Kötülük Karşısında Tarafsızlık Yoktur!

0

Kötülük Karşısında Tarafsızlık Yoktur!

Köy Hakkı: Kötülüğe Karşı Yaşamı Savunmanın Yolu

“İçinizden biri bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa onu eliyle durdursun; bu yetmezse diliyle karşı koysun; o da yetmezse kalbiyle reddetsin…” diyen Hz. Muhammed, insanı hayatı seyreden bir gözlemci olarak değil, kötülük karşısında doğrudan müdahil olan bir özne olarak tanımlar. Bu söz, bir etik çağrı olmakla birlikte insanın varlıkla kurduğu ilişkinin, yani ontolojik konumunun da ifadesidir. İnsan, burada edilgen bir varlık olarak değil; iyiyi ve kötüyü ayırt eden, gördüğü karşısında tavır alan ve dünyaya müdahale eden bir özne olarak kurulmaktadır. Bu yönüyle kötülüğe karşı çıkmak, insanın varoluşunun bir parçasıdır. İyilik, bu ontolojik zeminde soyut bir değer olmaktan çıkar ve eylemle gerçekleşen bir sorumluluğa dönüşür.

“Bu çerçevede tarif edilen müdahalenin üç düzeyi -el, dil ve kalp- doğrudan eylemi, sözle karşı koyuşu ve vicdani karşı çıkışı ifade eder.” Bu nedenle sorun sadece doğruyu bilmek değil, doğruyu hangi düzeyde olursa olsun hayata geçirmektir. Çünkü bilginin kendisi, eyleme dönüşmediği sürece eksik kalır.

Bu yaklaşım, Karl Marx’ın praksis anlayışıyla derin bir kesişim içindedir. Marx’ın düşüncesinde praksis, salt bir eylem çağrısı değildir; insanın hem dünyayı hem de kendisini dönüştürdüğü diyalektik bir süreçtir. Feuerbach Üzerine Tezler’de açıkça ortaya koyduğu gibi, mesele dünyayı yorumlamakla sınırlı kalamaz; onu değiştirmek zorunludur. Bu nedenle Marx’ta teori ile pratik arasında hiyerarşik bir ayrım yoktur; teori, pratiğin içinde sınanır ve anlamını orada bulur. İnsan, toplumsal ilişkilerin edilgen bir ürünü değildir; aynı zamanda bu ilişkileri dönüştüren tarihsel bir özne olarak konumlanır. Üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve sınıf mücadeleleri içinde şekillenen bu özne, ancak müdahale ettiği ölçüde özgürleşir.

Marx’ın yaklaşımında dikkat çekici olan nokta, müdahalenin bireysel bir tercih olmaktan çıkıp tarihsel bir zorunluluk haline gelmesidir. Sömürüye, tahakküme ve eşitsizliğe karşı tarafsız kalmak mümkün değildir; çünkü tarafsızlık, var olan düzenin sürmesine katkı sunar. Bu nedenle praksis, yalnızca eylemek değil; bilinçli, yönelimli ve dönüştürücü bir müdahale olarak anlaşılmalıdır. İnsan, dünyayı değiştirirken aynı zamanda kendisini de değiştirir; bu çift yönlü dönüşüm, praksisin özünü oluşturur.

Bu müdahale fikri, Peter Kropotkin ile daha da somut bir toplumsal zemine oturur. Kropotkin, insan doğasını rekabet ve bencillik üzerinden tanımlayan yaklaşımlara karşı çıkar ve yaşamın temel dinamiğini karşılıklı yardımlaşma olarak kurar. Onun Karşılıklı Yardımlaşma çalışması, evrimsel süreçte işbirliğinin ve dayanışmanın belirleyici rolünü gösterir. Bu bakış açısı, toplumsal yaşamın sadece çıkar çatışmalarıyla değil aynı zamanda ortaklaşa var olma iradesiyle şekillendiğini ortaya koyar.

Kropotkin’de etik, dışsal bir otoritenin buyruğu değildir; toplumsal yaşamın içinden doğan bir zorunluluktur. İnsan, başkalarıyla birlikte var olur ve bu birlikte varoluş, onu dayanışmaya yöneltir. Bu nedenle müdahale, ahlaki bir tercih olmanın ötesine geçer; yaşamın devamı için gerekli olan bir refleks halini alır. Toplumsal bağların güçlenmesi, insanların birbirlerinin yaşamına doğrudan katılmasıyla mümkündür. Bu açıdan bakıldığında, kötülük karşısında geri çekilmek yalnızca bireysel bir zayıflık değildir; aynı zamanda toplumsal dokunun çözülmesine yol açan bir durumdur. Kropotkin’in perspektifinde özgürlük, ancak dayanışma içinde mümkündür; müdahale etmeyen bir özgürlük anlayışı, içi boş bir iddiaya dönüşür.

Bu üç düşünce yönelimi -Hz. Muhammed’in ontolojik temelli müdahale çağrısı, Marx’ın praksisi ve Kropotkin’in dayanışmacı etiği- farklı temellerden yola çıkar. Biri insanın varoluşuna içkin vicdani bir zorunluluğa, diğeri tarihsel ve maddi ilişkilerin dönüşümüne, öteki ise insanın toplumsal doğasına dayanır. Ancak hepsi aynı noktada birleşir: Kötülük karşısında tarafsızlık yoktur! Kötülük karşısında edilgenlik kabul edilemez. Müdahale etmek, bir seçenek değildir; insan olmanın, toplum olmanın ve yaşamı sürdürmenin gereğidir.

Bugün bu perspektiften bakıldığında, mesele görmek, analiz etmek ya da teşhis koymakla sınırlı değildir. Asıl sorun, görülen kötülük karşısında nerede durduğumuzdur. Çünkü müdahale etmeyen her tutum, kaçınılmaz olarak mevcut olanın sürmesine hizmet eder. Bu yüzden gerçek ayrım, bilenlerle bilmeyenler arasında değil; müdahale edenlerle etmeyenler arasındadır.

Bu çerçevede “Köy Hakkı” bir kavram ya da talep olmanın ötesine geçer; doğrudan bir praksis çağrısına dönüşür. Köyde, derede, ormanda ortaya çıkan her yıkım karşısında “görmekle yetinmeyen”, yaşamı savunmak için harekete geçen bir irade… Bu, bazen bedeniyle orada durmaktır; bazen sözüyle gerçeği görünür kılmak; bazen de en azından vicdani olarak bu yıkıma rıza göstermemektir. Ama her durumda bir müdahale vardır. Çünkü sorun sadece neyin doğru olduğunu bilmek değil; o doğrunun yanında fiilen durmaktır!

Şehirler bizimdir,
Köyler bizimdir,
Yaşam bizimdir,
Karar da mücadele de bizimdir!

Paylaş.

Yazar Hakkında

Bir Yorum Bırakın