üstelik sessizce değil; yangınlarla, sellerle, çölleşmeyle, kuraklıkla, iklim felaketleriyle…

Bu geri dönüş uzun süre sessiz kalan bir yanardağın derinlerinde biriken basıncın sonunda büyük bir patlamayla yeryüzüne çıkmasına benzemektedir.

Çünkü yeryüzü sonsuza kadar susturulamaz.

Köyün Yeniden Yükselişi

Köyün geri dönüşü de tam bu tarihsel süreç içinde anlaşılmalıdır. Çünkü köy bugün yalnız geçmişe ait bir yerleşim biçimi değildir. Modern uygarlığın bastırdığı başka bir yaşam bilgisinin taşıyıcısıdır. Köy hâlâ mevsim ritmini bilen insanların yaşadığı yerdir. Hâlâ toprağa bakınca yalnız para görmeyen insanların yaşadığı yerdir. Hâlâ suyun canlı bir şey olduğunu hissedenlerin bulunduğu yerdir. Hâlâ ölümün hayatın dışına itilmediği, dayanışmanın bütünüyle çözülmediği, komşuluğun tamamen yok olmadığı son büyük toplumsal alanlardan biridir.

Modern dünya büyümeyi kutsadı; köy hâlâ ölçüyü hatırlatmaktadır.

Modern dünya hızı kutsadı; köy hâlâ ritmi taşımaktadır.

Modern dünya insanı köksüzleştirdi; köy hâlâ aidiyet üretmektedir.

İşte tam da bu nedenle köylere yönelik saldırı büyümektedir. Çünkü şirketler de devletler de şunu görmektedir: Köy hâlâ başka türlü bir yaşam ihtimalini taşımaktadır. Daha yavaş, daha paylaşımcı, daha adil, doğayla savaşmayan başka bir hayatın hafızasını korumaktadır. Bu yüzden dağlara saldırıyorlar. Dereleri borulara alıyorlar. Ormanları kesiyorlar. Zeytinlikleri madene açıyorlar. Yaylaları enerji şirketlerine veriyorlar.

Çünkü modern uygarlık açısından köy tehlikeli bir hafızadır.

İnsana başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.

Köy Hakkı: Bastırılan Hayatın Politik Geri Dönüşü

İşte tam bu noktada “Köy Hakkı” kavramı tarihsel önem kazanmaktadır. Çünkü Köy Hakkı, köylünün mülkiyet hakkını anlatan dar bir kavramın çok ötesindedir. İnsanla yaşadığı coğrafya arasındaki ilişkinin savunusudur. Toprağın ekonomik nesneye indirgenmesine itirazdır. Suyun canlı olduğunu kabul etmektir. Dağın hafıza taşıdığını bilmektir. Köyün birkaç evden ibaret olmadığını; kültür, dayanışma, üretim, dil, mezarlık, çocukluk, ortak yaşam ve tarih anlamına geldiğini savunmaktır.

Bu nedenle Köy Hakkı, modern uygarlığın bastırdığı hayatın politik geri dönüşünün adıdır.

Çünkü bugün savunulan şey köylerden ibaret değildir. İnsanlığın doğayla kurduğu son bağlardır. Savunulan şey zeytinliklerden ibaret değildir. İnsanla toprağın birlikte yaşayabileceği bir dünyanın ihtimalidir. Savunulan şey tarım alanlarından ibaret değildir. Modern uygarlığın unutturduğu ölçü, ritim, dayanışma ve ortak yaşam bilgisidir.

Köy Hakkı bu yüzden bir nostalji çağrısı değildir. Geçmişe dönüş özlemi de değildir. Geleceğe dair bir yaşam arayışıdır. İnsanın doğayı sınırsızca sömürmeden yaşayabileceği bir dünya fikridir. Köy Hakkı, kentle köy arasında düşmanlık kurmaz; insanlığın ortak geleceğinin doğayla uyumlu yeni bir yaşam ilişkisi kurulmadan mümkün olmayacağını söyler.

Bu yüzden “Kent Hakkı varsa Köy Hakkı da vardır” sözü politik bir sloganın ötesine geçmektedir. İnsan hakları ile doğa haklarının birleştiği tarihsel zemini tarif etmektedir.

Bergama’dan Akbelen’e Köylerin İsyanı

Bu nedenle bugün Anadolu’nun dört bir yanında yükselen köylü direnişleri sıradan çevre mücadeleleri değildir. Bunlar insanın doğayla bağını koparmaya çalışan düzene karşı tarihsel itirazlardır.

Bu itirazın önemli dönüm noktalarından biri Bergama oldu. Bergama köylüleri altın madenciliğine karşı ayağa kalktığında mesele siyanür tartışmasının ötesindeydi. Köylüler aslında şunu söylüyordu: “Toprağımızı şirketlere teslim etmeyeceğiz.” Bergama’da başlayan mücadele yıllar içinde bütün ülkeye yayıldı. Karadeniz’de dereler için ayağa kalkıldı. Kazdağları’nda ormanlar savunuldu. Dersim’de vadiler korundu. Ve sonunda Akbelen Ormanı’nda insanlar zeytin ağaçlarının önünde bedenleriyle durdular.

Çünkü artık mesele tek tek ağaçlar değildi.

Bir hayat biçimi savunuluyordu.

Akbelen bu yüzden tarihsel bir kırılma noktasıdır. Çünkü orada insanlar ormanı korumanın ötesinde köyü savunuyordu. Köyün geleceğini, zeytinlikleri, suyu, hafızayı, mezarları ve çocuklarının yaşayabileceği bir dünyayı savunuyordu. Bu yüzden Akbelen’de yükselen ses bütün ülkeye yayıldı. İnsanlar şunu hissetmeye başladı: Eğer köyler kaybedilirse birkaç yerleşim alanı değil, insanlığın doğayla kurduğu son bağlar da kopacaktır.

Bastırılamayan Sesler: Hakan Tosun ve Esra Işık

İşte bu nedenle bu nedenle baskı büyüdü. Çünkü bastırılan şey geri dönmeye başladığında egemen düzen korkar. Bu korku çoğu zaman şiddetle, gözaltıyla, tutuklamayla ve susturma girişimleriyle kendisini gösterir.

Hakan Tosun’un öldürülmesi bu yüzden sıradan bir olay değildir. Çünkü Hakan, köylülerin sesini taşıyan insanlardan biriydi. Derelerin, yaylaların, ormanların ve köylerin hikâyesini anlatıyordu. Susturulmak istenen biraz da buydu: Toprağın sesi. Köylünün sesi. Yaşamın sesi.

Aynı şekilde Esra Işık’ın tutuklanması ve ardından serbest bırakılması da bu büyük çatışmanın bir parçasıydı. Çünkü Esra’nın şahsında yargılanmak istenen bir kişiden ibaret değildi. Köyün direnişiydi. Fakat yeniden özgürlüğüne kavuşması, bastırılan şeyin bütünüyle susturulamadığını da gösterdi.

Bugün Anadolu’nun dört bir yanında insanlar şunu söylüyor:

“Bu topraklar şirketlerin değildir.”

Bu ses bazen bir zeytin ağacının altında yükseliyor, bazen bir yaylada, bazen bir dere kenarında, bazen bir köy meydanında…

COP Süreçleri: Bastırılmışın Geri Dönüşünü Susturma Çabası

Bugün COP süreçleri derin bir temsil krizi yaşamaktadır. Çünkü iklim krizine yol açan ekonomik model sorgulanmadan, doğayı yok eden küresel şirketler sistemin merkezinde tutulmaya devam edilerek gerçek bir çözüm üretilemez. Ormanları yok eden, köyleri boşaltan, suları ticarileştiren şirketlerin “iklim çözüm ortağı” olarak sunulması büyük bir çelişkidir.

Asıl mesele şudur: Doğa ve köy, modern uygarlığın bastırdığı iki büyük hakikat olarak geri dönmektedir. Bu geri dönüş bazen kuraklıkla, bazen sellerle, bazen yangınlarla, bazen de köy meydanlarında yükselen direnişlerle kendini göstermektedir. COP süreçleri ise çoğu zaman bu büyük patlamayı anlamak yerine onu yönetilebilir, denetlenebilir ve zararsız bir temsil alanına sıkıştırmaya çalışmaktadır. Bastırılmış olanın geri dönüşünü duymak yerine, onun sesini protokol salonlarının diliyle yumuşatmak istemektedir.

Bu nedenle köylüler, yerel halklar ve yaşam savunucuları COP süreçlerinde çoğu zaman gerçek özne olmaktan çıkarılıp sembolik temsil nesnelerine dönüştürülmektedir. Oysa iklim krizinin en gerçek bilgisini taşıyanlar; kuruyan dereyle yaşayanlar, zeytinliği madene açılanlar, ormanı kesilenler ve toprağını kaybetme tehdidi altındaki köylülerdir. Fakat onların sesi sisteme dâhil edildiğinde çoğu zaman öfkesi alınmış, politik keskinliği törpülenmiş, dekoratif bir tanıklığa dönüştürülmüş olur.

Bu yüzden ekolojik mücadele, sistem içi fon mekanizmalarıyla sınırlandırılmış dekoratif protestolara sıkıştırılamaz. Çünkü sorun karbon salımından ibaret değildir; yaşamın şirket mantığına teslim edilmesidir. Bastırılmış olan artık geri dönmektedir. Doğa geri dönmektedir. Köy geri dönmektedir. Toprağın hafızası geri dönmektedir. COP süreçleri bu büyük dönüşü durdurmaya, yavaşlatmaya, evcilleştirmeye çalışsa da yeryüzünün biriken basıncı artık protokol cümleleriyle bastırılamaz.

Bergama’dan Akbelen’e yükselen köylü direnişleri bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Bu mücadeleler doğayı savunduğu kadar başka bir yaşam fikrini de savunmaktadır. Bugün Anadolu’nun köylerinden yükselen ses bütün dünyaya şunu söylemektedir:

Doğayı yok eden düzen, doğayı kurtaramaz.

Bu nedenle insanlığın önündeki temel mesele artık daha açık hâle gelmektedir:

Yeryüzüyle yeni bir ilişki kurmak.

Ve bu arayışın politik adı giderek daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır:

Köy Hakkı.

Yanardağ Patlaması Gibi Geri Dönen Dünya

Bugün yaşadığımız şey aslında büyük bir geri dönüş sürecidir.

Modern uygarlığın bastırdığı doğa ve köy, şimdi bir yanardağ patlaması gibi geri dönmektedir.

Doğa geri dönmektedir.
Köy geri dönmektedir.
Toprağın hafızası geri dönmektedir.

Modern uygarlık uzun süre bunları bastırabileceğini düşündü. Fakat bastırılan şey yok olmaz. Birikir, derinleşir, sessizleşir ve sonunda büyük bir patlamayla geri döner.

Bugün hem doğanın öfkesi hem köylerin direnişi biraz böyle anlaşılmalıdır.

Ve bu büyük geri dönüşün politik adı artık şudur:

Köy Hakkı.

Çünkü insan doğadan bütünüyle koparak yaşayamaz.
Topraksız bir uygarlık uzun süre ayakta kalamaz.

Yeryüzünü sınırsızca sömüren bir sistem sonsuza kadar sürdürülemez.

Ve köyler, bütün saldırılara rağmen, insanlığın unuttuğu büyük bir hakikati hâlâ taşımaktadır:

Doğayla uyumlu, onurlu ve adil bir yaşam mümkündür.

foto: özer akdemir

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın