Kategori: Söyleşiler

  • Nurşin Altunay ile söyleşi: Koronavirüs süreci ekolojik kıyametin burnumuzun dibinde olduğunu fark ettirdi

    Nurşin Altunay ile söyleşi: Koronavirüs süreci ekolojik kıyametin burnumuzun dibinde olduğunu fark ettirdi


    Ekoloji ve Yaşam Gazetesi Yeşil Direniş; “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşiler serisi devam ediyor. Bugün, bir anne olan, protesto eylemlerine zaman zaman çocuklarıyla da gelen müzmin aktivist Nurşin Altunay ile konuştuk; “Distopya diye baktığımız filmlerde seyrettiğimiz şeylerin gerçekleşmesi, ekolojik yıkımla ilgili bir çok uyarının da komplo teorisi olmadığını, ekolojik kıyametin de gayet burnumuzun dibinde olduğunu fark ettirdi. Yok oluşa doğru giden yolun etkisini direkt hissetmesek de yolu görebilmeye başladık”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 10 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Mücadele veya olana bitene itiraz diyelim, başladığı an elbette birikim de başlar, bana göre. Bu bir yoldur ve bilinçli veya bilinçsiz mutlaka bir yol alınır. Sanırım önemli olan bu yolu değerlendirebilmek, öğrenmektir. Birikim dediğimiz şey sadece bilgiyi paylaşmak değil, ayrıca çıkarımlarda bulunabilme yeteneğidir. Her mücadele özeldir. Her deneyim farklı bakış açıları, problemlere farklı çözüm önerileri, farklı davranış biçimleri de içerir. Keşke tek bir problem, tek bir çeşit, tek bir yol olsa. O zaman bir kerede deneyimler, bir kerede öğrenir ve onu kolaylıkla geliştiririz. Ekoloji mücadelesinde temel ilkeler konusunda zaten uzlaşıyoruz. Ancak hem yaşananlar, hem yöntemler çok çeşitli. Her bir deneyim eğer birikim bir havuzsa ona yepyeni bir şey katıyor. Devasa bir havuzdan söz ediyoruz yani. Tek tipleştiremediğimiz bilgilerden. İşte burada bir yöntemi her duruma uygulayamayacağımızı biliyoruz ve bu sebeple de öğrendiklerimiz ufkumuzu açmaya, farklı bakmaya da sebep oluyor. Birikimlere muhtacız. Yolumuzu açıyorlar.

    Yaşadığımız coğrafyada oldukça fazla birikimimiz var. Bunların paylaşıldığı alanlar çoğaldıkça da güçleniyoruz. Elbette birikimin artması sorun sayısının da fazlalığına işaret ediyor. Keşke hiç sorunumuz, hiçbir birikimimiz olmasaydı. Ama var maalesef. Bunlar gelecekte daha güçlü mücadelelere, daha fazla kazanıma sebep olacaktır. Sadece olumlu deneyimlerden değil, olumsuz, sonuç alınamayan deneyimler, mücadeleler de çok şey öğretiyor. Bir ÇED’in iptal edilmesi, bir yerel mücadelenin ÇED iptali için dava açmasına sebep olabiliyor. Zira elde edilmiş bir iptal, “Bizimki de iptal edilecek” fikrini yeşertiyor. Sonrasında neler olabileceğini, şirketlerin hangi farklı yollardan neler deneyeceğini de biliyoruz. Olayı ele alış biçimimiz, ihtimaller de aklımızın bir köşesinde duruyor ve daha dikkatli davranıyoruz. Baştan kaybedilen mücadelelerde de, uzun yıllar gündemde olan ve sonrasında kaybedilen mücadelelerde de bizlere “Keşke” dedirten her şey birikimin önemli bir parçasıdır. Bir Hasankeyf örneği, buradaki durum, hatalar, doğrular, mücadele biçimleri bize çok şey öğretti mesela. Belki Hasankeyf kurtarılamadı. Belki başka bir yer kurtarılacak bu birikim sayesinde. Birikimi olumlu veya olumsuz diye değerlendiremeyiz bence. Olumludan da, olumsuzdan da çok şey öğreniyoruz. Olumlu birikimler elbette sayısı az bile olsa çok daha kuvvetli. Ama olumsuz olaylar da bize neyi yapıp neyi yapmamak gerektiğini, nerede durup nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğretiyor.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    İnsanların kendilerini, hayatlarını, önceliklerini sorguladığı bu süreçte kapitalizmin doğa üzerindeki tahribatının salgınla ilişkisi üzerine çok konuşuldu. Distopya diye baktığımız, filmlerde falan seyrettiğimiz şeylerin gerçekleşmesi, ekolojik yıkımla ilgili bir çok uyarının da komplo teorisi olmadığını, ekolojik kıyametin de gayet burnumuzun dibinde olduğunu fark ettirdi. Yok oluşa doğru giden yolun etkisini direkt hissetmesek de yolu görebilmeye başladık. Covid 19 Çin’deyken başka bir şeydi. Bizden uzak bir coğrafyada bir şeyler oluyordu ve izliyorduk. Sonra bizim de yaşamımız oldu. Kutuplarda olanlar, okyanuslardaki çöp girdapları, yangınlar, fırtınalar ekranda gördüğümüz bir video, bir fotoğraf, dinlediğimiz bir bilgi iken şimdi bu sorunların hepsinin temelimizi yavaş yavaş çürüttüğünü ve güvende olmadığımızı, hiç ummadığımız bir anda korunaklı yaşam alanlarımızın alt üst olabileceğini seziyoruz. Olmaz veya bize ulaşmaz sandığımız bir sürü şeyle baş başa kalabiliriz. Bu süreçte birçok insan şehir yaşamını sorguladı kanımca. Issız dağlar kalabalık şehirlerden daha güvenli görünmeye başladı. Şehrin karmaşasından göremediğimiz doğayı fark ettik ve normalimiz olan şeylere, denizin kenarına inmek, parkta bir ağacın altında oturmak ulaşılamaz bir şeye dönüştü. Belki ev hayvanımız için “O burada çok mutlu.” derken, “Acaba?” demeye başladık. Bir çoğumuzun belki de ömrünü adayarak kurduğu ev, içinde bizi oyalayacak onca şey olmasına rağmen birer hücreye dönüştü. Bu elbette çok sarsıcı. Belki hapsolmanın anlamını bir parça daha iyi kavradık. Belki hayatın bizsiz de gayet güzel aktığını, ama bizim onsuz yani doğa olmadan hiç iyi akamadığımızı anladık. Ne kadar modern olsa da bir kentin insana aslında ne kadar yabancı ve mekanik olduğunu duyumsadık. Aldığımız yiyeceklere güvenemedik. Dünyayı yönettiğimizi, hayata hakim olduğumuzu zannediyordu bazılarımız. Kontrolün bizde olmadığını, sistemin bizlerden bağımsız kuralları olduğunu kavradık. Bütünün parçasıyken kendimizi bütünü yöneten sanmanın koca bir balon olduğunu, aslında ne kadar aciz ve savunmasız olduğumuzu hatırladık. Özetle doğa bizden bir şey istemiyor aslında. Sadece öylece durmamızı, müdahale etmememizi, bozmamamızı istiyor. Hiçbir şey yapmasak yeterli. Durmamızı hatırlattı en azından bir kısmımıza. Kapitalizmin ışıkları söndü.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugun ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Küresel ekolojik kriz adı üstünde yerküreyi etkiliyor. Buna şu an tanıklık etme oranımız hiçbir şeyi değiştirmez. Direkt yaşamadığımız durumlar bile bizim sorunumuz. Bir penguenin derdi bizim derdimiz. Güney Amerika’daki iklim göçmenliği bizim meselemiz. Bir kaya gazı sondajında yerin altında neler olduğu bizim çıkmazımız. Türkiye bence bu krizin tam göbeğinde. Zira yapmak, onarmak yerine yıkmak katlanarak devam ediyor. İnsanlar fosil yakıtlarla ilgili birleşmeye ve ayağa kalkmaya çalışırken termik santral yapılıyor. Sonuçları korkunç olan HES’ler konusunda hala ısrar ediliyor. Park gibi yapay bir şey için doğaya beton dökülüyor. Bir yandan bilim insanları “İklim krizini durdurabilmek için acaba ağaç dikmek işe yarar mı, kaç tane ağaç bizi kurtarabilir?” hesabı yapmaya çalışırken ormanlar yok ediliyor. O kadar ironik ki bu. Ekosistem hakkında bir fikrimiz yok. “Ne yaparsak ne etkileniyor, bu zincirleme bir yıkım yaratır mı?” sorusunu sormaya bile gerek yokken, bunu zaten biliyor olmamız gerekirken bu kadar basit bir soruyu sormak bile büyük bir çaba gerekiyor. Gerçi yok ederek var olan hiçbir yapı bu soruyla ve cevabıyla ilgilenmiyor. Onların derdi sadece kazanç. Ama insanların bu tür soruları yaşamın her alanında, her yerde sorması gerekir ki o şirketler, devletler durdurulabilsin. Bir sürü zarar veren proje “doğa dostu” diye sunuluyor. Bu tanımlar üzerinde düşünmek, alt yazıları okumak zorundayız. Hem sürdürülebilirlikten bahsedip hem hibrit tohuma geçmek, tarlaları kısır tohumlarla yeşertip, çiftçiyi her sene tohum satın almak zorunda bırakmak nasıl bir çelişkidir? Bu bağımlılık değil de nedir? Üzerinde konuşmamız bile abesken nükleer santral gibi bir şeyi tartışıyorsak, Allah’a koşulsuz itaat ettiğini söyleyenlere “İnançlısınız madem onun yarattığını değiştirmeye, olmayan su yolları açmaya, rüzgarların yönünü değiştirmeye, göçlere sebep olmaya, bitki örtüsünü ortadan kaldırmaya nasıl niyet edebiliyorsunuz? “ diye soramıyorsak bu sistemi nasıl durdurabiliriz? Doğayı sömürebildiği kadar sömürmeye çalışan bir sistem bu. Kendini merkeze doğayı ise çevre adı altında etrafına koyarak algılayan akıl için doğa adeta sadece nesne. Türkiye’nin ekoloji sorunları için bir sıralama yapmak bence mümkün değildir. Her biri çok acil, her biri çok önemlidir. Kaz Dağları ne kadar önemliyse, Anadolu’da küçük bir dağdaki taş ocağı da aynı önemdedir. En küçük bir etki de, çok büyük bir yıkım da eşit derecede önceliklidir. Zira doğa bizim gibi kategorize etmiyor. Hızlı ya da yavaş her yok edişin dünya üzerinde bir etkisi var. Bir karıncanın yaşamı da kıymetli, bir kutup ayısının da. Bir ot bile yaşamı tamamlayan bir şeydir. Kısacası yaşamı yok eden tüm politikalar, direkt bizi etkilesin veya etkilemesin, bizim coğrafyamızda olsun veya olmasın, etkisini hissedelim veya hissetmeyelim önemlidir ve önceliklidir.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Ben doğanın kendi devrimini yapacağına inananlardanım. Ondan alınan her şeyi geri alacak kadar kuvvetli. Belki ancak o noktada herkes doğanın dilini anlayacak. Şimdi sadece bazı insanlar bu mücadeleyi sürdürüyor. Bu da bazen yetmiyor. Bir kişinin çabası ile elde edilen kazanımlar elbette var. Ancak yeterince desteklenemediği için kaybettiğimiz çok önemli yaşam alanlarımız, haklarımız da var. Bazen büyük sayılara ulaşmamız gerekiyor. İtiraz eden kişi sayısı bazen çok önemlidir. Aynı anda bir çok yerde mücadele verilmek zorunda kalındığı da oluyor. Bu insanlar hangisine koşsun, hangisine bilgisini aktarsın? Daha duyulur ve etkili olmak için elbette daha fazla yaşam savunucusu lazım dünyaya. Hatta tüm insanlar birer yaşam savunucusu olmalı. O zaman eminim bambaşka olur hayatlarımız.
    Şu an ekoloji mücadelesi kaybettikçe yükselecek bir mücadele gibi görünüyor bana. Yıkım arttıkça daha fazla insan bir yaşam savunucusuna dönüşecek. Meselenin çevreci olmak, çiçeği ormanı sevmek olmadığını, musluğu kapatmakla sularımızı koruyamadığımızı, aslında temel ihtiyaçlarımızın sandığımızdan çok daha az olduğunu, problemin sistemden kaynaklandığını v.s. mecburen anlayacağız. Büyük resim göremeyeceğimiz kadar büyük ve yapmamız gereken sadece durmak gibi çok basit bir şey. Doğayı olumsuz etkileyecek hiçbir şey yapmasak, sadece dursak her şey yoluna girecek. Bir gün herkes bunu kavrayacak diye düşünüyorum. Yaşam karşısında sermayenin durmasını talep edip bunu onlara yaptırabildiğimizde yaşam kazanabilir.

    Bugüne kadar hangi yeşil/ekoloji hareketlerinin parçası oldunuz?

    Ekoloji hareketinin ne kadar parçası olduğumu bilemiyorum. Doğayı yok eden tüm projelere itiraz ettim. Bazen direkt içinden, bazen uzaktan takip ettim. Bir gruba dahil olduğum da oldu. Ancak genel yönelimim “Hangi dağ efkarlıysa oradayız” şeklindedir. İnsan çok kıymetli. Ama bir ağaç, bir dere taşı, bir solucan, bir kır çiçeği de onun kadar kıymetli. Benim ekoloji hareketiyle tanışmam Allianoi ismindeki antik sağlık yurdunun baraj sularına gömülmemesi için verilen mücadeleye dahil olmamla gerçekleşti. İlk öğrendiğim şey barajların bir ömrünün olduğuydu. Buna çok şaşırmıştım. O güne dek hiç düşünmediğim bir şeydi. Sonra biraz araştırdım. “Barajların ömrü bitince neler oluyor? Kaç yıllık bir ömürden bahsediliyor?” gibi sorularım vardı. Barajların insanların hayatını nasıl dönüştürdüğü ile ilgili okuduklarım, toprağın tuzlanması, yerküredeki basınç, sular altında kalan verimli topraklar, iklime etkileri, ekosistemin çökmesi v.s. bir sürü şey öğrendim. Sanırım o noktada ekoloji mücadelesi içine dahil oldum. O günden sonra da ne kadar yapabilirsem, ne kadar dahil olabilirsem olmaya çalıştım.

  • Dr. Ful Uğurhan ile söyleşi: En Olumsuz Etkiyi Yapacak Akkuyu Nükleer Santrali Olacaktır

    Dr. Ful Uğurhan ile söyleşi: En Olumsuz Etkiyi Yapacak Akkuyu Nükleer Santrali Olacaktır

    Ekoloji ve Yaşam Gazetesi Yeşil Direniş’in; “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşiler serisi devam ediyor. Antinükleer Hareket’ten tanıdığımız aktivist/hekim Dr. Ful Uğurhan ile söyleşi gerçekleştirdik; “Mevcut durumda son derece yeterli olduğu apaçık ortadayken, enerji ihtiyacımızı karşılamak için yapıldığı iddia edilen NES, HES, JES, RES projeleri daha şimdiden hayatları olumsuz yönde etkiliyor. Bu sıraladıklarımın içinde en olumsuz etkiyi yapacak olanın da eğer yapımı tamamlanabilir ve çalışmaya başlarsa Akkuyu Nükleer Enerji Santralı olacaktır. Çünkü onun yaratacağı riskler öngörülemez, denetlenmez, yıllar içinde etkisi azaltılamaz hatta daha da artan risk grubundadır”

    Söyleşi: İsmail Akyıldız / 9 Mayıs 2020 / Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Türkiye’de gerçek anlamda bir ekoloji hareketinin var olmadığını düşünüyorum. İnsanların kendi yaşam alanlarına yönelik tehditlere karşı biraraya gelerek yaptıkları kitlesel eylemlerin yüzlercesine sosyal medyada rastladım, kitaplardan, dergilerden okudum. Ancak biraz kelime oyunu yapacak olursak; bunları daha çok “çevreci” hareket olarak tanımlamak daha doğru olur kanımca, çünkü insanlar öncelikle kendi “çevre”lerinde olan tehditlere karşı daha duyarlılar. Elbette bu da çok önemli ve gerekli. Kendi hayatını, geçmişini, kültürel değerlerini alt üst edecek durumları, sırf iş vaadi nedeniyle  görmezden gelen ezici bir çoğunluğun olduğunu göz önüne alırsak, bu çevreci hareketlerin içinde yer alanlar büyük işler yapıyorlar. Bu eylemliliklerin içinde yer alan insanlardan sadece küçük bir kısmının bir bütün olarak ekolojiyi düşündüğünü, ona göre yaşadığını ve savunuculuğunu da bu bağlamda yaptığına inanıyorum. Ne yazık ki ekolojik davranmayan gruba kendim de dahilim, örneğin hâlâ et yemeği sürdürüyorum, işe özel aracımla gidiyor,  karbon salınımına “katkıda” bulunuyorum. Her ne kadar israf etmemek, gerekenden fazlasını tüketmemek konusunda çok özenli davransam da bunun yeterli olmadığını biliyorum. Nasıl ki içinde yaşadığım ilin sınırları içinde yapımı süren nükleer santrala karşı süren mücadelenin 25 yıllık kısmında aktif olarak bulunmam, Amazonlar’dan Karadeniz’e kadar dünyanın her yerindeki ormanlar, dereler, bitkiler, hayvanlar ve solunabilecek hava için kaygılanmam, beni ekolojiye duyarlı bir insan kategorisine sokmaya yetmiyorsa, yukarıda sözünü ettiğim yüzlerce eylemin de ekolojik hareket tanımına girmeye yetmeyeceğini düşünüyorum.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgının hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulundugumuz koşulların avantaj ve dezavantajlari nelerdir?

    Korona virüs salgınının ekolojik hareketin dönüşümü ve gelişimi konusunda ne gibi etkiler yapacağı konusunda bir şeyler söylemek için henüz çok erken. Pek çok insan, son iki- üç ayda yaşanan trajediden elbette doğru çıkarımları yapacak, yapıyor,  ancak bu günlük yaşama ne kadar yansıyacak, bir harekete dönüşecek mi, karar vericiler üzerinde ne kadar etkili olacak, şimdiden doğru tahmin yapmak zor. Bilim insanlarının uyarılarına rağmen, daha salgın sürmekteyken AVM lerin açılması yönünde alınan karara çok cılız bir itirazın olmasına bakılırsa, her şey kısa bir sürede unutulacağa benziyor ne yazık ki.
    Bu arada salgın nedeniyle insanların evlerine kapanmaları her ne kadar dijital iletişimi güçlendirip, daha çok insanın konulardan haberinin olmasına yol açsa da mücadele alanlarının terk edilme zorunluluğunu getirmesi sürecin olumsuz yönü olarak kabul edilebilir.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Şu an için Türkiye’nin en büyük ekolojik sorununun enerji santralları ve vahşi madencilik nedeniyle, yitirdiğimiz temiz hava, su, toprak ve ormanlarımız olduğunu düşünüyorum. Mevcut durumda son derece yeterli olduğu apaçık ortadayken, enerji ihtiyacımızı karşılamak için yapıldığı iddia edilen NES, HES, JES, RES projeleri daha şimdiden hayatları olumsuz yönde etkiliyor. Bu sıraladıklarımın içinde en olumsuz etkiyi yapacak olanın da eğer yapımı tamamlanabilir ve çalışmaya başlarsa Akkuyu Nükleer Enerji Santralı olacaktır. Çünkü onun yaratacağı riskler öngörülemez, denetlenmez, yıllar içinde etkisi azaltılamaz hatta daha da artan risk grubundadır.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız?

    Öncelikle mevcut çevre hareketinin, gerçek anlamda ekolojik bir harekete dönüşmesi gerekmektedir. İnsanlara, tüketim alışkanlıklarını sermayenin ya da  iktidarın değil yaşamdaki gerekliliklerin belirlemesi gerektiğini, temiz havanın, suyun, gıdanın bitebileceğini, hatta ceplerinde paraları olsa bile bunlara ulaşamayabilecekleri gerçeğini fark ettirmek zorundayız. Koronavirüs salgınıyla nasıl ki insanın evladına, annesine, sevgilisine sarılmasının, bir zincir kahve mağazasında kahve içmekten daha kıymetli olduğunu feci bir şekilde deneyimledik, bunun bir nükleer santral kazası, sızıntısı sonrasında kat be kat daha ağırının yaşanabileceği gerçeğini farkettirebilmeliyiz. Özellikle çocuklara ekoloji kavramını öğretmeli ve böyle giderse gelecekte kendilerini nasıl bir dünya beklediğini gösterebilmeliyiz. Her ne kadar Greta Tunberg gibi bir çocuk Dünya liderlerine kafa tutup, yetişkinlere küresel iklim krizini öğretdiyse de yeni Greta’ların önünü açmak, çocuklara geleceklerini tayini etme hakkını tanımak asıl görevimiz olmalı. Özetle insanı, hayvanı, ağacı, arıyı, otu, böceği sermayeye yem yapan kafaları iktidara getirmemek için uğraşmalıyız . Ben zaman zaman Türkiye’deki en büyük yeşil hareketin, başkanlık sistemi için yapılan referandum öncesi yürütülen HAYIR kampanyası olduğunu düşünürüm. O gün tek adam rejiminine geçişi durdurabilseydik işimiz daha kolay olurdu.

    Eklemek istediginiz başka bir şey var mı?

    Son olarak Türkiye’deki çevre hareketleri içindeki çekişmelerin bezdiriciliğinden söz etmek istiyorum. Ülkemizin içinde bulunduğu antidemokratik ortamda, büyük maddi olanaksızlıklar içerisinde, sınırlı sayıda insanla yürütülen çevre hareketi bir de kimi zaman politik görüş ayrılıkları, kimi zaman da iktidar kaygısı yüzünden içeriden yara almakta. Bütün bunların üstesinden gelmek zorundayız.

    Dr. Ful Uğurhan kimdir

    Mersin Tabip Odası, Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği ( NÜSHED ) ve Mersin Nükleer Karşıtı Platform bünyesinde başta nükleer santral olmak üzere halkın sağlığını, doğayı, tehdit eden unsurlara karşı bir hekim ve  aktivist olarak mücadele etmekteyim.

  • Prof. Dr. Ali Akay ile söyleşi:  20. yüzyıl Şehirleşmesi Felaket Oldu!

    Prof. Dr. Ali Akay ile söyleşi: 20. yüzyıl Şehirleşmesi Felaket Oldu!

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşilerine devam ediyor. Prof. Dr. Ali Akay ile konuştuk; “Ne yapmalı olmamalı sorumuz; çünkü Lenin bu soruyu sordu ve neticesi felaket ile bitti; o yüzden bilgimiz dahilinde olan herhalde “ne yapmamalı?” olacak. Önümüzde ne yapmamalı hakkında 40-50 senelik bir şehirleşme ve göç tecrübesi var. 20. yüzyıl şehirleşmesi felaket oldu!

    (daha&helliip;)
  • Hakan Tosun ile söyleşi: Koronavirüs Sonrasında Yeni Yaşam Var!

    Hakan Tosun ile söyleşi: Koronavirüs Sonrasında Yeni Yaşam Var!

    [:tr]

    Yesil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşilerine devam ediyor. Videoaktivist Hakan Tosun ile konuştuk; “Nükleer Santraller, HES’ler, Termik Santraller, Taş Ocakları gibi yaşamı ve yaşam alanlarini yok eden projelere karşı mücadele ederken yeni yaşam, yeni üretim, yeni yönetim ve dayanışma biçimleri de geliştirmeliyiz. Koronavirüs bunun zorunlu olduğunu bir kez daha bu sefer daha açık bir şekilde gösterdi.”

    (daha&helliip;)

  • Tuncay Koç ile söyleşi: Muhatap Yok!

    Tuncay Koç ile söyleşi: Muhatap Yok!

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi’nin “Türkiye’de Koronavirüs Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşiler serisi devam ediyor. Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatlarından Tuncay Koç ile konuştuk; “Öncelikli sorunumuz bir zihniyet dolayısıyla bir iktidar sorunudur. Çünkü karşınızda sorunlarınızı anlatabileceğiniz bir muhatap yok. Türkiye’de vahşi kapitalist şirketlerle devlet bütünleşmiş durumda. Burayı aşamadan hiçbir ekolojik talep cevap bulamayacaktır.”

    (daha&helliip;)
  • Validebağ Gönüllüleri’nden Arif Belgin ile Söyleşi: “BELİRLEYİCİ OLAN SOKAKTIR!”

    Validebağ Gönüllüleri’nden Arif Belgin ile Söyleşi: “BELİRLEYİCİ OLAN SOKAKTIR!”

    Validebağ Gönüllüleri’nden Arif Belgin’nin pandemi süreci hakkında görüşü çok açık ve net; “Salgının ekoloji hareketine bir avantaj sağlamadığını, aksine dezavantaj oluşturduğunu düşünüyorum. BELİRLEYİCİ OLAN SOKAKTIR! Sanal dünyada ne kadar gümbürtü koparsa kopsun, rantçıların en korktuğu şey kitlelerin, büyük insan kalabalıklarının önlerine dikilmesidir!”

    (daha&helliip;)
  • Muhammed Cihad Ebrari ile Söyleşi: Evvel Refik Badel Tarik

    Muhammed Cihad Ebrari ile Söyleşi: Evvel Refik Badel Tarik

    Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi “Türkiye’de Pandemi Öncesi ve Sonrası Ekoloji Hareketleri” başlığını taşıyan söyleşiler kapsamında sorularımızı Muhammed Cihat Ebrari’ye yöneltiyoruz. Sorularımızı kapitalizm/neoliberalizmle barışık olmayan, ekolojik yıkımı ve koronavirüs salgınını anlamlandırmaya çalışırken içine doğduğumuz sistemi/düzeni sorgulayan aktivist ve yazarlara yönelttik. Bu söyleşilerin temel çıkış noktası tam da burası: Anti-kapitalist duruş.

    “İnsanlığın temel krizi sınıflarda ya da sınırlarda değil. Bu krizler sonuçlardır. Temel çelişki insan-doğa ilişkisindedir. Cennetten kovulma, insanın doğaya yaklaşımındaki sapmayla yaşanmıştır.  Doğaya ait değil doğaya sahibiz diyen insan, merkezci, uygarlıkçı, cinsiyetçi, sınıflı ve sınırlı bir dünyanın temellerini attı. Cennet doğal, cehennem yapaydır. Döngüsellikten kopan doğrusal aklın sığınacağı tek yer iktidardır. Yetinmek yerine yapay sahte ihtiyaçlar peyda edilip durdu. Doğaya ait değil sahibiz diyen erk hemen ardından kadına da ait değiliz sahibiz demiş, ardından sınırlar, çitler çekilmiş, merkezler, sınıflar ve sınırlar oluşmuş. Yani ekoloji dediğimiz mesele aynı zamanda ekonomidir, toplumdur. Temel çelişkidir, ezilenlerin esas mücadele alanıdır. Dışarıdan ithal kavramlara ve toprağımıza, tarihimize yabancı odakları merkez bilerek değil destek bilerek, kaynak ve kazanım bilerek, orta sınıftan değil aşağıdan, insanı savunmanın doğayı savunmak olduğunu, doğayı savunmanın da insanı, barışı, emeği savunmaktan ayrı olamayacağını içselleştirmiş bir ekoloji hareketi tüm insanlığın en acil ihtiyacı bence. Zaten barıştan yana olmayan, insan haklarına kör kalabilen bir ekolojiden ve doğa savunusundan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde doğadan yana olmadan da hak mücadelesi yürütülemez. Ekoloji alanında koca bir deneyim, mücadele tarihi, düşünce üretimi ve söylemler Anadolu, Mezopotamya ve genel olarak Ortadoğu’da atıl durumda. Bu nedenle üstümüze düşen en önemli görevlerden biri de ‘ekolojik/yeşil hareketi’ yerelle, toprakla ve tarihle yoğurmaya başlamak olmalı. Ki bunu elinden geldiğince yapmaya çalışan öncü insanlarımız yok değil.”

    Söyleşi: Yeşil Direniş – Ekoloji ve Yaşam Gazetesi / İsmail Akyıldız / 5 Mayıs 2020

    Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

    Ekoloji hareketi denilince elbette tarihsel bir bellek ve üzerinde tartışılabilir bir deneyim sürecinden söz edilebilir. Hayvanseverlik, çevrecilik, geri dönüşümcü ya da tasarruf odaklı yaklaşımlar gibi pek çok sistem içi çözüm ve duyarlılıktan yana aktivizm de, hayvan özgürlükçü hareketler, veganlık, vejetaryenlik gibi retler de ekoloji hareketine içkin değerlendirilebiliyor. Böyle olunca yorum ve tespitleri de olabildiğince geniş ele almak gerekiyor.

    Ekoloji hareketinin kapsamını; doğadan, doğal üretim ve tüketimden, küresel ve hatta evrensel dengeyle/döngüyle barış içinde bir yaşamdan yana üretilen her tür düşünce, söylem ve eylem olarak belirleyebiliriz. Bu değerlendirme de bizi son 200 yıllık endüstriyalizmin yakın tarihinden çok daha öteye, binlerce yıllık uygarlık tarihine götürür. Bu bağlamda ‘ekolojik itirazların’ tarihi, bugüne kadar hakkıyla ele alınabilmiş ve değerlendirebilmiş değildir. Çağlar öncesinden, mevcut uygarlıklara pek çok karşı hareketler ortaya çıkmış. Binlerce yıllık ilahi metinlerde, mitlerde, bilge insanların, dervişlerin deyişlerinde yeryüzünde bozgunculuğa karşı, yetinmeyen ve haddinin aşan insanın sebep olduğu bozulmaya yüz tutmuş dengeyi, ağaçları, hayvan haklarını savunanlar, yüksek yapılara, dağları taşları oymaya, kazmaya yönelik itirazlar, mücadeleler ve bu uğurda bedel ödemiş nice can var. Hıdırellezin Hızır’ı mesela; Hızır/Hıdır yeşil insan demektir. Cennet kelime anlamı olarak müdahale edilmemiş, bozulmamış doğal bahçe demektir örneğin. O yüzden tüm cennet tasvirleri; suların aktığı, bol yemişlerin olduğu, müdahale edilmemiş bir yeryüzünde toplayıcı olarak yaşanabilen, temel ihtiyaçlar için çalışmaya gerek olmayan bir barış yurdu betimlemesidir. Noel ağacı bu cennetin, yani bozulmamış, insan tarafından bozguna uğramamış yeryüzünün yani başka bir dünyanın sembolüdür.

    İnsanlığın temel krizi sınıflarda ya da sınırlarda değil. Bu krizler sonuçlardır. Temel çelişki insan-doğa ilişkisindedir. Cennetten kovulma, insanın doğaya yaklaşımındaki sapmayla yaşanmıştır.  Doğaya ait değil doğaya sahibiz diyen insan, merkezci, uygarlıkçı, cinsiyetçi, sınıflı ve sınırlı bir dünyanın temellerini attı. Cennet doğal, cehennem yapaydır. Döngüsellikten kopan doğrusal aklın sığınacağı tek yer iktidardır. Yetinmek yerine yapay sahte ihtiyaçlar peyda edilip durdu. Doğaya ait değil sahibiz diyen erk hemen ardından kadına da ait değiliz sahibiz demiş, ardından sınırlar, çitler çekilmiş, merkezler, sınıflar ve sınırlar oluşmuş. Yani ekoloji dediğimiz mesele aynı zamanda ekonomidir, toplumdur. Temel çelişkidir, ezilenlerin esas mücadele alanıdır. Dışarıdan ithal kavramlara ve toprağımıza, tarihimize yabancı odakları merkez bilerek değil destek bilerek, kaynak ve kazanım bilerek, orta sınıftan değil aşağıdan, insanı savunmanın doğayı savunmak olduğunu, doğayı savunmanın da insanı, barışı, emeği savunmaktan ayrı olamayacağını içselleştirmiş bir ekoloji hareketi tüm insanlığın en acil ihtiyacı bence. Zaten barıştan yana olmayan, insan haklarına kör kalabilen bir ekolojiden ve doğa savunusundan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde doğadan yana olmadan da hak mücadelesi yürütülemez. Ekoloji alanında koca bir deneyim, mücadele tarihi, düşünce üretimi ve söylemler Anadolu, Mezopotamya ve genel olarak Ortadoğu’da atıl durumda. Bu nedenle üstümüze düşen en önemli görevlerden biri de ‘ekolojik/yeşil hareketi’ yerelle, toprakla ve tarihle yoğurmaya başlamak olmalı. Ki bunu elinden geldiğince yapmaya çalışan öncü insanlarımız yok değil.

    Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı? Salgın hareketin güçlenmesi için yeni olanaklar doğurdu ise bunlar nelerdir? İçinde bulunduğumuz koşulların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

    Koronavirüse karşı en acil en etkili söz ve eylem ekolojik olan söz ve eylemdir. Salgınlar özellikle de modern dünyada gelişen küresel salgınlar bir boyutuyla değil tamamen ekolojik krizin sonuçlarındandır. Salgınlar doğal bir afet değil doğadan kopuşun lanetlerindendir. Böyle ele alınmalıdır. Kapitalist modernite uygarlığının, AVM olan kentlerin yığınlarla yoğunluğu, iletişim, ulaşım, üretim ve tüketimdeki hızın tükenişten başka bir şey getirmediği gün be gün ortaya çıkıyor. Salgının temel kaynağı yoğunluk ve hızdır. Bu sebeple yoğunluğu azaltma ve yavaşlama tedbirlerin başında geliyor. Bu sistemin, kentlerin, üretim ve tüketimlerin doğal olduğunu savunan kimse var mı? Yok. Dolayısıyla doğal yaşanmayan, doğal beslenilmeyen yaşamdan doğal ilişki biçimleri ve en önemlisi doğal, sağlıklı bir beden, düşünce, söylem ve akıl beklenmeyeceğinin de bilinmesi gerekir. Kalabalıklar içinde herkes yalnız, ilişkiler sahte, bireycilik, anlamsızlık ve amaçsızlık buhranı küresel ve tarihin en ciddi salgını haline gelmiş durumda. Küresel çapta beden ve akıl sağlığının çöküşe geçtiği bir süreç içerisindeyiz.

    Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz. Doğal olmayan helâl de şifa da olamaz. Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı…  Dünyada çöpü olan tek canlı insan ve israf dediğimiz şey aslında çöpe fazla atmak değil çöpün ta kendisidir. Ama biz yine de kötülüğe “hayvanlık”, iyiliğe “insanlık” diyoruz.

    Toprak, su ve doğadaki insan, hız ve tüketim tanrısı endüstriyalizm tarafından soykırıma uğramaktadır. Başımıza musallat olan virüs değil kanser gibi büyüyen kentler, hızlı iletişim ve ulaşımla tükenen ve tüketen ilişkilerdir.

    Toprakla var olan insanlık aldatıcı uyuşturuculara bağımlı hale getirilerek topraktan koparılmıştır. Doğadan, doğal yaşamdan kopan insanın bedenen ve ruhen son derece zayıfladığı, sağlığının gerilediği bilimsel birçok çalışmayla ortadadır. Sağlığı, bağışıklığı can evinden vurulan insanlık yapay kentlerde yapay besinlerle doğal düşünemez ve en basit gerçekleri göremez hale gelmiştir. İnsan, çok açık ve kolay çözümleri klasik bağımlı tepkileriyle elinin tersiyle itmektedir.

    Salgından sonra önce Hong Kong’ta bir metro istasyonu duvarında sonra Şili’de “Normale dönmemeliyiz çünkü normalimiz sorunun ta kendisi” şeklindeki duvar yazıları büyük beğeni aldı ve ilgi gördü. İnsanlar ‘normal gidişatın’ kötü bir gidişat olduğunun farkında. Bu farkındalığı büyütmek de bizlerin görevi.  Evrensel döngüye uyup dayanışma ve paylaşımla döngüye katılmak yerine ‘ileri ileri’ dediğimiz sürece ve bu gidişat normalimiz olduğu sürece daha çok öldürecek ve daha çok öleceğiz. Normale karşı küresel bir isyan kaçınılmazdır. Bu isyanın ekoloji odaklı olması da kaçınılılmazdır.

    Çözüm, sorunun kaynaklarından olan sistem, sermaye ve devletlerde değil toplumda, toplumsal dayanışmada ve doğaya, toprağa dönüştedir.
    Şifamız doğada, doğal yaşamda.

    Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

    Türkiye bizlere neden barış ve doğa hareketlerinin bir bütün olması gerektiği ile ilgili net bir örnek. Ülkemizin çok acil iki ayaklı ve ekolojistlerin öncü olduğu bir barış hareketine ihtiyacı var. Bir ayağı “insanla barış” diğer ayağı “doğayla barış” şeklinde birbirini besleyen ve ileri götüren bu iki ayakla içinde olduğumuz krizlerden bir çıkış yolu mümkün olabilir. Doğayla savaşan insanla barışamaz. İnsanla savaşan da doğayla barışamaz. Türkiye, kuruluşunda ‘boşa akan su’ ve ‘demir ağlarla dört bir yanı örme’ ifadeleri ve talimatları ardından bugün de “malımız, helalimiz” denilerek doğayla savaş hızına hız katarak ilerleyen(!) bir ülke. Maalesef son yıllarda savaş politikalarına tam yönelim ile beraber ekonomik ve ekolojik krizler de şahlanmış durumda.

    Ne kadar yüzeysel ve art niyetli yürütülmüş ve sonucu başarısız olmuş olsa da “çözüm süreci” denilen “barış süreci” olmasa Gezi Parkı hassasiyeti asla öyle bir ayaklanmaya ve toplumsallaşmaya el vermezdi örneğin. Ne kadar tartışılır olsa dahi o süreç bugüne kadar yürütülmüş olsa Hasankeyf dünyanın gözü önünde yok edilmeyecekti. Hasankeyf yok edilmeseydi Kazdağları, Salda ve niceleri hunharca soykırım girişimine maruz kalmayacaktı.

    Şuan ülkemiz doğası içler acısı bir halde, bizler belki onlarcasını biliyoruz, gündemleştirebiliyoruz ancak yüzlerce binlerce dere, nehir, orman, dağ, taş, toprak talan ediliyor.

    Kişilerin, kurumların yapay değerlerine, yapılarına bir zarar vermek vandallık oluyor, bir yanda ölüm diğer yanda sınır olduğu için tercihlerini yaşamdan yana kullanan göçmenler ve kaçakçılar suçlu oluyor, mevcut hukuklar ağır cezalar getiriyor. Ama doğaya, doğal olana her tür zararın saldırının adı kalkınma oluyor, teşvikler, vergi borçlarını silmeler, destek fonları vesaire.

    Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.

    Adlarını bile bilmediğimiz nice yerlerde iş makinaları savaş tanklarından farksız bir şekilde tahribat veriyor. Maalesef karşılarında güçlü örgütlü bilinçli bir örgütlülük, bir toplumsal itiraz yok. ‘Savaş, şiddet, nefret var ama bize dokunan bir şey yok’ deme lüksüne kimse sahip değil. Savaş, şiddet, nefret var ve hepimiz öyle ya da böyle payımıza düşeni alacağız, alıyoruz. En büyük pay da doğaya kalıyor. Barışı savunduğumuz kadar doğayı yani kendimizi savunabilmekten söz edebiliriz. Barış hareketinin olmadığı yerde ekoloji hareketinden de söz edilemez. Velhasıl kelam ekoloji için barış hareketi en acil ihtiyaç.

    Ortadoğu’da güzel bir deyiş vardır, ‘evvel refik badel tarik’ yani; önce yoldaş sonra yol. Yapılması gerekenleri ve alınacak yolu anlatanımız, yazanımız, konuşanımız çok. Kendince yoldaşını ve yolunu bulup yola koyulan da çok. Ama nicelikler yetmiyor, nitelik için de bir araya gelmek, bir/cem olmak gerekiyor. Yol belli; oda yoldan çıkmak, ‘normale’, ‘genele’ itiraz etmek. Ama önce yoldaş olmak yoldaş bilmek, tanımak, dokunmak gerek. Türkiye ekoloji hareketi , diğer ülkelerdeki ekoloji hareketlerine kıyasla, bir çok nedenden ötürü hiçbir yerde olmadığı kadar birbirine yabancı, iletişimsiz, kontaksız, meclissiz, muhabbetsiz bir mecra. Acil ve en önemli görevlerimizden biri de bu eksikliğimizi daha geç olmadan gidermek.

    Muhammed Cihad Ebrari kimdir?

    Pakistan’da Mevdudi Enstitüsü ve Ürdün’de Amman Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler, Dinler Tarihi ve Arapça üzerine eğitim aldı. Dünyanın pek çok savaş, kriz ve afet bölgesinde insani yardım ve insan hakları alanlarında çalışmalar yürüttü. Filistin, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere uzun yıllar Ortadoğu’nun muhtelif yerlerinde yaşadı ve barış aktivisti olarak bağımsız araştırmacı gazetecilik yaptı. Lahey, Amsterdam ve Hamburg’ta sunumlar gerçekleştirdi. Ortadoğu, inançlar, barış, doğa-ekoloji üzerine çalışmalarına devam etmektedir. İnsan Barışla Yaşar kitabının yazarıdır.