Sunuş
Mehmet Horuş’un Kısa Dalga’daki söyleşisinde iklim krizinin sınıfsal niteliğine, kapitalizmin büyüme mantığına, “yeşil dönüşüm” politikalarına ve Bergama’dan bugüne yükselen ekoloji mücadelelerine ilişkin değerlendirmelerini önemli buluyorum.
Tam da bu güçlü sistem eleştirisinden hareketle kendisine HİZ gönüllüsü olarak yoldaşça bazı sorular yöneltiyorum. Bergama’dan Akbelen’e köylülerin onurlu direnişinin yarattığı bağımsız mücadele birikimini savunuyorsak, HİZ’in bugün kimlerle, hangi kaynaklarla ve hangi ilkelerle kurulduğunu da konuşabilmeliyiz.
Sermayeyle kurumsal ilişkiler geliştiren, fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan kuruluşlarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlığı savunan hareketler aynı HİZ çatısı altında buluşuyorsa, bu ortaklığın siyasal ve mali sınırları açık olmalıdır.
Köy Hakkı ve yaşam alanlarını savunma mücadelesinin bize öğrettiği temel şeylerden biri de budur: Kendi sözümüzü, kendi kararımızı ve mücadelemizin bağımsızlığını korumak.
Bu nedenle soruyorum: Halkların zirvesini kimlerle, hangi kaynaklarla ve hangi ilkelerle inşa ediyoruz?
Halkların Zirvesi Hangi İlkelerle? Mehmet Horuş’a Yoldaşça Bir Soru
Mehmet Horuş’un Kısa Dalga’da yayımlanan söyleşisini ilgiyle okudum. Söyleşinin iklim krizini teknik bir karbon ve enerji problemine indirgemeyen, krizin sınıfsal ve sistemsel kaynaklarını ortaya koyan önemli bir yanı var. İklim krizinden en ağır biçimde yoksulların, küçük üreticilerin ve emekçilerin etkilendiğini vurgulaması; sürekli büyümeye dayalı ekonomik model ile ekolojik kriz arasındaki ilişkiyi kurması; büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımlarının da sermayenin kâr ve büyüme mantığından bağımsız değerlendirilemeyeceğini söylemesi özellikle önemli.
Horuș’un “nereye kadar doğayı elektrik üretiminin hizmetine sunacağız?” sorusu bugün Türkiye ekoloji hareketinin önündeki temel sorulardan biridir. Çünkü fosil yakıtlardan çıkış zorunluluğunu kabul etmek, önümüze getirilen her RES ve GES projesini ekolojik kabul etmek anlamına gelmiyor. Enerjinin ne kadar üretileceği, kim tarafından üretileceği, üretim araçlarının kime ait olacağı, enerji dönüşümü için gerekli madenlerin nereden çıkarılacağı ve bütün bunlara kimin karar vereceği sorularını sormadan gerçek bir ekolojik dönüşümden söz edemeyiz.
Horuș’un söyleşisinin bir başka önemli yanı Bergama’dan Cerattepe’ye ve Akbelen’e uzanan yerel mücadelelerin Türkiye ekoloji hareketinin politik olgunlaşmasındaki yerini teslim etmesidir. Ben de Türkiye ekoloji hareketinin en önemli birikimlerinden birinin bu yaşam alanı mücadelelerinin içerisinden doğduğunu düşünüyorum.
Bergama’dan Akbelen’e köylülerin yükselttiği onurlu direniş bunun en güçlü damarlarından biridir. Bergama köylülerinin altın madenine karşı mücadelesinden Fırtına ve Senoz vadilerindeki HES direnişlerine, Gerze’den Cerattepe’ye, İkizdere’den Kazdağları’na, Akbelen’e ve Perşembe yaylasına kadar insanlar topraklarını, sularını, ormanlarını, meralarını ve köylerini savundular. Bu mücadeleler ekoloji meselesinin doğayı biraz daha iyi yönetmekten ibaret olmadığını gösterdi. Çok daha temel bir soru ortaya çıktı: Bir şirket, devlet veya merkezi karar mekanizması bir köyün, vadinin, dağın veya ormanın geleceği hakkında karar verme yetkisini nereden almaktadır?
İşte tam da bu nedenle Mehmet Horuş’un söyleşisinin HİZ’e ilişkin bölümünde aynı eleştirel bakışı görememek bende bir soru işareti yarattı.
Horuș, Halkların İklim Zirvesi’ni önemli bir eşik olarak değerlendiriyor. HİZ’in uluslararası ekoloji hareketleri arasında etkili ilişkiler kurabileceğini, hatta dünya ekoloji hareketlerinin bir enternasyonaline doğru ilerleyebilecek bir zemin yaratabileceğini düşünüyor. Bu beklenti küçümsenemez. Tersine, COP31 devletlerin, şirketlerin ve finans çevrelerinin iklim politikalarını belirlediği bir zemine dönüşürken halkların, emekçilerin, köylülerin ve yaşam alanı mücadelelerinin bağımsız bir uluslararası buluşmasının gerekli olduğunu ben de düşünüyorum.
Fakat HİZ’e böylesine önemli bir siyasal anlam yüklüyorsak, HİZ’in bugün hangi örgütsel ve maddi ilişkiler üzerinde kurulduğunu da aynı açıklıkla tartışmamız gerekmez mi?
Sermayeyi eleştirirken HİZ’i eleştirinin dışında tutabilir miyiz?
Burada Mehmet Horuş’a HİZ gönüllüsü olması nedeniyle özellikle bir soru yöneltmek istiyorum.
Söyleşide sermayenin büyüme mantığını, merkezileşmiş enerji sistemini, büyük ölçekli RES ve GES yatırımlarını ve mevcut üretim ilişkilerini oldukça açık biçimde eleştiriyorsunuz. Yenilenebilir enerji kavramının arkasındaki mülkiyet ve sermaye ilişkilerine bakmamızı haklı olarak istiyorsunuz. Peki aynı eleştirel yöntemi neden HİZ’in bugünkü yapısına uygulamıyoruz?
Bir enerji yatırımının adına “yenilenebilir” denmesi onu kendiliğinden ekolojik yapmıyorsa, bir zirvenin adına “halkların” denmesi de o zirvenin maddi ve örgütsel ilişkilerini sorgulamaktan bizi muaf tutmamalıdır. Tam tersine, halkların adına kuruluyorsa daha fazla açıklık ve daha güçlü bir bağımsızlık ilkesi gerektirir.
HİZ’in yayımladığı destekçi listesinde birbirinden oldukça farklı örgütsel ve mali modellere sahip yapılar bulunuyor. Yerel yaşam alanı mücadeleleri ve gönüllü örgütlenmelerle uluslararası fon ve proje mekanizmaları içerisinde çalışan profesyonel sivil toplum kuruluşları; sermayeyle kurumsal işbirliğine açık çevre örgütleriyle anti-kapitalist mücadele geleneğinden gelen yapılar aynı zeminde buluşuyor.
Bu çeşitlilik ne anlama geliyor? Farklılıkları yok sayarak oluşturulan bir birliktelik midir bu? Listede görülen ciddi farklılıkları yok sayabilir miyiz, saymalı mıyız? HİZ sürecinde farklılıkların ve sınırların açıkça konuşulduğu bir birliktelik mi ortaya çıktı?
Sermayeyle kurumsal işbirliği yapan, fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan yapılarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlık ilkesini savunan hareketler HİZ çatısı altında buluşuyorsa, bu ortaklığın hangi siyasal ve mali ilkeler üzerinde kurulduğunu sormak hepimizin sorumluluğudur.
Burada tartışılan sadece destekçi listesinin kimlerden oluştuğu değildir. Daha temel soru, birbirinden farklı siyasal ve mali ilişki biçimlerine sahip bu yapıların hangi ortak sınırlar içerisinde HİZ’i oluşturduğudur. Şirketlerle kurumsal işbirliği konusunda sınır nedir? Fon ve proje finansmanı hangi koşullarda kabul edilebilir görülmektedir? HİZ’in sermayeden bağımsızlığını güvence altına alan ortak ilkeler nelerdir?
Dolayısıyla HİZ açısından üç temel sorunun açık biçimde cevaplanması gerektiğini düşünüyorum:
HİZ kimlerle kuruluyor? Hangi kaynaklarla kuruluyor? Hangi ortak ilkelerle kuruluyor?
HİZ’in finansmanını neden konuşmuyoruz?
HİZ’in kendi açıklamalarından bir Finansman Çalışma Grubu bulunduğunu, uluslararası katılımın ve organizasyonun giderleri nedeniyle maddi desteğe ihtiyaç duyulduğunu ve uluslararası ekoloji hareketlerinden maddi dayanışmanın meşru kabul edildiğini biliyoruz.
Burada herhangi bir kuruluşun HİZ’e para aktardığını belgesiz biçimde ileri sürmek doğru olmaz. HİZ’in destekçi listesinde yer almak da mali destek vermek anlamına gelmiyor kuşkusuz. Zaten tam da bu nedenle HİZ’in kendisinin açıklama yapması gerekiyor.
HİZ hangi kaynaklarla faaliyet yürütüyor? Finansman Çalışma Grubu hangi kuruluşlarla görüşüyor? Kimlerden mali destek talep edildi? Bugüne kadar hangi mali veya ayni destekler kabul edildi? Uluslararası katılımcıların ulaşım ve konaklama giderleri nasıl karşılanacak? Salon, iletişim, teknik altyapı ve organizasyon giderlerinin kaynakları nelerdir?
Bunları sormak HİZ’i itibarsızlaştırmak değildir. Aksine HİZ’e güvenmenin ve bağımsızlığını korumanın koşullarını güçlendirmektir.
HİZ destekleyen kuruluşların listesini yayımladığı gibi, kendisini oluşturan bileşenlere ve destekleyen yapılara duyduğu saygının gereği olarak fon kaynaklarını, mali ve ayni desteklerini de açıklamalıdır. Dışarıdan mali destek alınmamışsa bunun açıklanması da aynı derecede önemlidir.
Bağımsızlık sadece sermayeden doğrudan para almamak değildir. Bir hareketin gündemini, kavramlarını, önceliklerini ve siyasal ufkunu kendi mücadele deneyiminden çıkarabilmesidir. Ekoloji hareketinin dili fon programlarının, proje çağrılarının veya uluslararası iklim diplomasisinin dili tarafından belirlenmeye başladığında mali bağımsızlık kadar siyasal bağımsızlık sorunu da ortaya çıkar.
Enternasyonalizm ile fon ilişkisini ayırmalıyız
Mehmet Horuş’un enternasyonalizm vurgusunu önemli buluyorum. Ekolojik kriz küreseldir ve ona karşı mücadele de uluslararası olmak zorundadır. Bergama’nın dünyanın başka yerlerindeki madencilik karşıtı mücadelelerle dayanışması, Akbelen’in uluslararası kamuoyuna seslenmesi veya Türkiye’deki ekoloji hareketinin Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan mücadelelerle ortaklaşması gereklidir.
Ancak enternasyonalizm ile uluslararası fon ağlarını aynı şey olarak değerlendirmemek gerekir.
Hareketlerin birbirleriyle dayanışması başka bir ilişkidir; profesyonel sivil toplum kuruluşlarının vakıflar, hibeler ve proje finansmanları üzerinden oluşturduğu uluslararası kurumsal ağlar başka bir örgütlenme modelidir. İkinci modeli peşinen gayrimeşru ilan etmek değil muradımız. Fakat onu “uluslararası dayanışma” kavramı içerisinde eriterek tartışılmaz hale getirmek de doğru olmaz.
Fonun, paranın yurtdışından gelmesi onu kendiliğinden sorunlu hale getirmez. Bizim sormamız gereken başka sorulardır: Kaynak kimden geliyor? Hangi koşullarla veriliyor? Neyi finanse ediyor? Siyasal gündemi veya örgütsel öncelikleri etkiliyor mu? Hareket kendi karar bağımsızlığını koruyabiliyor mu?
Gerçek enternasyonalizm bu sorulardan korkmamalıdır.
Bergama’dan Perşembe Yaylasına köylülerin onurlu direnişi!
Mehmet Horuş’un söyleşisinde Bergama’ya yaptığı vurgu nedeniyle bu tarihsel hattı özellikle önemli buluyorum.
Bergama’dan Perşembe Yaylasına uzanan köylü direnişleri Türkiye ekoloji hareketinin sadece geçmişi değildir; bugün nerede durmamız gerektiğini gösteren siyasal bir birikimdir. Bu mücadelelerin gücü büyük bütçelerden, profesyonel projelerden veya uluslararası toplantılarda hareketlere ayrılan sandalyelerden doğmadı. Köylülerin yaşadıkları yere sahip çıkmalarından, toprağın, suyun, ormanın ve müştereklerin üzerinde söz ve karar sahibi olma iradesinden doğdu.
Bergama köylüsünün temel sorusu maden şirketinin altını daha temiz bir teknolojiyle çıkarıp çıkaramayacağı değildi. Daha temel bir itiraz vardı:
Bu toprakların maden sahası olduğuna kim karar verdi?
Fırtına ve Senoz’da aynı soru HES’ler karşısında, Cerattepe ve Kazdağları’nda madenler karşısında, İkizdere’de taş ocağı karşısında, Akbelen’de kömür madeni karşısında yeniden soruldu.
Bugün “yeşil dönüşüm” adı altında yeni enerji ve hammadde alanları açılırken aynı soruyu yeniden sormamız gerekiyor:
Bu dağın, ovanın, meranın, ormanın ve köyün enerji veya hammadde sahası olduğuna kim karar verecek?
İşte Köy Hakkı dediğimiz şeyin temelinde de bu bulunmaktadır. Köyü romantikleştirmek veya geçmişe dönmek değil; köylülerin yaşadıkları toprak, su, orman, mera, üretim biçimleri, kültür ve müşterekler üzerinde söz ve karar hakkına sahip olduğunu savunmaktır. Köy sadece merkezi yönetimlerin planlama nesnesi, şirketlerin yatırım alanı veya enerji dönüşümünün hammadde sahası değildir. Köy yaşayan bir toplumsal ve ekolojik bütündür.
Köy Hakkı, bu anlamıyla yaşam alanı üzerinde karar hakkıdır.
Bu nedenle Bergama’dan Perşembe yaylasına köylülerin yükselttiği onurlu direniş ile bugün savunduğumuz Köy Hakkı arasında doğrudan bir bağ vardır. Biri mücadele içerisinde ortaya çıkan tarihsel deneyim, diğeri bu deneyimin bugün daha açık biçimde ifade edilmesidir.
Ve bu tarih bize bağımsızlığın neden vazgeçilmez olduğunu da gösteriyor.
Köylülerin mücadelesi şirketlerin yatırım önceliklerinden bağımsız olduğu için güçlüydü. Devletin kalkınma söylemine rağmen kendi sözünü kurabildiği için güçlüydü. Mücadelenin sınırlarını şirketlerin “sosyal sorumluluk” programları veya profesyonel proje dünyası belirlemediği için güçlüydü.
Bugün de bu bağımsızlığı korumak zorundayız.
Bergama’dan, Munzur’a oradan Karadeniz yaylalarına yükselen onurlu direnişin siyasal ufkunu fonların, profesyonel proje dünyasının veya sermayenin giderek daha fazla sahiplendiği “yeşil dönüşüm” dilinin sınırlarına hapsedemeyiz. Yeşil dönüşümün sermayenin yeni yatırım ve büyüme stratejisini meşrulaştıran bir dile dönüştüğü yerde yeşil yıkamayı açıkça teşhir etmeliyiz.
Davamız fosil sermayenin yerine yeşil sermayeyi geçirmek değildir.
Davamız köyleri ve yaşam alanlarını sermayenin karar nesnesi olmaktan çıkarmaktır.
Sistem karşıtlığı HİZ’in kapısında durmamalı
Mehmet Horuş’un söyleşisinin sistem karşıtı damarını değerli bulmamın nedeni de budur. Sürekli büyümeyi, kapitalist üretim ilişkilerini ve sermayenin enerji politikalarını sorgulayan bir yaklaşım bugün ekoloji hareketinin ihtiyacı olan tartışmalardan biridir.
Fakat tam da bu nedenle sistem eleştirisinin HİZ’in kapısında durmaması gerektiğini düşünüyorum.
HİZ gerçekten halkların bağımsız iklim zirvesi olacaksa sermayeyle ilişkisinin sınırlarını, fonlara yaklaşımını ve mali bağımsızlığının ölçütlerini açıkça ortaya koymalıdır. Bunun da ötesinde HİZ’in siyasal dilinin ve mücadele ufkunun bağımsızlığı korunmalıdır.
Halkların İklim Zirvesi’nin sözünü COP31’in devlet, şirket ve finans kuruluşlarının oluşturduğu gündemden değil; Bergama’dan Akbelen’e köylülerin, yaşam alanı mücadelelerinin, emekçilerin ve müştereklerini savunan toplulukların birikiminden üretmesi gerekir.
Ekoloji Birliği’nin fonlanan projeler geliştirilmemesi ve sermayeden bağımsızlık konusunda ilan edilmiş ilkeleri bulunmaktadır. EB bu ilkelerin HİZ içerisindeki karşılığını kendi bileşenlerine açıklamalıdır. TÜRÇEP de sermaye, şirket ilişkileri, fonlar ve proje finansmanı konusundaki ilkelerini açık biçimde ortaya koymalıdır. Sistem değişikliği perspektifini savunan İklim Adaleti Koalisyonu ise bu iddianın sermaye, fonlar ve kurumsal finansman karşısındaki örgütsel karşılığını açıklamalıdır.
HİZ’in içerisinde farklı yaklaşımların bulunması sorun değildir. Fakat sistem karşıtı hareketlerle proje ve fon temelli çalışan kuruluşların aynı zeminde hangi ilkelerle ortaklaştığının belirsiz kalması sorundur, sorunludur, üstü örtülemez.
Mehmet Horuş’a yoldaşça sorum
Bu nedenle Mehmet Horuş’a eleştirel fakat yoldaşça bir soru yöneltmek istiyorum:
Söyleşinizde kapitalizmin büyüme mantığını, enerji üretiminin merkezileşmesini, büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımlarını ve sermayenin ekolojik krizi yeniden üreten yapısını güçlü biçimde sorguluyorsunuz. Bergama’dan bugüne gelen yerel mücadelelerin siyasal değerini vurguluyor ve HİZ’e dünya ekoloji hareketlerinin enternasyonaline uzanabilecek önemli bir anlam yüklüyorsunuz.
Peki HİZ gönüllüsü olarak, aynı eleştirel ölçütleri neden HİZ’in halihazırdaki örgütsel yapısına, destekçi bileşimine, fonlarla ilişki anlayışına ve henüz kamuoyuna açıklanmamış finansman yapısına yöneltmiyorsunuz?
HİZ’in destekçi bileşiminde sermayeyle kurumsal işbirliği yapan veya fon ve proje mekanizmalarıyla çalışan kuruluşlarla anti-kapitalist ve sermayeden bağımsızlık ilkesini savunan hareketlerin yan yana bulunmasının yarattığı farklılıkları ve olası çelişkileri neden söyleşinizde eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmadınız?
Sermayenin “yeşil dönüşümünü” sorguluyorsak kendi dönüşüm anlayışımızı da açıklamak zorundayız. Sermayenin enerji yatırımlarında mülkiyet ilişkisini sorguluyorsak kendi örgütlenmelerimizin maddi ilişkilerini de sorgulamalıyız. Şirketlerden şeffaflık talep ediyorsak kendi mücadele zeminlerimizde daha yüksek bir şeffaflık standardını savunmalıyız.
HİZ’in güçlü olmasının yolu bu soruları bastırmak değil, açıkça tartışmaktır.
Bergama’dan Akbelen’e köylülerin onurlu direnişi bize en önemli gücümüzün bağımsızlığımız olduğunu gösterdi. Bu bağımsızlık yalnız mali değil, siyasal ve örgütsel bir bağımsızlıktır. Kendi sözümüzü kendi yaşam alanlarımızdan, kendi mücadele deneyimimizden ve kendi karar süreçlerimizden üretebilme iradesidir.
Köy Hakkı da tam burada anlam kazanıyor: Köyün, toprağın, suyun, ormanın ve müştereklerin geleceğine o yaşam alanında yaşayanların iradesi dışında karar verilememesi.
Bu nedenle bugün HİZ açısından üç basit ama temel soruyu sormanın zamanıdır:
Kimlerle? Hangi kaynaklarla? Hangi ilkelerle?
Ve bütün bunların arkasındaki daha temel soru:
Halkların zirvesini kimin kurduğu siyasal zeminde inşa ediyoruz?
Yazan: İsmail Akyıldız, 17 Eylül 2026