Yaşam Savunucuları Melankoliyi Aşar Yaşamı Kurar

0

Yaşam Savunucuları Melankoliyi Aşar Yaşamı Kurar

“İşte bu noktada yaşam savunucuları, melankoliyi aşan bir yönelimi temsil eder. Nietzsche’nin yeryüzünü ve yaşamı olumlayan düşüncesi ile Pir Sultan Abdal’ın boyun eğmeyen direniş geleneği arasında, kaybı bir çöküşe değil, bir yeniden kurma iradesine dönüştürürler. Melankolinin içe kapanan karanlığı, burada yerini yaşamı savunan bir coşkuya bırakır. Bu yüzden bugün ortaya çıkan şey bir tepkinin ötesindedir; aynı zamanda yaşamı yeniden kuran, onu çoğaltan ve anlamlandıran bir varoluş iradesidir. Melankolinin karşısında artık edilgen bir bekleyiş değil, yaşamı olumlayan etkin bir güç vardır!”

Freud’un yas ile melankoli arasında kurduğu ayrım, bireysel bir ruh hâlini açıklamakla kalmaz, toplumsal kayıp biçimlerini de anlamamıza yardımcı olur. Yas dediğimiz şey, bir kaybın ardından duyulan acıdır; insan zamanla bu kayıpla yüzleşir, onu kabullenir ve hayatına bir şekilde devam edebilir. Melankoli ise bundan farklıdır. Melankolide kayıp sadece dışarıda kalmaz, insanın içine yerleşir; kişi neyi kaybettiğini tam olarak adlandıramaz ama kendisini değersiz, güçsüz ve eksilmiş hisseder. İşte bu yüzden melankoli, bir üzüntünün ötesinde, insanın kendisine yönelen daha derin bir çöküştür. Aysel Sağır’ın kaleme aldığı ve Akbelen’den hareketle Hakan Tosun’un ölümü ile Esra Işık’ın tutuklanmasını birlikte ele alan yazı, bu çerçeveyi Türkiye’nin bugünkü yıkım sürecine başarıyla uygular. Yazar, kaybın artık tekil olmadığını; ekonomik, sosyal ve kültürel alanları kapsayan, insanı güvencesiz ve değersiz hissettiren bütünlüklü bir çöküşe dönüştüğünü güçlü bir şekilde ortaya koyar. Bu yönüyle metin, melankoliyi psikolojik bir durum olmaktan çıkarıp siyasal ve toplumsal bir rejim olarak tarif etmesi bakımından son derece kıymetlidir.

Ancak tam da bu güçlü teşhisin yanında, metnin sınırlı kaldığı bir alan da vardır. Yazı, Akbelen’de ve genel olarak kırsal alanda yaşanan yıkımı derinlikli biçimde ortaya koysa da, bu yıkımı “yaşamın bütünlüğü” perspektifine taşıyacak kurucu bir kavramsal çerçeveye tam olarak ulaşmaz. Köylerin tasfiyesi ile kentlerde yaşam alanlarının daraltılması arasındaki bağ sezdirilir, fakat “Köy Hakkı” ile “Kent Hakkı” gibi bütünlüklü bir haklar rejimi içinde sistematik biçimde kurulmaz. Dahası, melankoliyi derinleştiren bir diğer kritik boyut -kadınlara ve hayvanlara yönelen yapısal şiddet- metinde belirgin bir yer bulmaz. Oysa bugün yaşanan yıkım, doğanın talanı ile sınırlı değildir; kadınların yaşam alanlarından dışlanması ve hayvanların yaşamdan koparılmasıyla birlikte, yaşamın tüm katmanlarını hedef alan çoklu bir şiddet düzeni söz konusudur.

Bu eksikliği tamamlamak için melankoliyi daha geniş bir çerçevede yeniden düşünmek gerekir. Akbelen’den yükselen direniş, bir çevre mücadelesinin ötesinde; köylerin, kentlerin, kadınların ve hayvanların ortak yaşam hakkını savunan bir bütünlüğün ifadesidir. Köylerde toprağını, suyunu ve müştereklerini koruyanlarla; kentlerde barınma, temiz hava ve güvenli yaşam talebi etrafında örgütlenenler; kadınların özgür yaşamını ve hayvanların var olma hakkını savunanlarla birleştiğinde ortaya çıkan özne “yaşam savunucuları”dır. Bu kavram, tam da bu dönemde, bu çok katmanlı yıkım karşısında şekillenmektedir. Yaşam savunucuları, direnenlerin toplamı değildir; yaşamın parçalanmış unsurlarını yeniden bir araya getirmeye çalışan, doğa ile insan, köy ile kent, emek ile yaşam arasındaki kopmuş bağları yeniden kuran kurucu bir toplumsal özneyi ifade eder. Bu yönüyle yaşam savunuculuğu, melankolinin karşısında bir panzehir, bir çıkış yolu sunar.

Bu bağlamda “Köy Hakkı” ile “Kent Hakkı” iki ayrı mücadele alanı olarak değil, yaşamın bütününü savunan tamamlayıcı ilkeler olarak düşünülmelidir. Kentte barınma hakkı varsa, köyde kendi toprağında yaşama hakkı vardır; kentte güvenli bir yaşam talebi varsa, köyde doğayla uyumlu ve şiddetsiz bir yaşam talebi vardır. Buna kadınların şiddetsiz ve özgür yaşam hakkı ile hayvanların yaşamdan dışlanmadan var olma hakkı eklendiğinde, ortaya çıkan tablo parçalı talepler değil, bütünlüklü bir “Yaşam Hakkı” fikridir. Bu nedenle Akbelen’de verilen mücadele, bir direniş olmanın ötesinde; melankoliyi aşarak yaşamı yeniden kurma çabasının somut ifadesidir.

Sonuç olarak, Aysel Sağır’ın metni güçlü bir teşhis koyar: içinde bulunduğumuz dönem, kaybın sıradanlaştığı ve melankolinin toplumsallaştığı bir dönemdir. Ancak bu teşhisin tamamlanabilmesi için, bu kaybın hangi haklar üzerinden aşılacağı ve nasıl bir kurucu çerçeveye bağlanacağı da ortaya konulmalıdır. Bu noktada Köy Hakkı ve Kent Hakkı, kadınların ve hayvanların yaşam hakkıyla birlikte düşünüldüğünde, melankoliden çıkışın bir ruh hâli değişimi olmanın ötesinde, politik bir kurucu damar olduğunu gösterir. Çünkü mesele tek tek kayıplar değil; yaşamın bütününü savunup savunamayacağımızdır.

Melankoli, mekânsal ve ekolojik kayıpların yanı sıra derinleşen ekonomik ve sınıfsal yıkımın da ürünüdür. Bugün emeklilerin giderek yoksullaşması, işsizliğin yaygınlaşması, güvencesiz çalışmanın sıradanlaşması ve geniş toplumsal kesimlerin “madun” ve “mağdur” konumlara itilmesi, melankolinin toplumsal zeminini daha da ağırlaştırmaktadır. Kentlerde barınamayan, özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde yüksek kira, düşük gelir ve güvencesiz yapılaşma arasında sıkışan insanlar için bu durum, ekonomik bir sorun olmanın ötesine geçerek sürekli bir “deprem kaygısı” ile birleşmektedir. Sağlam ve güvenli konutlara erişemeyen milyonlarca insan, yoksullukla birlikte her an yıkılabilecek bir yaşamın korkusuyla yaşamaktadır. Bu nedenle melankoli, kaybedilenlerin ötesinde, her an kaybedilebilecek olanın yarattığı sürekli bir tedirginliği de ifade eder. Kentteki bu güvencesizlik, köydeki yerinden edilme ile birleştiğinde, yaşamın her iki mekânda da kırılganlaştığını açıkça göstermektedir.

Bu yüzdendir ki yaşam savunucularının kurduğu dayanışma hattı, doğayı ya da yaşam alanlarını korumakla sınırlı değildir; emeği, geçimi, barınma hakkını ve güvenli yaşam koşullarını savunan bir mücadele çizgisi oluşturur. Köy Hakkı ile Kent Hakkı’nın kesiştiği yerde, mekânsal olanla birlikte sınıfsal bir mücadele de açığa çıkar. Bu mücadele, emeklilerin, işsizlerin, güvencesizlerin ve tüm mağdur kesimlerin yaşam hakkını savunmadan tamamlanamaz. Yaşam savunucuları, bu çok katmanlı yıkım karşısında çok katmanlı bir dayanışmayı kurarak melankoliyi aşmanın somut yolunu işaret etmektedir.

Hakan Tosun’un sözleri burada anıt gibi durur: “Olmak ya da olmamak sorunu değil bu, susmak ya da susmamak asıl mesele.” O susmadı; bir eylemden diğerine koştu, madunların sesi oldu, kaybın ve yıkımın karşısında sessizliğe teslim olmadı. Esra Işık ise mektubunda şöyle seslenir: “En kısa sürede gelip mücadelemize kaldığım yerden devam edeceğim! Kimsenin şüphesi olmasın, kimse beni merak etmesin…” Bu iki ses, melankolinin içine kapanan, suskunlaştıran etkisine karşı yaşamı savunan bir iradenin somut ifadesidir.

İşte bu noktada yaşam savunucuları, melankoliyi aşan bir yönelimi temsil eder. Friedrich Nietzsche’nin yeryüzünü ve yaşamı olumlayan düşüncesi ile Pir Sultan Abdal’ın boyun eğmeyen direniş geleneği arasında, kaybı bir çöküşe değil, bir yeniden kurma iradesine dönüştürürler. Melankolinin içe kapanan karanlığı, burada yerini yaşamı savunan bir coşkuya bırakır. Bu yüzden bugün ortaya çıkan şey bir tepkinin ötesindedir; aynı zamanda yaşamı yeniden kuran, onu çoğaltan ve anlamlandıran bir varoluş iradesidir. Melankolinin karşısında artık edilgen bir bekleyiş değil, yaşamı olumlayan ETKİN bir GÜÇ vardır!

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın